Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil arşivleri • Can Hukuk Bürosu

Etiket: Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil

Kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi ya da hiç ödenmemesi halinde, malikin munzam-aşkın zararı talep hakkı

Kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi ya da hiç ödenmemesi halinde, malikin munzam-aşkın zararı talep hakkı

Kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi ya da hiç ödenmemesi halinde, malik, gerçekleştiği zararını somut olarak kanıtlaması halinde, munzam-aşkın zararını tazminat olarak idareden talep edebilir.

Kamulaştırma yapan idare, kıymet takdir komisyonunca tespit edilen tahmini bedeli belirtmeksizin, kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz mal, kaynak veya bunların üzerindeki irtifak haklarının bedelinin peşin veya bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılıyor ise, bu fıkradaki usullere göre taksitle ödenmesi suretiyle ve pazarlıkla satın almak veya idareye ait bir başka taşınmaz malla trampa yoluyla devralmak istediğini resmi taahhütlü bir yazıyla malike bildirir.

Malik veya yetkili temsilcisi tarafından,bu yazının tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde, kamulaştırmaya konu taşınmaz malı pazarlıkla ve anlaşarak satmak veya trampa isteği ile birlikte idareye başvurulması hâlinde; komisyonca tayin edilen tarihte pazarlık görüşmeleri yapılır, tespit edilen tahminî değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşmaya varılması hâlinde, yapılan bu anlaşmaya ilişkin bir tutanak düzenlenir ve anlaşma konusu taşınmaz malın tüm hukuki ve fiili vasıfları ile kamulaştırma bedelini, malikin kimlik bilgilerini ve taşınmazların tapuda tesciline veya terkinine dair kabul beyanlarını da ihtiva eden tutanak, malik veya yetkili temsilcisi ve komisyon üyeleri tarafından imzalanır. Bu tutanak malikin ferağ beyanı ve tapuda idare adına yapılacak tescilin hukuki sebebi sayılır.

İdarece, anlaşma tutanağının tanzim tarihinden itibaren en geç kırk beş gün içinde, tutanakta belirtilen bedel hazır edilerek, idarenin anlaşma tutanağı ve kamulaştırma öncesi taşınmaz üzerindeki tüm takyidat ve haklardan arındırıldığını bildiren yazıya istinaden idare adına tapuya resen tescil veya terkin edilir. Tapuya resen tescil veya terkinden sonra kamulaştırma bedeli kendilerine ödenir. (2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu m.8)

İşte bu noktada, kamulaştırma yapan idare, bütçesini olmaması nedeniyle çoğu zaman kamulaştırma bedeli anlaşma yaptığı maliklere ödememekte ya da geç ödemektedir.

Kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi ya da hiç ödenmemesi halinde, malikin eski tabirle munzam zarar yeni tabirle aşkın zarar talep hakkı doğmaktadır.

Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder. (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 122)

Alacaklının düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemiyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir. Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hâkim, esasa dair karar verir iken bu zararın miktarını dahi tâyin edebilir. (Mülga 818 Sayılı Borçlar Kanunu m. 105).

Mülga 818 Sayılı Borçlar Kanunun 105. maddesi hükmüne göre, borcun ödenmemesi veya geç ödenmesi nedeniyle alacaklı –geçmiş günler için öngörülen faizle karşılanamayacak- bir zarara uğramış ise, borçlu, geç ödemeden dolayı kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını kanıtlamadıkça bu zararı da karşılamak zorundadır.

Kanun bu hüküm ile alacaklıya temerrüt faizini aşan zararını borçludan isteme olanağı tanımıştır.
Ancak bunun için uğranılan zararın varlığı ve miktarının alacaklı tarafından kanıtlanması gerekir. Zarar kanıtlandığı takdirde borçlu, ödemenin geç yapılmasında kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını kanıtlaması halinde bu zararı ödeme yükümlülüğünden kurtulabilir.

O halde, munzam zararın ödenmesi söz konusu olduğunda kusur, bir unsur olarak yer almaktadır.
Kısacası, munzam zarar davasında davacı, zararın varlığını ve miktarını; davalı ise, borcun geç ödenmesinde kusurunun olmadığını kanıtlayacaktır.

Bu konuda kanıtlanması gereken, belli paranın ( somut olayda kamulaştırma bedelinin ) gününde ödenmemesinden doğan zarardır. Açıkçası alacaklı, borcun kendisine geç ödenmesi yüzünden uğradığı zararın ne olduğunu ve miktarını kanıtlamak durumundadır. Doğaldır ki bu zarar paranın zamanında ödenmemesinden dolayı mahrum kalınan olası ( muhtemel ) kar ya da varsayılan (farzedilen) gelir değildir. Bu zarar davacının öz varlığından, ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden, toplum içindeki statüsünden, başına gelen olaylardan kaynaklanan somut olgular nedeniyle uğramış olduğu zarardır. Hal böyle olunca davada istenen zararı doğuran somut olayın ve bu nedenle uğranılan zararın kanıtlanması gerektiği duraksama yaratmayacak denli açık bir olgudur. (YHG’nun 19.06.1996 gün ve 1996/5-144 esas 1996/503 kararı)

Alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu somut olgulara dayanarak inanılır, kesin ve net bir biçimde kanıtlamak zorundadır. Genel ve soyut nitelikteki enflasyonun ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada davacının kanıtlaması gereken husus, enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği gibi genel olgular değil, şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin, alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını; alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi, yabancı para ile ödemek durumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark nedeniyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını; borçludan alacağını zamanında tahsil edeceğine güvenerek üçüncü kişilere karşı bir takım yükümlülükler altına girip, borçlunun borcunu geç ödemesi yüzünden bu üçüncü kişilere karşı edimini yerine getiremediği için cezai şart ya da vergi cezası ödediğini, mallarının haczedildiğini veya yüksek faizli kredi almak zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır. Yoksa soyut ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen, genel ekonomik konjöktürel olgular Borçlar Kanunun 105. maddesinde sözü edilen munzam zararın tazminini gerektirmez. (Y. 18. HD. 22.03.1994 gün ve 1994/2060-3571 sayılı)

Öte yandan, borçlunun borcunu ödemede temerrüde düşmesi durumunda, alacaklının başkaca bir hususu kanıtlamadan salt ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklar ( enflasyon, yüksek faiz, döviz kur farkı, paranın değerindeki düşüş vb. gibi olgular ) Borçlar Kanununun 105. maddesindeki munzam zararın kanıtları olarak gösterilip, bunların doğurduğu olumsuzluk gerçek zarar olarak gösterilemez. Bunu kabul etmek hukuk tekniği bakımından da olanaklı değildir. Çünkü, alacaklının somut olarak herhangi bir zarara uğradığını kanıtlamaksızın salt enflasyon ( ya da onun yarattığı diğer olumsuzluklar ) oranında bir zarara uğradığını varsaymak, yasal faiz oranını enflasyon oranına çıkarmak olur ki, bu yetki yalnızca Yasa koyucuya verilmiştir. Yasa koyucunun amacı, vadeli mevduat ya da enflasyon oranını aynen yansıtmak olsaydı, temerrüt faizini de bu unsurlara bağlardı ve 3095 ve 4489 sayılı Kanunlarda yaptığı gibi belli bir oran belirlemezdi. Yasa koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları değerlendirip, bunların yaratacağı zarar dolayısıyla tazminat oranını –Anayasadan aldığı yasa yapma yetkisine dayanarak- belirlemiş iken, bu yasal düzenleme göz ardı edilip, aynı ekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın –temerrüt faizinden- daha fazla olduğu kabul edilemez.
Bu durumda Borçlar Kanununun 105. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan-munzam zararın, Ülkede varlığı kabul edilen genel ekonomik olumsuzlukların ( enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri vb. gibi ) “malum ve meşhur” olgular olarak kabulü ile değil, bunlar dışında davacının durumuna özgü somut olaylarla kanıtlanması gerekir.

Bu konularda alacaklı, önemli bir kanıtlama külfeti altındadır. Kanıtlama yükünü yerine getirirken, kural olarak her hangi bir kanıtlama kolaylığından yararlanabilir. Örneğin enflasyon, somut olguların kanıtlanmasında özellikle zararın miktarının saptanmasında kolaylık sağlayabilir ise de, kanıtlama zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Zararın varlığı ileri sürülerek somut olgular ile kanıtlandıktan sonra miktarının belirlenmesinde-yukarıda açıklandığı gibi- zamanında ödeme yapılmadığı için alınmak zorunda kalınan borca ödenen yüksek faiz oranının, malvarlığında oluşan azalmanın veya dövize ödenen yüksek kurun ve ülkede geçerli diğer ekonomik göstergelerin dikkate alınacağı doğaldır.

Bundan ayrı, uğranılan zararın, borçlunun ve alacaklının dışında gelişen Ülkenin ekonomik politikasına bağlı verilere endekslenmesi durumunda, bunlardan hangisinin uygulanacağı konusu da ayrı bir kargaşa yaratmaktadır. Örneğin zararın hesaplanmasında TEFE mi, TÜFE mi, döviz mi, mevduat faizi mi, yoksa Devlet Tahvili mi esas alınacaktır! Nitekim somut olayda bilirkişi, davacının zararını yıllık yasal faiz oranlarına göre hesaplamış mahkemece de bu miktar esas alınmıştır.

Bu da gösteriyor ki, davacı ileri sürdüğü munzam zararını somut olgularla kanıtlamadıkça zarar miktarının saptanması gerçekçi olmayacak, bir bakıma varsayıma dayanacaktır (Y. 18. HD. E. 2013/370 K. 2013/3521 T. 11.3.2013).

Sonuç olarak, kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi ya da hiç ödenmemesi halinde, malik, gerçekleştiği zararını somut olarak kanıtlaması halinde, munzam-aşkın zararını tazminat olarak idareden talep edebilir.

Kamulaştırmasız El Atma Sebebiyle Tazminat Davalarında Avukatlık Vekalet Ücreti

Kamulaştırmasız el atma sebebiyle tazminat davalarında, avukatla müvekkil arasında yazılı bir sözleşme bulunmaması durumunda, avukat, ödenmesi gereken vekalet ücreti olarak, dava değerinin %10’u ile %20’si arasındaki nisbi oranda talep edilebilir.

Kamulaştırma bedelinin tespit ve tesciline dair kamulaştırma davalarında, avukatla müvekkili arasında yazılı bir sözleşme bulunmaması durumunda, avukat, ödenmesi gereken vekalet ücreti olarak, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde öngörülen maktu ücret talep edebilir.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2017/13-667 K. 2017/1006 T. 24.5.2017

DAVA : Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Anadolu 4. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.01.2014 gün ve 2012/672 E., 2014/33 K. sayılı kararın her iki tarafların vekilleri tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 25.02.2015 gün ve 2014/13305 E., 2015/5897 K. sayılı kararı ile;

( … Davacılar, avukat olduklarını, davalıların verdikleri vekaletlere istinaden dava dışı Belediye aleyhine 13.10.2008 tarihinde kamulaştırmasız elatma sebebiyle tazminat davası açtıklarını, davanın karar aşamasına geldiği sırada dava dışı Belediyenin 02.04.2010 tarihinde kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açtığını, bu davayı da davalılar vekili olarak takip ettiklerini, yani iki davayı aynı anda vekil olarak takip ettiklerini, daha önce açılmasına rağmen kamulaştırmasız el atma sebebiyle tazminat davasında, kamulaştırma bedelinin tespiti davasının sonuçlanmasının bekletici mesele yapıldığını, bu davaların devamı sırasında davalıların 25.10.2010 tarihinde kendilerini haksız olarak azlettiklerini, mahkeme tarafından kamulaştırma bedeli olarak 4.224.725.00.TL’ ya hükmedildiğini, davalılarla aralarında yazılı sözleşmenin olmadığını, takip ettikleri davalar sebebiyle hükmedilen bedelin %15′ I olan 633.709.00.TL’ nın ödenmesi için 11.05.2012 tarihinde noterden ihtarname gönderdiklerini, davalıların herhangi bir ödemede bulunmamaları üzerine vekalet ücreti alacaklarının tahsili için icra takibi başlattıklarını, davalıların takibe de haksız olarak itiraz ettiklerini ileri sürerek vaki itirazın iptaline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar, taşınmazı satın aldıkları dava dışı M. C. ile aralarında yaptıkları protokol gereğince dava dışı belediye ile bedelsiz terk işlemlerini yürütmeleri için vekalet verilmesine ve herhangi bir şekilde el atma olayı olmamasına rağmen davalıların kamulaştırmasız el atma sebebiyle tazminat davasını açtıklarını, tüm masrafları da dava dışı M. C.’ndan aldıklarını, ayrıca aleyhlerine açılan kamulaştırma davasının kendilerine tebliğ edilmeden davacıların elden tebligatları alarak kendilerini temsil ettiklerini öğrendiklerini, davalıların görevlerinin gereklerini yerine getirmediklerinden dolayı haklı olarak azlettiklerini, aralarında yazılı ücret sözleşmesini de bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüyle 422.472.50.TL asıl alacak ve 10.984.29.TL işlemiş faiz yönünden itirazın iptaline karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

1- )Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacıların tüm, davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- )Her ne kadar mahkemece, kamulaştırma bedelinin tespiti davalarında Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği belirtilmesine rağmen bu durumun hak ve nesafete, hukuk hayatının olağan akışına ve Avukatlık Kanununa aykırı olacağı ve taraflar arasında yazılı ücret sözleşmesi bulunmadığı gerekçesi ile kamulaştırma bedelinin tespiti davasında hükmedilen bedelin %10′ u üzerinden 422.472.50.TL ücret takdirinin uygun olacağına karar verilmiş ise de; taraflar arasında yazılı ücret sözleşmesinin bulunmaması halinde Avukatlık Kanunu’ nun 164/4. maddesinde, değeri para ile ölçülebilen dava ve işlerde “müdeabihin değerinin %10’u ile %20’si arasındaki bir ücret” mahkemece tayin edilecektir. Ancak Kamulaştırma Kanunu’ nun 31. maddesinin ( e ) bendinde ise, “kamulaştırma bedelinin tamamının veya bir kısmının avukat veya dava vekili veya onlar adına hareket edenlere ait olacağının kararlaştırılması” nın yasak ve suç sayılan bir eylem olduğu, aynı Kanunun 33. maddesinde de, 31. maddenin ( e ) bendine aykırı hareket edenler hakkında bir yıldan aşağı olmamak üzere hapis ve ağır para cezası öngörüldüğü açıkça yazılıdır. Bu durumda kamulaştırma davaları ile ilgili olarak vekalet ücretinin belirlenmesi konusunda, özel kanun niteliğindeki Kamulaştırma Kanununun öncelikle uygulanması gerekeceğinden, kamulaştırma bedelinin tespit ve tesciline dair bir davada, avukatlık ücretinin nispi ( müddeabihin belli bir yüzdesi, %10, %20, %30 vb. ) olarak kararlaştırılmasının, anılan yasa hükümleri gereğince yasak ve suç teşkil etmesi itibariyle geçersiz olduğunun kabulü gerekir.

Bu kabule göre, yazılı veya sözlü bir sözleşmenin bulunmaması halinde ödenmesi gereken vekalet ücreti miktarının, mahkemenin takdirine göre, dava değerinin %10’u ile %20’si arasında nispi ( yüzde ) olarak belirlenmesini öngören Avukatlık Kanununun 164/4. maddesinin de, aynı şekilde kamulaştırma davaları yönünden uygulanması mümkün değildir. Aksine görüşün kabulü, başka bir ifadeyle “yazılı ücret sözleşmesi yapılmaması durumunda, Avukatlık Kanunu’ nun 164/4. maddesi gereğince, vekalet ücretinin dava değerinin %10’u ile %20’si arasındaki bir oran üzerinden belirlenebileceğini” kabul etmek, bu davalar yönünden ücretin nispi ( yüzde ) olarak belirlenmesini yasaklayan ve cezai müeyyide öngören Kamulaştırma Kanunu’ nun 31 ( e ) ve 33. maddelerine aykırılık teşkil edeceği gibi, genel olarak benimsenen sözleşme serbestisinin, kamu yararı düşüncesiyle sınırlandırıldığı istisnai hallerden biri olarak düzenlenen söz konusu bu yasa hükümlerinin ihdas amacına da aykırı olacaktır.

O halde açıklanan tüm bu nedenlerle, kamulaştırma bedelinin tespit ve tesciline dair davada, avukatla müvekkili arasında yazılı bir sözleşme bulunmaması durumunda, avukata ödenmesi gereken vekalet ücretinin, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde öngörülen maktu ücret olduğunun kabulü gerekir.

Somut olayda da mahkemece, haksız olarak azledilen davacı avukatların, taraflar arasında yazılı bir ücret sözleşmesi mevcut olmaması sebebiyle kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası yönünden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde öngörülen maktu ücret üzerinden vekalet ücreti talep edebileceği, kamulaştırmasız el atma sebebiyle tazminat davası yönünden ise, dava dosyasında dava değeri 15.000.00.TL. olarak gösterilmiş ve o davanın yargılaması sırasında talep sonucu da artırılmamış olduğundan dava değeri olan 15.000.00.TL’ nin %10′ ile %20′ si arasındaki oran yönünden mahkemenin kabul ettiği %10 oran üzerinden 1.500.00.TL nisbi vekalet ücreti talep edebileceği kabul edilerek, bu bedellerin davalılardan tahsiline karar verilmesi gerekirken, yukarda yazılı yanlış gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir… ),

Gerekçesi ile hüküm bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle HUMK.nın 2494 Sayılı Kanun ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Davacılar vekili müvekkillerinin davalıların avukatı sıfatıyla kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazminat ve kamulaştırma bedelinin tespiti davalarını takip etmekteyken dosyalar karar aşamasına geldiğinde davalı vekil edenlerce hiçbir haklı gerekçe olmaksızın vekillikten azledilmeleri üzerine her iki dosya için hak ettikleri vekalet ücreti alacağının tahsili yönünde başlatılan takibe haksız şekilde itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir.

Davalılar vekili müvekkilleri ile davacı avukatlar arasında vekalet ücretine dair herhangi bir sözleşme bulunmadığını, güven sarsıcı eylemleri sebebiyle davacıları azlettiklerini, bu sebeple vekalet ücreti alacağı doğmadığı gibi nispi ücret talep edilmesinin de haksız olduğunu beyanla davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davacı avukatların haksız şekilde azledildiği, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında Yargıtay incelemesinden de geçen taşınmaz değeri üzerinden nispi vekalet ücretinin hesaplanması gerektiği gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Tarafların temyiz itirazları üzerine hüküm Özel Dairece yukarda karar başlığında yazılı gerekçelerle bozulmuştur.

Bozma kararına karşı Yerel Mahkeme, davada vekalet ücret sözleşmesi mevcut olmayıp, idare tarafından bedel tespiti davası açılmadan önce aynı taşınmaza idarece el koyulmasından kaynaklı tazminatın tahsili için açılan ve bedel tespiti davası açılınca zorunlu sebeplerle bekletilen tazminat davası da gözetilerek Avukatlık Kanununun ilgili hükmü gereğince haksız azil sebebiyle hak edilen ücretin tahsili amaçlandığı, normal şartlar altında ilk davayı takip edecekleri anlaşılan, idarenin açtığı ikinci dava aynı taşınmaza dair olduğu için ikinci davada belirlenen aynı bedel üzerinden vekalet ücretine hak kazanacakları muhakkak olan davacıların, ikinci davanın niteliği ve 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun 31. maddesi fırsat olarak görülüp haksız azil ile harcadıkları tüm emeklerin boşa çıkarılması suretiyle davalıların dürüst davranma kuralına aykırı davrandıklarını, bu şekildeki bir hareketin yasaca korunması mümkün olmadığını, bozma ilamı doğrultusunda karar verilmesi halinde davalıların haksız azil ile normal şartlarda davacılara ödemeleri gereken avukatlık ücretinin kat be kat altında bir ücret ödeyeceğini, bu durumda da, Anayasanın 18. maddesiyle yasaklanan angaryanın bir mahkeme kararı ile fiilen uygulanmış olacağını ve bunun ne hakkaniyete, ne de dürüstlük kuralına uygun düşeceğini belirterek önceki kararda direnmiştir.

Direnme kararı tarafların vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; vekillikten haksız şekilde azledilen davacı avukatların, aralarında vekalet ücret sözleşmesi bulunmayan davalıların vekili sıfatı ile takip ettikleri kamulaştırma bedelinin tespit ve tescil istemli dava sebebiyle hak ettikleri ücretin tespitinde Avukatlık Kanunun 164. maddesinin işlerlik kazanacağının kabul edilmesinin Kamulaştırma Kanunun 31/e bendi anlamında kamulaştırma bedelinin tamamının veya bir kısmının avukat veya dava vekili veya onlar adına hareket edenlere ait olacağının kararlaştırılması yasağı kapsamında sayılıp sayılamayacağı, burada varılacak sonuca göre uyuşmazlıkta maktu vekalet ücretinin geçerli olduğu yönündeki kabulün angarya yasağı ve Avukatlık Kanuna aykırı düşeceği gerekçesine dayalı direnme kararının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle de bozma kararının birinci bendinde davacıların tüm temyiz itirazlarının reddedildiği yazılı ise de, ikinci bendin son paragrafının içeriği gereği açılmamış sayılmasına karar verilen kamulaştırmasız el koyma davası yönünden davacıların mahkemece hükmedilmeyen 1.500,00 TL nispi vekalet ücretine de hak kazandığının davacı taraf lehine kabul edilmiş olduğunun anlaşılmasına göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında Özel Dairenin kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davalarında vekalet ücretine dair uygulamasının mevzuatta karşılığının bulunmadığı, bu sebeple direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.05.2017 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Kamulaştırma Bedel Tesbiti Ve Tescil Davası

2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine göre açılmış Kamulaştırma Bedel Tesbiti Ve Tescil Davası

Davacı kamu kurumu taşınmazın malikinin davalılar olduğunu, taşınmaz hakkında kamu yararı kararı alındığını, taşınmazların kamulaştırılmasına karar verilen bölgede bulunduğunu ve söz konusu taşınmazın kamulaştırılmasını, taşınmazın değerinin tespitine ve mevcut tapu kaydının iptali ile haciz, ipotek ve her türlü takyidattan arındırılmış olarak davacı kamu kurumu adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep eder.

Bu davada, kendisine dava açılan taşınmaz malikleri, mahkemede davacı idarenin taşınmaz için belirlediği bedelin düşük olduğunu, arttırılması gerektiğini belirterek, rayiç fiyatın altında kalan taşınmazın bedelinin tespiti ile buna göre karar verilmesini talep edebilir. Bu anlamda, kamulaştırma konusunda uzman bir avukat tarafında temsil davanın usulü, emsal rayiç bedellerin ortaya çıkarılması noktasında önemlidir.

Mahkeme, dava konusu taşınmazın tapu kaydı ve emsal taşınmaz bilgilerini ve taraflarca sunulan emsal taşınmazla ait kayıtlarını Tapu Sicil Müdürlüğünden, imar durumunu belediyeden, birleşik krokisini Kadastro Müdürlüğünden celp eder.

Toplanan delillerle birlikte dava konusu taşınmaz başında 2942 Sayılı Yasa’nın 10. ve 15. Maddelerine uygun şekilde oluşturulan bilirkişi heyeti ile keşif yapılır.

Keşif sonrasında fen bilirkişisi tarafından bilirkişi raporu ve krokisinde dava konusu taşınmazları ve emsal taşınmazları belirlenir.

Kamulaştırma bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazın dava tarihi itibari ile değeri tespit edilir.

Davacı idare kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen tutarı Bankaya yatırdığını mahkemeye bildirir ve dekontu mahkemeye ibraz eder.

Alınan raporun bilimsel verileri içerdiği, dosyaya sunulan emsal taşınmazlarla ve diğer mahkemelerce yapılan keşif ve alınan bilirkişi raporlarındaki değer tespitleriyle de uyumlu olduğu anlaşıldığında, mahkemece yeterli görülen bilirkişi raporu mahkeme hükmüne dayanak yapılır.

Bunun sonucunda mahkeme tarafından,

  • Davanın Kabulü ile; davaya konusu taşınmazın davaya konu oluşturan ve Fen bilirkişisi tarafından düzenlenen raporda gösterilen kısmının davalılar adına olan mevcut tapu kaydının iptali ile, söz konusu taşınmaz kısmının TMK’nın 999.maddesi gereğince yol olarak tapudan terkinine,
  • Taşınmazın kamulaştırma bedeli olarak belirlenen bedelin varsa taşınmaz üzerindeki tüm ipotek, haciz vs. diğer tüm takyidatlar bedele yansıtılmak suretiyle tapu maliki davalılara tapudaki hisseleri oranında ödenmesine,
  • 2942 sayılı yasanın 10.maddesinin 6459 sayılı yasanın 6.maddesi ile eklenen hüküm uyarınca dava dört aylık süre içinde sonuçlandırılamadığından, karar tarihine kadar belirlenen kamulaştırma bedeline yasal faiz yürütülmesine,
  • taşınmazın tapudan terkinine ilişkin karar bakımından kesin olmak üzere, ancak taşınmazın bedelinin tespiti ve bunun ödenmesi yönünden gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde Yargıtay’da temyiz yasa yolu açık olmak üzere olmak üzere karar verilir.

Millet Bahçesi İlan Edilen Alanlarda Kamulaştırma ve Kamulaştırmasız El Atma 

Millet Bahçesi İlan Edilen Alanlarda Kamulaştırma ve Kamulaştırmasız El Atma 

Ülke genelinde muhtelif illerde bulunan ve yerleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca belirlenen alanlara kentlerin rekreasyon ihtiyacının karşılanması ve sosyal yaşamına destek olması amacıyla Millet Bahçelerinin yapılması planlanmaktadır. 

Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeli̇ği̇’nin Mekânsal kullanım tanımları ve esasları başlıklı 5. maddesinin 1. fıkrasının i bendine göre “Sosyal altyapı alanları, birey ve toplumun kültürel, sosyal ve rekreatif ihtiyaçlarının karşılanması ve sağlıklı bir çevre ile yaşam kalitelerinin artırılmasına yönelik kamu veya özel sektör tarafından yapılan eğitim, sağlık, dini, kültürel ve idari tesisler, açık ve kapalı spor tesisleri ile park, çocuk bahçesi, oyun alanı, meydan, rekreasyon alanı gibi açık ve yeşil alanlara verilen genel isimdir. 

Planlı Alanlar İmar Yönetmeli̇ği̇’nin 4. maddesinde Millet bahçeleri, “Halkı doğa ile buluşturan, rekreaktif gereksinimleri karşılayan, afet anında kentin toplanma alanları olarak da kullanılabilecek, yer seçimi, alan büyüklüğü, fonksiyonları ve tasarımı gibi hususların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanarak yürürlüğe konulacak Millet Bahçeleri Rehberinde belirlendiği büyük yeşil alanları” olarak tanımlanmıştır. 

Meri Uygulama İmar Planlarında “Millet Bahçesi” olarak belirlenen alanlar MB olarak ifade edilecek ve buna göre planlamalar yapılacaktır. 

Belediyelerin hazırlamış olduğu bazı imar planlarında Millet Bahçesi, “yapısal ve bi̇tki̇sel unsurların bulunduğu ve bölgeni̇n coğrafyasına özgü değerleri̇ kapsayan ve gelecekte şehi̇rleri̇n kültürel peyzaj ki̇mli̇ği̇ i̇le markasını temsi̇l edecek özgünlükte di̇nlenme ve eğlenme alanlarının bulunduğu esteti̇k ve ekoloji̇k değeri̇ yüksek açık yeşi̇l alan” olarak ifade edilmekte, bu alan i̇çeri̇si̇nde mi̇llet kıraathanesi̇ i̇le kütüphane, sergi̇ alanı, el sanatları merkezi̇, sanat atölyeleri̇, çay bahçesi̇, büfe, kafeterya i̇le yürüyüş, koşu ve bi̇si̇klet yolları, her yaş ve yetenekte bi̇reyler i̇çi̇n spor alanları (teni̇s, basketbol, voleybol, vb.), açık hava tari̇h parkı, sebze bahçeleri̇ (hobi̇), temati̇k bahçeler, meydanlar, toplanma alanları, seyi̇r kulesi̇, çeşmeler, açık hava si̇nema ve gösteri̇ alanları yer alabileceği, bu yapı ve tesi̇slerin, i̇lgi̇li̇ i̇daresi̇nce onaylanacak avan projeye göre yapılacağı notları yer almaktadır. 

Şehir içinde Millet Bahçesi yapılabileceği gibi 3621 Sayılı Kıyı Kanununun Kıyının Korunması’nın Yapı Yasağı, Kıyı ve Denizde Yapılacak Yapılar başlıklı 6. maddesinin 5. fıkrasının g bendine göre de “Kıyıda imar planı kararı ile Millet bahçeleri yapılabilir”. 

Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dai̇r Yönetmeli̇k’in Kıyıda ve Denizde Yapı başlıklı 13. maddesinin 1. fıkrasının e bendine göre Kıyıda onaylı uygulama imar planlarına göre ve çevre kirliliğinin önlenmesine ilişkin tüm önlemler alınmak koşulu “Yaya, yürüyüş ve bisiklet yolları, park, çocuk bahçesi, oyun alanları, açık spor alanları, meydan, tematik bahçeler gibi açık alan kullanımları ile toplam emsali alanın %5’ini ve yüksekliği cami hariç 6,50m’yi aşmayan; yeme içme yeri, büfe, çay bahçesi, sergi üniteleri, millet kıraathanesi, cami, mescit, tuvalet, duş, sağlık üniteleri (acil yardım ve benzeri) ve idare binalarını içeren millet bahçesi” yapılabilir. 

Millet Bahçeleri Rehberinde millet bahçesinin alan büyüklüğünde, nüfus yoğunluğu ve kentin büyüklüğü göz önünde bulundurularak planlanması ve projelendirilmesinin önemli olduğu, kentsel mekâna imgesel değer katması amacıyla düzenlenecek Millet Bahçeleri için, bu özelliği sağlamaya yönelik asgari bir büyüklük koşulu getirilmesi gerektiği, asgari büyüklük koşulu belirlenirken yerleşmenin nüfus büyüklüğü, yer alması öngörülen fonksiyon türü ve alansal büyüklüğü de dikkate alınması gerektiği, elde edilen deneyimler kapsamında en az 15.000 m2 üzerindeki alanların Millet Bahçesi yapımı için planlanması gerektiği ifade edilmiştir. 

Yazımıza konu mülkiyet durumu hakkında ise, Millet Bahçesi yapımı için tavsiye edilen 15.000 m2 asgari alan büyüklüğü göz önüne alındığında, böylesi büyük bir alanda yapılacak düzenlemenin uygulamaya geçirilebilmesi adına Millet Bahçesi olarak düzenlenmesi öngörülen alanda kamusal mülkiyetin çoğunlukta olmasının önemli olduğu vurgulanmıştır. 

Kamulaştırma Kanununa göre de idarelerin, kanunlarla ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, bedellerini nakden ve peşin olarak veya eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabileceği ve kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzel kişilerince kamulaştırılması öngörülmüştür. 

Dolayısıyla, kamu hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla millet bahçesi olarak belirlenmiş alanlardaki gerçek kişilere ait taşınmaz malların kamulaştırma suretiyle bedellerinin ödenmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. 

Onaylı imar planına veya ilgili bakanlıklarca onaylı özel plan ve projesine göre yapılacak hizmetler için ayrıca kamu yararı kararı alınmasına ve onaylanmasına gerek olmadığı için bu durumlarda yetkili icra organınca kamulaştırma işlemine başlanıldığını gösteren bir karar alınır.

Zira, 3194 Sayılı İmar Kanunun  İmar programları, kamulaştırma ve kısıtlılık hali başlıklı 10. maddesine göre “Beş yıllık imar programları sınırları içinde kalan alanlardaki kamu hizmet tesislerine tahsis edilmiş olan yerleri ilgili kamu kuruluşları, bu program süresi içinde kamulaştırırlar. Bu amaçla gerekli ödenek, kamu kuruluşlarının yıllık bütçelerine konulur. İmar programlarında, umumi hizmetlere ayrılan yerler ile özel kanunları gereğince kısıtlama konulan gayrimenkuller kamulaştırılıncaya veya umumi hizmetlerle ilgili projeler gerçekleştirilinceye kadar bu yerlerle ilgili olarak diğer kanunlarla verilen haklar devam eder.

Kamulaştırma Kanunun Satın Alma Usulü başlıklı 8. maddesine göre Millet Bahçesi olarak belirlenen alanlarda belediyelerin yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulü öncelikle uygulanacaktır. 

Kamulaştırma kararının alınmasından sonra kamulaştırmayı yapacak belediye, Kamulaştırma Kanunun 11. maddesindeki kamulaştırma bedeli̇ni̇n tespi̇ti̇ esaslarına göre  ve konuyla ilgili uzman kişi, kurum veya kuruluşlardan da rapor alarak, gerektiğinde Sanayi ve Ticaret Odalarından ve mahalli emlak alım satım bürolarından alacağı bilgilerden de faydalanarak taşınmaz malın tahmini bedelini tespit etmek üzere kendi bünyesi içinde en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla kıymet takdir komisyonunu görevlendirir.

Ayrıca belediye, tahmin edilen bedel üzerinden pazarlıkla satın alma ve trampa işlemlerini yürütmek ve sonuçlandırmak üzere kendi bünyesi içinden en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla uzlaşma komisyonunu görevlendirir.

Belediye, kıymet takdir komisyonunca tespit edilen tahmini bedeli belirtmeksizin, kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz mal bedelinin peşin veya taksitle ödenmesi suretiyle ve pazarlıkla satın almak veya belediyeye ait bir başka taşınmaz malla trampa yoluyla devralmak istediğini resmi taahhütlü bir yazıyla tapu sahibine bildirir.

Tapu sahibi veya yetkili temsilcisi tarafından, bu yazının tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde, kamulaştırmaya konu taşınmaz malı pazarlıkla ve anlaşarak satmak veya trampa isteği ile birlikte idareye başvurulması hâlinde; komisyonca tayin edilen tarihte pazarlık görüşmeleri yapılır. 

Tespit edilen tahminî değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşmaya varılması hâlinde, yapılan bu anlaşmaya ilişkin bir tutanak düzenlenir ve anlaşma konusu taşınmaz malın tüm hukuki ve fiili vasıfları ile kamulaştırma bedelini, malikin kimlik bilgilerini ve taşınmazların tapuda tesciline veya terkinine dair kabul beyanlarını da ihtiva eden tutanak, malik veya yetkili temsilcisi ve komisyon üyeleri tarafından imzalanır. 

Bu tutanak malikin ferağ beyanı ve tapuda idare adına yapılacak tescilin hukuki sebebi sayılır.

Belediyece, anlaşma tutanağının tanzim tarihinden itibaren en geç kırk beş gün içinde, tutanakta belirtilen bedel hazır edilerek, belediyenin anlaşma tutanağı ve kamulaştırma öncesi taşınmaz üzerindeki tüm takyidat ve haklardan arındırıldığını bildiren yazıya istinaden idare adına tapuya resen tescil veya terkin edilir. 

Tapuya resen tescil veya terkinden sonra kamulaştırma bedeli kendilerine ödenir. 

Bu usullere göre satın alınan taşınmaz mal sahibinden kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır ve bu şekilde yapılan kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamaz. 

Bu nedenle Tapu sahibi, Belediyeden gönderilen resmi taahhütlü yazıyı tebliğ alır almaz katılacağı pazarlık görüşmelerine mutlaka kamulaştırma konusunda uzman bir avukatla katılması kendi hak ve menfaatleri için önemlidir. Pazarlık görüşmelerinde teklif edilen anlaşma bedelini kabul ettiği takdirde, artık kamulaştırma konusunda uzman bir avukatının dahi tavsiye edebileceği bir yok kalmaz. 

Anlaşma olmaması veya ferağ verilmemesi halinde belediye, topladığı bilgi ve belgelerle yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin veya taksitle ödenmesi karşılığında, belediye adına tesciline karar verilmesini ister.

Tüm bu süreç, belediyenin kamulaştırma bedelini ödeme isteğine göre ilerler. Ancak, öyle durumlar vardır ki, belediye kamulaştırma bedeli ödemek yerine kamulaştırmasız el atma yolunu tercih edebilir, kamulaştırma işlemine başlanıldığını gösteren bir karar almayabilir. 

Bu durumda ise millet bahçesi olarak belirlenmiş alandaki tapu sahipleri için kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası gündeme gelecektir. 

Zira, Kamulaştırma Kanununda kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaz malına el konulan tapu sahibinin, uğradığı zarar ve ziyan ile mülkiyet hakkının kullanılmasından doğan malın özüne bağlı hangi davaları açabileceği konusunda bir düzenleme getirilmemiştir.

Kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası taşınmaz malın bulunduğu yerdeki asliye hukuk mahkemelerinde açılacaktır. 

Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan tapu sahibini, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, tazminat verilmesini de isteyebileceği, 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme bağlanmıştır.

Kamulaştırmasız el atma, kaynağını ve dayanağını Anayasa ve yasalardan almayan, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. 

Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve yasalara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el atmada usulüne uygun bir kamulaştırma işleminden söz edilmesi olanaklı değildir.

Ancak, kamulaştırmasız el atma ile kamulaştırmanın, konu, amaç ve yetki yönüyle benzer yönleri bulunmaktadır; her iki müessesenin de oluşması için, kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri veya kamu kurumları tarafından kamulaştırma işleminin yapılması veya kamulaştırmasız el atılmış olması gereklidir. 

Kamulaştırmasız el atmada da, kamulaştırmada olduğu gibi, taşınmazın edinilmesinde kamu yararının bulunması zorunludur. 

Gerek kamulaştırmanın, gerekse kamulaştırmasız el atmanın konusu sadece özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardır.

Kamulaştırmasız el atma müessesesi mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olmakla birlikte, çağdaş bir yaklaşımla ve sosyal devlet ilkesi gereği olarak uygulamada, taşınmaz malikine, dava yoluyla mülkiyetin bedele çevrilmesi ya da idarenin hakkın özünü zedeleyen el atma eylemine son verilmesi yolu açılmıştır.

Kamulaştırmasız el atma halinde belediye, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, tapu sahibinin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Bu bakımdan dava, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. 

Kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığının doğal sonucu, belediyenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi, dava yoluyla kamulaştırmasız el atma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, belediyeden değer karşılığının verilmesini isteyebilir. 

Diğer yandan, millet bahçesi yapılan alanda, tapuda malik görünmeyen ancak üzerindeki yapıda hak sahibi olan mülk sahipleri de, muhdesatın tespiti davası açabilecektir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2018/12865 E.,  2021/1351 K.

Kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığının kabulüyle, belediye kamulaştırmasız el atma hükümleri doğrultusunda sorumlu bulunduğundan kamulaştırmasız el atma bedelini ödeme yükümlülüğü doğuracaktır. 

Mahkeme, Kamulaştırma Bedelini Kamulaştırma Kanunun 11. maddesindeki Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Esaslarına göre yapacaktır. 

Mahkemece oluşturulacak bilirkişi kurulu, kamulaştırmasız el atılan taşınmazın bulunduğu yere mahkeme heyeti ile birlikte giderek, hazır bulunan ilgilileri de dinledikten sonra taşınmaz malın 

a) Cins ve nevini,

b) Yüzölçümünü,

c) Kıymetini etkileyebilecek bütün nitelik ve unsurlarını ve her unsurun ayrı ayrı değerini,

d) Varsa vergi beyanını,

e) Kamulaştırma tarihindeki resmi makamlarca yapılmış kıymet takdirlerini,

f) Arazilerde, taşınmaz malın mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelirini,

g) Arsalarda, kamulaştırma gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre satış değerini,

h) Yapılarda, resmi birim fiyatları ve yapı maliyet hesaplarını ve yıpranma payını,

ı) her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri, esas tutarak düzenleyecekleri raporda bütün bu unsurların cevaplarını ayrı ayrı belirtmek suretiyle ve ilgililerin beyanını da dikkate alarak Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun, gerekçeli bir değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit ederler.

Taşınmaz malın değerinin tespitinde, kamulaştırmayı gerektiren imar ve hizmet teşebbüsünün sebep olacağı değer artışları ile ilerisi için düşünülen kullanma şekillerine göre getireceği kar dikkate alınmaz.

Mahkemece tespit edilen bu bedel, Kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat bedelidir. 

BARAJ İNŞASI İÇİN YAPILAN KAMULAŞTIRMALARDA KAMULAŞTIRMA SAHASINA MÜCAVİR TAŞINMAZ MALLARIN KAMULAŞTIRILMASI HAKKINDA YÖNETMELİK

BARAJ İNŞASI İÇİN YAPILAN KAMULAŞTIRMALARDA KAMULAŞTIRMA SAHASINA MÜCAVİR TAŞINMAZ MALLARIN KAMULAŞTIRILMASI HAKKINDA YÖNETMELİK

Cumhurbaşkanı Kararının Tarihi : 23/10/2019  Sayısı : 1074

Yayımlandığı Resmî Gazetenin Tarihi : 24/10/2019  Sayısı : 30928

BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve İlkeler

Amaç ve kapsam
MADDE 1- (1) Bu Yönetmeliğin amacı; baraj inşası için yapılan kamulaştırmaların tamamlanmasından sonra çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşim düzeninin bozulması, taşınmazdan sosyal ve ekonomik yönden yararlanılmasının mümkün olmaması durumunda, kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz malların kamulaştırılabileceğine dair çözüm yolları hakkında usul ve esasları düzenlemektir.
(2) Bu Yönetmelik, baraj inşası için yapılan kamulaştırmalar sonunda ilgililerin başvurusu üzerine; çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulup bozulmadığı, ekonomik veya sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olup olmadığı yönlerinden incelenmesi ile çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulduğuna ve kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz mallardan yararlanılmasının mümkün olmadığına karar verilmesi halinde, bu taşınmazların kamulaştırılmasına ilişkin hususları kapsar.

Dayanak
MADDE 2- (1) Bu Yönetmelik, 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 12 nci maddesinin altıncı fıkrasına dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar
MADDE 3- (1) Bu Yönetmelikte geçen;
a) Baraj: Su biriktirmek amacı ile akarsu vadisini kapatarak suyun akışını engelleyen; enerji, sulama, içme suyu ve taşkın koruma gayeli barajlar, göletler, regülatörler ve seddeleme ile su seviyesi yükseltilen tabii göller gibi yapıları,
b) İdare: Yararına baraj kamulaştırma hak ve yetkisi tanınan kamu tüzel kişilerini, kamu kurum ve kuruluşlarını, gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerini,
c) Komisyon: Baraj inşası için yapılan kamulaştırmalar sonunda ilgili hak sahiplerinin başvurusu üzerine, çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulup bozulmadığı, kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz mallardan ekonomik veya sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olup olmadığı hususlarını incelemek ve gerekli kararları vermek üzere taşınmaz malın bulunduğu yer valiliklerinde kurulan komisyonu,
ç) Mutlak koruma alanı: İçme-kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan tabii göl, baraj gölü ve göletlerin, maksimum su seviyesinden itibaren yatayda 300 metre genişliğindeki kara alanını, bu alanın içme- kullanma suyu havza sınırını aşması halinde havza sınırını,
d) Mücavir alan: Baraj kamulaştırması nedeni ile sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeni bakımlarından etkilenen ve yerleşim birimine ait idari sınırlar içerisinde ve baraj kamulaştırma sınırının dışında kalan alanı,
e) Mücavir taşınmaz mallar: Baraj kamulaştırma sınırı bitişiğindeki taşınmaz mallar ile, yerleşim biriminin baraj gölü altında kalması sebebi ile tüzel kişiliğin sona ermesi ve yeniden tüzel kişilik kazanmaması halinde sosyal, ekonomik veya yerleşme yönlerinden yararlanma imkanı kalmayan taşınmaz malları, yerleşim biriminin tüzel kişiliğinin devam etmesi ve arazilerinin % 60’ından fazlasının kamulaştırılmış olması halinde geriye kalan taşınmazlardan sosyal, ekonomik veya yerleşme yönlerinden yararlanma imkanı kalmayan taşınmaz malları,
f) Yerleşim birimi: Mevzuat hükümleri ile belirlenmiş idari ve mülki yapısı bulunan ve bir bölgeyi belirleyen yerleri,
ifade eder.

İlkeler
MADDE 4- (1) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında;
a) Kamu yararının gözetilmesi,
b) Baraj inşasından sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeni bakımlarından etkilenen taşınmaz maliklerinin veya ayni hak sahiplerinin mağduriyetinin olabilecek en düşük seviyeye getirilmesi,
c) Ekonomik ve sosyal faaliyetlerin olabildiğince devamının sağlanması, ilkelerine uyulması esastır.

İKİNCİ BÖLÜM
Uygulama Esasları

Mücavir taşınmaz malların kamulaştırılması şartları
MADDE 5- (1) Baraj inşası sebebi ile mücavir alanda kalan mücavir taşınmaz malların kamulaştırılabilmesi için;
a) Yerleşim biriminde baraj inşası için bir kamulaştırmanın yapılmış olması,
b) Başvurusu yapılan taşınmazın, kamulaştırma sahasına mücavir alan içinde ve mücavir taşınmaz mal niteliğinde olması,
c) Taşınmaz sahibinin/sahiplerinin, baraj inşası için yapılan kamulaştırma işleminin tamamlandığına ilişkin ilanın indirildiği tarihten itibaren bir yıl içinde taşınmazın bulunduğu yer valiliğine tüm gerekçeleri ve varsa delilleri ile birlikte yazılı olarak başvuruda bulunması,
ç) Komisyon tarafından yapılacak inceleme sonucunda, baraj inşası nedeni ile yapılan kamulaştırma sonucu çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulduğuna ve taşınmaz maldan ekonomik ve sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olmadığına karar verilmesi,
gereklidir.

İlan, müracaat süresi ve esasları
MADDE 6- (1) Baraj inşası için kamulaştırılacak taşınmazların tamamının kamulaştırılıp idare adına tescillerinin gerçekleştirilmesinden sonra kamulaştırmaların tamamlandığına ilişkin ilan;
a) Baraj projesinden etkilenen yerleşim birimlerinin bağlı bulundukları muhtarlıklarda veya vatandaşın kolaylıkla görebileceği uygun yerlerde,
b) Baraj projesi sebebi ile tüzel kişiliği sona eren ve yeniden tüzel kişilik kazanmayan yerleşim yerleri için bağlı bulunduğu ilçe belediyesi ve kaymakamlıklar ile ilgili valiliklerde,
on beş gün askıda kalacak şekilde idare tarafından ilan edilir. İlanın asılması ve indirilmesi tutanağa bağlanır.
(2) İlan ayrıca idareye ait resmi internet sitesinde de yayımlanır.
(3) İlanda; baraj inşası için yapılan kamulaştırmalar sonunda, çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulduğu, taşınmazdan ekonomik veya sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olmadığı iddiasında olan taşınmaz mal sahiplerinin 2942 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin altıncı fıkrası gereğince taşınmazının kamulaştırılması için bulunduğu yer il valiliğine yazılı olarak başvuruda bulunabileceği belirtilir.
(4) Mücavir taşınmaz malların kamulaştırılmasına ilişkin başvurular, malikleri veya usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş vekilleri tarafından, ilanın indirildiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde taşınmazın bulunduğu yerleşim yerinin bağlı olduğu valiliğe gerekçeleri ile birlikte yazılı olarak yapılır.
(5) Paylı veya iştirak halinde mülkiyet olması durumunda müracaat, taşınmaz mala malik olanların tamamı tarafından yapılır.
(6) İlanın indirildiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde kullanılmayan başvuru hakkı düşer.

İdareden görüş alınması
MADDE 7- (1) 6 ncı maddenin birinci fıkrası gereğince yapılacak ilanın indirildiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde valiliğe yapılan yazılı başvuruların ve varsa tüm eklerinin bir örneği, bir yıllık başvuru sürenin sonundan itibaren on gün içinde valilik marifetiyle idareye gönderilir. İdare 6 ay içinde başvuru hakkındaki görüşünü valiliğe bildirir.

Komisyon teşkili
MADDE 8- (1) Baraj inşası için kamulaştırılacak taşınmazların tamamının kamulaştırılıp idare adına tescillerinin gerçekleştirilmesinden sonra kamulaştırmaların tamamlandığına ilişkin ilanın ilgili yerlere asıldığı tarihten sonra, idarenin talebi üzerine il dâhilinde görev yapmak üzere valilik bünyesinde komisyon kurulur.
(2) Komisyon, valinin veya görevlendireceği bir yetkilinin başkanlığında; vali tarafından belirlenecek o ildeki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcileri ile idarece görevlendirilecek iki yetkiliden teşekkül eder.

Komisyonun toplanması ve görevleri
MADDE 9- (1) Komisyon, yazılı başvuru dilekçesi ve varsa ekleri ile idarenin görüşünün valilik tarafından komisyona iletilmesinden itibaren otuz gün içinde üye tam sayısı ile toplanır ve salt çoğunluk ile karar alır.
(2) Komisyon 10 uncu madde hükümleri gereği yapacağı inceleme ve değerlendirme sonucunda; çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulup bozulmadığı, taşınmaz maldan yararlanılmasının mümkün olup olmadığı hususunda, ilk toplantısından sonra altmış gün içinde karar verir.
(3) Komisyon karar vermeden önce idareden veya ilgili birimlerden konu ile ilgili ayrıntılı rapor hazırlamalarını isteyebilir.
(4) Komisyon toplantıları tutanağa bağlanır. Gerekçeli olarak hazırlanan kararlar, komisyon başkan ve üyeleri tarafından imzalanır.

İnceleme, değerlendirme ve karar MADDE 10- (1) Komisyon;
a) Yazılı başvurunun süresi içinde yapılıp yapılmadığı,
b) Başvuruda bulunanın taşınmazın maliki/malikleri ve/veya usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş vekili olup olmadığı,
c) İdare tarafından baraj inşası için kamulaştırma yapılıp yapılmadığı,
ç) Başvurusu yapılan taşınmazın, kamulaştırma sahasına mücavir alan içinde ve mücavir taşınmaz mal niteliğinde olup olmadığı,
d) Kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz malların ve çevresinin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulup bozulmadığı, ekonomik veya sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olup olmadığı,
e) Yerleşim biriminin baraj gölü altında kalması sebebi ile tüzel kişiliğin sona ermesi, yeniden tüzel kişilik kazanmaması ve mücavir alanda kalan taşınmazlardan ekonomik veya sosyal yönden yararlanmanın mümkün olup olmadığı,
f) Baraj projesinden etkilenen yerleşim biriminin tüzel kişiliğinin devam etmesi ve arazilerinin % 60’ından fazlasının kamulaştırılması halinde geriye kalan taşınmazlardan ekonomik veya sosyal yönden yararlanmanın mümkün olup olmadığı,
g) Mücavir alanda kalan ve yerleşim birimleri için ekonomik ve sosyal yönden önem arz eden; mera, yaylak, kışlak, ekonomik olarak kullanılan ve kullanılabilir olan hazine arazileri ile tarım dışı geçim kaynaklarının bulunup bulunmadığı,
hususlarında bir inceleme yaparak çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulup bozulmadığını ve taşınmaz maldan yararlanılmasının mümkün olup olmadığını değerlendirir.
(2) Yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulduğuna ve taşınmaz maldan yararlanılmasının mümkün olmadığına karar verilmesi halinde taşınmaz mal kamulaştırmaya tabi tutulur. Diğer durumlarda başvurunun reddine karar verilir.
(3) Komisyon tarafından verilen karar, valilik tarafından başvuru sahiplerine ve idareye tebliğ edilir.

Kamulaştırma işlemleri
MADDE 11- (1) Komisyon tarafından çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşme düzeninin bozulduğuna ve taşınmaz maldan yararlanılmasının mümkün olmadığına karar verilmesi halinde; söz konusu mücavir taşınmaz malların kamulaştırılmasında 2942 sayılı Kanunun 22 nci ve 23 üncü maddeleri hariç olmak üzere diğer hükümleri uygulanır.

İçme-kullanma suyu amaçlı barajlarda mücavir alan kamulaştırması
MADDE 12- (1) Amaçları arasında içme-kullanma suyu olan barajlarda, mücavir alan değerlendirmesi baraja ait kamulaştırma sınırı dikkate alınarak yapılır. Mücavir alan şartlarını taşımadığı için kamulaştırılması uygun görülmeyen yerleşim birimlerinde daha sonraki yıllarda içme-kullanma suyunu kullanan idare tarafından mutlak koruma alanının tamamının kamulaştırılmasının tamamlanmasından sonra bu yerleşim birimlerinde yeniden mücavir alan değerlendirmesi yapılabilir. Bu durumda mücavir alan kamulaştırmaları idare tarafından yapılır. Sadece içme suyu amaçlı barajlarda mücavir alan kamulaştırması ile ilgili harcamalar mevzuatına göre suyu kullanan idare tarafından, birden fazla amaca hizmet eden barajlarda ise maliyet bölüşümündeki hissesi oranında ilgililer tarafından karşılanır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler

Dava şartı
MADDE 13- (1) Baraj inşası için yapılan kamulaştırmalar sonunda kamulaştırma sahasına mücavir taşınmazların maliklerinin, taşınmazlarından sosyal ve ekonomik yönden yararlanma imkânlarının kalmadığını ileri sürerek dava yoluna başvurabilmeleri için ilgili valilik komisyonuna başvuruda bulunması dava şartıdır.
(2) Komisyon kararına karşı dava açma süresi içerisinde taraflarca yetkili ve görevli mahkemede dava açılabilir.

İstisnalar
MADDE 14- (1) Baraj projesi sebebiyle kendi idari sınırları içerisinde veya mücavirinde iskâna tabi tutulan yerleşim birimlerinde bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz.
(2) Baraj gövde inşaatına isabet etmesi sebebiyle öncelikli olarak kamulaştırmaya tabi tutulan ve boşaltılan yerleşim birimlerinde bu yerleşim birimine ait kamulaştırmaların ve iskân çalışmalarının tamamlanmasından sonra baraj projesine ait kamulaştırmaların tamamlanması beklenmeden sadece bu yerleşim birimi için ilana çıkılarak mücavir alan kamulaştırması yapılabilir.

Yürürlükten kaldırılan yönetmelik
MADDE 15- (1) 27/6/1985 tarihli ve 85/9634 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Baraj İnşaatı İçin Yapılan Kamulaştırmalarda Kamulaştırma Sahasına Mücavir Taşınmaz Malların Kamulaştırılması Hakkında Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır.

İlanı yapılmış projelerde yapılan başvurular
GEÇİCİ MADDE 1- (1) 15 inci madde gereğince yürürlükten kaldırılan yönetmelik kapsamında, bu Yönetmelik yürürlüğe girmeden önce idareye yapılan ancak sonuçlandırılmayan başvurular, valiliklere yapılmış sayılır. Bu başvurular, görüşü de eklenerek idare tarafından ilgili valiliğe iletilir. İlgili valilik bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak gerekli iş ve işlemleri yerine getirir.

Yürürlük
MADDE 16- (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme
MADDE 17- (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.

ÖNEMLİ NOT: Bu yönetmelik https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/21.5.1704.pdf adresinden temin edilmiş olup, 29.06.2021 tarihinden sonra meydana gelecek değişikliklerde bu linkten kontrol edilmelidir.

 

24/10/2019 Tarih ve 30928 Sayılı Resmî Gazetede yayımlanan BARAJ İNŞASI İÇİN YAPILAN KAMULAŞTIRMALARDA KAMULAŞTIRMA SAHASINA MÜCAVİR TAŞINMAZ MALLARIN KAMULAŞTIRILMASI HAKKINDA YÖNETMELİK’in 15. maddesi ile yürürlükten kaldırılan BARAJ İNŞAATI İÇİN YAPILAN KAMULAŞTIRMALARDA KAMULAŞTIRMA SAHASINA MÜCAViR TAŞINMAZ MALLARIN KAMULAŞTIRILMASI HAKKINDA YÖNETMELİK

Bakanlar Kurulu Kararının Tarihi : 27.6.1985, No : 85/9634 Dayandığı Kanunun Tarihi : 4.11.1983, No : 2942 Yayımlandığı R. Gazetenin Tarihi : 6.8.1985, No : 18834 Yayımlandığı Düsturun Tertibi : 5, Cildi : 24, S. 2443

Amaç ve Kapsam
Madde 1 – Bu Yönetmelik, Baraj inşası için yapılan kamulaştırmalar sonunda kamulaştırma sahasında mücavir taşınmaz malların, çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşim düzeninin bozulması, ekonomik ve sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olmaması hallerinde bu sahaların kamulaştırılabileceğine dair çözüm, usul ve esasları düzenler.
Tanımlar
Madde 2 – Bu Yönetmeliğin uygulanmasında;
a) Baraj; Suyu depolamak ve düzenlemek amacı ile yapılan gövde ve gövde gerisinde meydana gelen göldür. Bu tanımın içerisinde enerji sulama, içmesuyu ve taşkın koruma gayeli barajlar, göletler, regülatörler ile seddeleme ile su seviyesi yükseltilen tabii göller girer.
b) Mücavir taşınmaz mallar;
Baraj inşaatı sebebi ile yapılan kamulaştırma sınırı bitişiğindeki taşınmaz mallar ile, yerleşim biriminin baraj gölleri altında kalması sebebi ile tüzel kişiliğin sona ermesi ve yeniden tüzel kişilik kazanmaması halinde bütün taşınmaz mallar, yerleşim biriminin tüzel kişiliğinin devam etmesi halinde ise arazi olarak % 60’ından fazlası kamulaştırılan yerlerdeki taşınmazların tamamı,
c) İdare; Baraj kamulaştırmasını yapan kamu tüzel kişileri, kamu kurum ve kuruluşlarını, gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerini,
ifade eder.
Prensipler
Madde 3 – Baraj inşası sebebi ile kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz malların kamulaştırılabilmesi için;
a) Taşınmazın, kamulaştırma sahasına mücavir olması,
b) Çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşim düzeninin bozulması,
c) Ekonomik veya sosyal yönden yararlanılmasının mümkün olmaması,
d) Taşınmaz sahibinin idareye gerekçeli ve yazılı müracaatının bulunması,
e) Daha önce tesis edilen irtifak haklarının kamulaştırmaya dönüştürülmesinde mülk sahibinin müracaatının bulunması,
gereklidir.

Müracaat Esasları
Madde 4 – Mücavir taşınmazların kamulaştırma talebinin incelenmesi mal sahibinin bizzat veya bilvekale yazılı müracaatı ile başlar. Mücavir taşınmazların kamulaştırılması talebi müşterek ve iştirak halindeki mülkiyet durumlarında paydaşların tamamının müracaatı halinde geçerlidir.
Dilekçeye aşağıdaki bilgi ve belgeler eklenir.
a) Mücavir taşınmazın ulaşım imkansızlığı veya zorluğu, jeolojik yapısında değişiklik meydana gelmesi, yeraltı suyunun yükselmesi ve nüfus yoğunluğunun azalması, çevrenin sosyal, ekonomik ve yerleşim düzeninin değişmesi gibi faktörler, dilekçede gerekçeli olarak açıklanır.
b) Kamulaştırma sonucu Devlet eliyle iskan kararı alınmış olması halinde karar belgesi eklenir.
Müracaat Müddeti ve İlan Şekli
Madde 5 – Baraj gölü alanında kalan bütün taşınmazların maliklerine noter kanalı ile yapılan kamulaştırma tebligatının notere verilme işleminin bitirilmesi halinde kamulaştırma kesinleşmiş sayılır. Kamulaştırma sınırının tapu paftalarında belirtilmiş olduğu ve buna göre göl alanının kamulaştırmasının bitirildiği idarece yerleşim yerlerinde ilan olunur. Eğer yerleşim biriminin tüzel kişiliği sona ermişse bağlı olduğu ilçede ilan olunur.
İlan, mücavir taşınmaz malların bulunduğu yerin herkese açık yerlerine ve belediye dairesine veya köy odasına onbeş gün süre ile asılmak suretiyle yapılır. İlanın asılması ve indirilmesi bir tutanak ile tevsik olunur.
İlanda kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz mal sahiplerinin 2942 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin altıncı fıkrası gereğince taşınmazının kamulaştırılması talebinde bulunabileceği belirtilir. İlan tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde kullanılmayan hak düşer. İlanın indirildiği gün bir yıllık sürenin başlangıç tarihidir.
İnceleme
Madde 6 – Mücavir taşınmazların sahipleri müracaatlarını idareye yaparlar. Müddeti içinde yapılan müracaatlar idarenin yetkili organlarınca genel prensipler çerçevesinde incelenir. Şayet eksiklikler varsa tamamlattırılır. Mücavir taşınmaz malların kamulaştırılması hakkında idare görüşü tesbit edilir.
Yerleşim birimindeki mücavir taşınmaz sahiplerinin tamamının müracaatı halinde hemen, bir kısmının müracaatı halinde ise; 1 yıllık müracaat müddetinin sonunda idare görüşüyle birlikte yapılan müracaatlar, komisyona vilayet aracılığı ile intikal ettirilir.
Komisyon Teşkili
Madde 7 – İlgili idarenin talebi üzerine il dahilinde görev yapmak üzere, “Baraj Mücavir Alanlarının Kamulaştırılmasını İnceleme Komisyonu” kurulur.
Bu Komisyon, valinin veya görevlendireceği bir yetkilinin başkanlığında; İçişleri, Maliye ve Gümrük, Bayındırlık ve İskan, Tarım Orman ve Köyişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı il temsilcileri ile idarece görevlendirilecek bir yetkiliden teşekkül eder.

Komisyonun Toplanması ve Görevleri
Madde 8 – Komisyon, müracaatların idare tarafından kendisine intikal ettirilmesinden itibaren 10 gün içinde toplanır.
Komisyon bu talepleri genel prensipler çerçevesinde inceleyerek, baraj inşası için yapılan kamulaştırma sonunda kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz malları; çevrenin sosyal, ekonomik veya yerleşim düzenini bozup bozmadığı, ekonomik ve sosyal yönden faydalanılmasının mümkün olup olmadığı yönlerinden değerlendirir ve bu alanların kamulaştırılmasına veya kamulaştırılmasına lüzum olmadığına 30 gün içerisinde karar verir.
Komisyonda kararlar çoğunlukla verilir. Komisyon kararını bir tutanağa bağlıyarak ilgili idareye bildirir.
Kamulaştırma İşlemleri
Madde 9 – Komisyon kararı idareye bildirildikten sonra müracaat sahiplerinin dilekçelerine lüzumlu cevap verilir.
Kamulaştırılmasına karar verilen mücavir taşınmaz mallar 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre kamulaştırılır.
Geçici Madde – 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu yürürlüğe girdikten sonra bu Kanuna göre baraj inşaatı sebebiyle yapılan kamulaştırmalarda kamulaştırma sahasına mücavir taşınmaz mal sahipleri altı ay içinde bu yönetmelik hükümlerine göre kamulaştırma talebinde bulunabilirler.
Yürürlük
Madde 10 – Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
Madde 11 – Bu Yönetmeliği Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yürütür.

ÖNEMLİ NOT: Bu yönetmelik https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/21.5.1704.pdf adresinden temin edilmiş olup, 29.06.2021 tarihinden sonra meydana gelecek değişikliklerde bu linkten kontrol edilmelidir.

Kamulaştırma

Kamulaştırmasız fiili el atma davaları adli mahkemelerde görülür

Kamulaştırmasız hukuki el atma :İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini tam yargı davası kapsamında idare mahkemesinde dava yoluyla talep edilir. Bu durum kısaca kamulaştırmasız hukuki el atma olarak ifade edilmektedir. 

Kamulaştırmasız fiili el atma :İdarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el attığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiası ile açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini, mülkiyete tecavüzün önlenmesi ve haksız fiile dayalı tazminat davası kapsamında adli mahkemelerde dava yoluyla talep edilebilir. Bu durum ise kısaca kamulaştırmasız fiili el atma olarak ifade edilmektedir. 

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 11.2.1959 günlü, E:1958/17, K:1959/15 sayılı kararına göre “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü İstimlak Kanununa uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.” 

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi 2020/1393 E., 2021/6828 K. 04/05/2021 Tarihli Kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkin davada, dava konusu taşınmaz 1/1000 ölçekli imar planında kısmen yol, kısmen özel proje alanında yeşil alan ve 1.derece arkeolojik sit alanında kalmakta olduğunu, 

Anayasa Mahkemesinin 05/04/2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 20/12/2018 gün 2016/181 Esas, 2018/111 Karar sayılı ilamı ile ”Kamulaştırma Kanununun Ek 1. maddesinin” Bu süre içerisinde belirtilen işlemlerin yapılmaması halinde taşınmazların malikleri tarafından, bu Kanunun geçici 6’ncı maddesindeki uzlaşma sürecini ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemleri tamamlandıktan sonra taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari yargıda dava açılabilir.” kısmı iptal edilmiş olduğunu, 

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı kararı ile HGK’nun 15.12.2010 gün ve 2010/5-662/651 sayılı kararı da gözetildiğinde, uzun yıllar programa alınmayan imar planının hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle İdarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olduğu bu şekilde kamulaştırmasız el koyma olgusunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, idarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi davacının, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının verilmesini isteyebileceği açık olduğunu, 

Bu itibarla; davalı idarelerden … Büyükşehir Belediye Bakanlığı tarafından makul süre içinde imar planına uygun herhangi bir işlem tesis edilmediğinden kamulaştırmasız el atma olgusunun gerçekleştiği gözetildiğinde ve emsal niteliğindeki Uyuşmazlık Mahkemesinin 11.04.2016 tarih ve 2016/180 E. – 224 K. sayılı kararında ”…tek bir imar planı kapsamında yol ve park olarak ayrıldığı ve bu itibarla tek bir taşınmaza tek bir imar planı kapsamında yapılan el atmanın, taşınmazın tamamı için bir bütün olarak ele alınması ve değerlendirilmesi gerektiğinin” belirtildiği gözetildiğinde, proje bütünlüğü gereği de adli yargı görevli olduğuna karar vermiştir. 

Kayseri 1.İdare Mahkemesi’nin 2015/612 Esas sayılı ve 04.03.2016 tarihli kararına göre de, Belediyelerin 3194 Sayılı İmar Kanunu’nun 8. maddesi ve 18. maddesinin verdiği yetki ile arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve yürürlüğe konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında yaptıkları imar planlarından kaynaklanan işlemlerin tek yanlı ve kamu gücüne dayanan irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici işlemler olduğu, bu yönü ile de İdarî eylem ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların İdarî yargı yerlerinde çözümlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Buna karşılık, Belediyece, Kamulaştırma Kanunu’nda öngörülen usûl ve yöntemlere uygun İdarî nitelikte uygulama işlemleri yapılmaksızın, dava konusu taşınmazın bir kısmına fiilen el atılması karşısında idarenin bu eyleminin kamulaştırmasız el atma niteliğini taşıdığı açıktır.

Öte yandan, İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün, İdarî eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan İdarî yargı yerine ait olduğu, idarece herhangi bir aynî hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adlî yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.

Nitekim, yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 11/02/1959 tarih 1958/17 Esas 1959/15 Karar sayılı kararının III. bölümünde, “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü İstimlak Kanununa uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.” görüşüne yer verilmiştir.

Uyuşmazlık Mahkemesi̇ Hukuk Bölümü 2016/180 E., 2016/224 K.11.4.2016 tarihli kararına göre de, dava, davacının taşınmazına imar planında yol, park, oyun alanı ve kısmen de olsa konut alanı olarak düzenlendiği, taşınmazın önemli bir kısmının kamu hizmetine tahsis edilecek alan içinde kaldığı, taşınmaza fiilen ve hukuken el atıldığı, bu şekilde davacının zararına yol açıldığı belirtilerek; fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla …TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

Belediyelerin 3194 sayılı imar Kanunu 8. maddesi ve 18. maddesinin verdiği yetki ile arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve yürürlüğe konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında yaptıkları imar planlarından kaynaklanan işlemlerin tek yanlı ve kamu gücüne dayanan irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici işlemler olduğu bu yönü ile de idari eylem ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargı yerlerinde çözümlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Buna karşılık, Belediyece, Kamulaştırma Kanununda öngörülen usul ve yöntemlere uygun idari nitelikte uygulama işlemleri yapılmaksızın, dava konusu taşınmazlardan bir tanesine fiilen el atılması karşısında, idarenin bu eyleminin kamulaştırmasız el atma niteliğini taşıdığı açıktır.

İdarenin dava konusu … taşınmaza kamulaştırmasız el atması karşısında, bu taşınmaz bakımından el atmadan doğan zararın tazminine yönelik olan davanın, haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girmekte olduğu, dava konusu taşınmazın bir kısmına fiilen el atıldığı  belirtilmiş ise de, taşınmazın 07.05.1987 tarihli 1/1000’lik tek bir imar planı kapsamında yol ve park olarak ayrıldığı ve bu itibarla tek bir taşınmaza tek bir imar planı kapsamında yapılan el atmanın, taşınmazın tamamı için bir bütün olarak ele alınması ve değerlendirilmesi gerektiği, nitekim dava konusu taşınmaza ilişkin dosyaya yansıyan bir kamulaştırma kararı ya da mahkeme kararı da bulunmadığından bu yöndeki değerlendirmenin yargılama salahiyeti ve usul ekonomisi ilkelerinin de bunu gerektirdiği sonucuna varılmıştır.

Sonuç olarak, idarenin dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atmasından doğan zararın tazminine yönelik bulunan davanın, dava konusu taşınmazın bir kısmına zeminde yol yapılmak suretiyle fiilen el atıldığı anlaşıldığından, haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. 

 

Kamulaştırmasız Hukuki El Atma 

Kamulaştırmasız Hukuki El Atma 

Kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, İdarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini ve idareden değer karşılığının tazminat olarak verilmesini isteyebilir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Eki Birinci Protokolün Mülkiyetin Korunması başlıklı 1. maddesine göre “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

 

1924 Anayasası, liberal mülkiyet anlayışı ile, 70. maddesinde “temellük ve tasarruf hürriyetlerini” Türklerin doğal hakları arasında saymıştır. 1924 Anayasasının 71. maddesi, “mal her türlü tasarruftan masundur”; 79. maddesi, “temellük ve tasarrufun hududu hürriyeti kanunları ile mutassarraftır” demekte ve böylece mülkiyet hakkına hiçbir sınırlama tanımamaktadır.

 

1961 Anayasasının mülkiyet anlayışı liberal mülkiyet anlayışından farklı olup; 36. maddesine göre, “Herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz”.

 

1961 Anayasasının 36/1 maddesi uyarınca mülkiyet hakkı, hem bir kurum olarak, hem de bireysel bir hak olarak devletin müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır. Anayasanın 11/2 maddesinde temel hakların özüne dokunulamayacağı güvencesini getirmiştir. Mülkiyet hakkı da Anayasaya göre temel haklardan biridir. Bu nedenlerle (md. 36/1, m.11/2) mülkiyet hakkının özüne dokunulamayacaktır.

 

1961 Anayasası 36/2 ve 3. maddeleri ile, modern mülkiyet anlayışını benimsemiştir. Modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkının içeriği, “yetki” ve “ödevlerden” oluşmaktadır. Bu içerikte malikin hem yetkileri, hem de komşularına ve topluma karşı ödevleri vardır.

 

1961 Anayasasının 36/3. maddesinde yer alan “mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ilkesi, “yapmama ödevi” yönünden çok önemlidir. Malik bu kural uyarınca mülkiyet hakkını toplum yararına aykırı kullanmaktan kaçınacaktır. Malik bu ödeve aykırı olarak mülkiyet hakkını kullandığı takdirde, hakkın kötüye kullanılması söz konusu olur ki, Anayasa 36/1’de kendisine tanınmış olan güvenceden artık yararlanamaz.

 

Mülkiyet hakkı malike toplum yararına bazı ödevler yükleyen ve Anayasanın sosyal hak ve ödevler bölümünde yer alan “sosyal bir haktır”. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, kanun koyucunun malikin yetkilerini sınırlamak yetkisi, 1961 Anayasasının 36/2. maddesinde sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun” dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz.

 

Anayasa Mahkemesi bir kararında, “mülkiyet hakkı geçen yüzyılın ferdiyetçi doktrinlerinin etkisi altında malikin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, kutsal ve doğal haklardan sayılırken günümüzde bu görüş değişmiş ve mülkiyet hakkı, malikine toplum yararına bazı ödevler ve görevler yükleyen sosyal bir hak olarak görülmeye başlanmıştır” ifadeleriyle 1961 Anayasasının benimsediği modern mülkiyet görüşünü uygulamıştır.

 

Esasen, modern mülkiyet, liberal mülkiyet anlayışından sosyal mülkiyet anlayışına geçişi ifade etmektedir. 1982 Anayasasında da, 1961 Anayasasında olduğu gibi, modern mülkiyet anlayışı benimsenmiştir.

 

1982 Anayasası da, mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir. Anayasanın mülkiyet hakkını düzenleyen ve aynı başlığı taşıyan 35. maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

 

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

 

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” hükmü bulunmaktadır. 35. madde de mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır:

 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, “Mülkiyet Hakkı” başlıklı 35. maddesine göre “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

 

Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın varlığı anayasal bir hak olarak saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi bu şeylerin mülkiyetini kazanabilir. Ona sahip olabilir. Mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir. Başkalarının o şeye el atması durumunda onun el atmasının önlenmesini ve bu hakkının korunmasını isteyebilir. Dava edebilir. Mülkiyet hakkının bu görünümü sınırsız ve kısıtlamasızdır.

 

Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin 2. ve 3. fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır. İkinci fıkra uyarınca: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir”. Demek ki kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı vardır, denilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama koyamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan kamu yararı olsa bile mülkiyet hakkına el uzatılamaz. Yasanın olanak tanıdığı yerde de kamu yararı bulunmalıdır. Anayasa’nın 35. maddesinin İkinci fıkrasında kastedilen, kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanması, 46. maddede “Kamulaştırma” olarak ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Ancak, anılan maddede öngörülen koşullar gerçekleştiğinde, mülkiyet hakkına sınırlama getirilmekte ve karşılığı ödenmek suretiyle malı elinden zorla alınmaktadır.

 

1982 Anayasasının 35. maddenin 3. fıkrası, mülkiyet hakkına bir sınırlama daha koymuştur. Bu fıkrada, “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu gösterilmiştir.

 

1982 Anayasasında mal sahibinin kullanma hakkı, 35. maddenin 2. fıkrasında “kamu yararı”, 3. fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de; her iki durumda da, taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, “Kamulaştırma” başlıklı 46. maddesine göre “Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir

 

Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.

 

Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir.

 

İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.

 

Anayasa Mahkemesi’nin 29.06.2000 tarih ve 24094 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 29.12.1999 tarih ve 1999/33 E. 1999/51 K. sayılı Kararı’na göre “… 3.5.1985 günlü, 3194 sayılı “İmar Kanunu”nun 13. maddesinin: A- Birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İptaline, B- Birinci fıkrasının iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan üçüncü fıkrasının da 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesinin ikinci fıkrası gereğince İptaline…” karar verilmiştir. 

 

16.5.1956 gün ve 1/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre “Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibariyle, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmaya hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.05.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi. “Kamu tüzel kişiliği tarafından istimlak edilmeksizin taşınmaz malı yola çevrilen (kalbedilen) kimsenin, el atmanın önlenmesi davasını açmaya hakkı vardır. Ancak dilerse mülkiyetin devri karşılığı taşınmaz malın bedelini o kamu tüzel kişiliğinden dava edebilir. İstiyebileceği bedel taşınmazın dava tarihindeki bedelidir.”

 

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Mülkiyet Hakkının İçeriği” Başlıklı 683. maddesine göre, “Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.

 

Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin Mülkiyet Hakkının Unsurları başlıklı 618. maddesine göre “Bir şeye malik olan kimse, o şeyde kanun dairesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkını haizdir; haksız olarak o şeye vaziyed eden herhangi bir kimseye karşı istihkak davası ikame ve her nevi müdahaleyi men edebilir”. 

 

3194 sayılı İmar Kanununun  Planların Hazırlanması Ve Yürürlüğe Konulması başlıklı 8. maddesine göre “Planların hazırlanmasında ve yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur. a) Bölge planları; sosyo – ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır. b) İmar Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak, belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince onaylanarak yürürlüğe girer. Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit edilen ilan yerlerinde bir ay süre ile ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde inceleyerek kesin karara bağlar. c) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak üzere plânlanamaz. Belediye ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde onaylanarak yürürlüğe girer. Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde bir ay süre ile ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir. İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar. Onaylanmış planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir. Kesinleşen imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir. İmar planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir. Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek ücret karşılığında isteyenlere verir” 

 

3194 sayılı İmar Kanununun İmar Programları, Kamulaştırma Ve Kısıtlılık Hali başlıklı 10. maddesine göre de “Belediyeler; imar planlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde, bu planı tatbik etmek üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlarlar. Beş yıllık imar programlarının görüşülmesi sırasında ilgili yatırımcı kamu kuruluşlarının temsilcileri görüşleri esas alınmak üzere Meclis toplantısına katılır. Bu programlar, belediye meclisinde kabul edildikten sonra kesinleşir. Bu program içinde bulunan kamu kuruluşlarına tahsis edilen alanlar, ilgili kamu kuruluşlarına bildirilir. Beş yıllık imar programları sınırları içinde kalan alanlardaki kamu hizmet tesislerine tahsis edilmiş olan yerleri ilgili kamu kuruluşları, bu program süresi içinde kamulaştırırlar. Bu amaçla gerekli ödenek, kamu kuruluşlarının yıllık bütçelerine konulur. İmar programlarında, umumi hizmetlere ayrılan yerler ile özel kanunları gereğince kısıtlama konulan gayrimenkuller kamulaştırılıncaya veya umumi hizmetlerle ilgili projeler gerçekleştirilinceye kadar bu yerlerle ilgili olarak diğer kanunlarla verilen haklar devam eder”. 

 

3194 sayılı İmar Kanununun  İmar Planlarında Umumi Hizmetlere Ayrılan Yerler başlıklı 13. maddesine göre “Resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmez. Ancak imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şekli devam eder. İmar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödenmesi durdurulur. Kamulaştırmanın yapılması halinde durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında tahakkuk edecek olan emlak vergisi, kamulaştırmayı yapan idare tarafından ödenir. Birinci fıkrada yazılı yerlerin kamulaştırma yapılmadan önce plan değişikliği ile kamulaştırmayı gerektirmeyen bir maksada ayrılması halinde ise durdurma tarihinden itibaren geçen sürenin emlak vergisini mal sahibi öder. Ancak, parsel sahibi imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapılır. Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir. Onaylanmış imar planlarında, birinci fıkrada yazılı yerlerdeki arsa ve arazilerin, bu Kanunda öngörülen düzenleme ortaklık payı oranı üzerindeki miktarlarının mal sahiplerince ilgili idarelere bedelsiz olarak terk edilmesi halinde bu terk işlemlerinden ayrıca emlak alım ve satım vergisi alınmaz.”

 

Türkiye’nin 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmeye Ek Protokol imzalanmıştır.

 

Protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenlemekte olup; bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmasının meşruluğu ilkesidir ve nihayet üçüncüsü, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin yine meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir.

 

Bu bağlamda kamulaştırmasız el atma iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, mahkeme meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemektedir, meşru bir müdahale yoksa mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir.

 

Kamulaştırmasız el koyma kavramı 6830 sayılı İstimlak Kanununun yürürlüğe girdiği 09 Ekim 1956 tarihinden sonraki olgular için söz konusu olup; bu tarihten önceki el koymalar, 05.01.1961 gününde kabul edilen 221 sayılı Amme Hükmi Şahıslar veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkındaki Kanun ile Kamulaştırılmış sayılmıştır.

 

Gerek 6830 sayılı İstimlak Kanunu’nda, gerekse bu Kanunu kaldırarak, kamulaştırma konusunda yeni ilkeler getiren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununda; kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaz malına el konulan kişinin, uğradığı zarar ve ziyan ile mülkiyet hakkının kullanılmasından doğan malın özüne bağlı hangi davaları açabileceği konusunda bir düzenleme getirilmemiştir.

 

Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan kimsenin, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, tazminat verilmesini de isteyebileceği, 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme bağlanmıştır.

 

Bu noktada, 08.11.1983 gününde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 38. maddesinde, kamulaştırmasız el koymadan kaynaklanan davalara süre yönünden bir sınırlama getirilmiş ise de; bu hükmün, Anayasa Mahkemesi’nin 04.11.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 10.04.2003 gün ve 2002/112 Esas, 2003/33 karar sayılı kararıyla iptal edilmesi sonucu, idarenin kamulaştırmasız el koyma işlemine karşı hak sahiplerinin dava hakkını yirmi yıl ile sınırlayan hak düşürücü süre ortadan kalkmıştır.

 

Şu durumda, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği 04.11.2003 tarihinden sonra ve bu tarihten önceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların, idare aleyhine tazminat ve elatmanın önlenmesi istemiyle süreye bağlı olmaksızın dava açmalarının önünde yasal bir engel bulunmadığı gibi; İptal Kararının yürürlüğe girdiği tarihten önceki yirmi yıldan daha önce taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların hak ve durumları da, 30.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 18.06.2010 gün ve 5999 sayılı “Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile düzenlenmiş ve malikçe tazmin talebinde bulunulması hâlinde öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi, uzlaşma temin edilemeyen hâllerde dava yoluna gidilebileceği öngörülmüştür.

 

Kamulaştırmasız el atma müessesesi, kaynağını ve dayanağını Anayasa ve yasalardan almayan, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve yasalara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el koymada usulüne uygun bir kamulaştırma işleminden söz edilmesi olanaklı değildir.

 

Ancak, kamulaştırmasız el atma ile kamulaştırmanın, konu, amaç ve yetki yönüyle benzer yönleri bulunmaktadır; her iki müessesenin de oluşması için, kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri veya kamu kurumları tarafından kamulaştırma işleminin yapılması veya kamulaştırmasız el atılmış olması gereklidir. Kamulaştırmasız el koymada da, kamulaştırmada olduğu gibi, taşınmazın edinilmesinde kamu yararının bulunması zorunludur. Gerek kamulaştırmanın, gerekse kamulaştırmasız el koymanın konusu sadece özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardır.

 

Kamulaştırmasız el koyma müessesesi mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olmakla birlikte, çağdaş bir yaklaşımla ve sosyal devlet ilkesi gereği olarak uygulamada, taşınmaz malikine, dava yoluyla mülkiyetin bedele çevrilmesi ya da idarenin hakkın özünü zedeleyen el koyma eylemine son verilmesi yolu açılmıştır.

 

Kamulaştırmasız el atma halinde kamu kurumu, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Bu bakımdan dava, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır (11.02.1959 gün, E:1958/17, K:1959/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden).

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 23.09.1982 tarihli Sporrong ve Lönnroth/İsveç” Kararında, kamulaştırma yapılacağı gerekçesiyle yapı yasağı getirilen Sporrong’a ait taşınmazın yirmi beş yıl, Lönnroth’a ait taşınmazın ise on iki yıl boyunca inşaat yasaklarına konu olduğu, bu izin ve yasaklar sonucunda taşınmazı satma, kiralama, kullanma, yararlı değişiklikler yapma gibi mülkiyet hakkının sahibine verdiği yetkileri kullanma konusunda sıkıntı çektikleri ileri sürülerek yapılan başvuruda, “olayda mülkiyet hakkına doğrudan el konulmadığı ama verilen izin ve getirilen yasakların el konulma sonucunu doğurduğu, bunun da hakkın özüne dokunduğu, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, mülk sahiplerinin mülklerinin ellerinden alınmamakla birlikte, uygulamada mülkiyet hakkını kullanma imkânlarını önemli ölçüde azalttığını, kamulaştırma izinleri nedeniyle başvurucuların mülkiyet haklarını zayıf ve sarsılabilir hale getirdiğini, taşınmaz sahiplerine süreyi kısaltma ya da tazminat hakkı verilmediğini belirterek, bu uygulamanın toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna varmıştır. (Anayasa Mahkemesi’nin 2010/82 E., 2012/159 K., 18.10.2012 Tarihli Kararı)

Türk hukukunda mülkiyet hakkının niteliği ve kapsamı, yürürlükten kaldırılan mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin 618. maddesi ile liberal görüşten esinlenerek çizilmiş; anılan Kanunu yürürlükten kaldıran 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesinde de paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir.

 

743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ve bu Kanunu ilga eden 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun Dördüncü Kitabında, ilkin, mülkiyet hakkı düzenlenmiş; ne var ki 683. madde (743 sayılı TKM m.618) ile bir tanım verilmemiş, sağladığı yetkilerin belirtilmesiyle yetinilmiştir.

 

Mülkiyet hakkı özel hukuk kavramı olmakla birlikte, yukarıda açıklandığı gibi, 1961 Anayasasının 36. maddesiyle getirilen yeni mülkiyet anlayışı, 1982 Anayasasının 35. maddesinde özdeş bir düzenlemeyle korunmuştur.

 

Medeni Yasada liberal-bireyci görüşten esinlenilmiş ise de, Anayasanın 35. maddesiyle sosyal mülkiyet görüşü benimsenmiştir.

 

Anayasanın “mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını” içeren 36. maddesi ile Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi (743 sayılı TKM m.618) hükümlerinin birlikte incelenmesinden varılacak sonuç, Türk Hukukunda mülkiyet hakkının sosyal (modern) mülkiyet anlayışıyla düzenlenmiş olduğudur.

 

Öyleyse, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi (743 sayılı TKM m.618) uyarınca, malik, eşya üzerinde ancak hukuk düzeninin sınırları içinde tasarruf eder. Dolayısıyla mülkiyet, kişilere, eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Bu hak, malikin gerek yetkilerini ve gerekse komşularla topluma karşı olan ödevlerini kapsar. Böylece mülkiyetin özü, yetki ve ödevlerden oluşur.

 

Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmıştır.

 

Malikin eşya üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesine (743 sayılı TKM m.618) göre malik, eşyayı hukuka aykırı olarak elinde bulunduran ya da eşyaya el koyan kişilerden onun geri verilmesini isteyebileceği gibi, yine hukuka aykırı olarak zilyetliğine yapılan el atmaların önlenmesini, taşkınlıkların giderilmesini de isteme hakkına sahiptir.

 

Bu suretle, mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin müeyyidesi olan dava hakları malike tanınarak mülkiyet korunmuştur. Kanunun deyimiyle, “istihkak ve elatmanın önlenmesi” istemleri mülkiyet hakkından doğup, varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler.

 

Mülkiyet hakkının içeriğine giren ödevler ise, yapmama, katlanma ve yapma ödevleri olup; komşuluk hukukuna ilişkin ödevler yapmama ödevine, kar yağmur ve tutulmamış kaynak sularını kabule zorunluluk katlanma ödevine, taşınmaz mallar için vergi resim ve harç ödeme yükümlülüğü de yapma ödevine örnek olarak gösterilebilir.

 

Bütün bu anlatılanların ortaya koyduğu sonuç şudur; Mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli kendine özgü bir haktır.

 

O halde malik mülkiyet hakkına dayanarak, mülkiyete ilişkin yetkilerin kullanılmasında, hukuksal bir nedene dayanılmadan üçüncü kişilerin engellemesi ile karşılaştığı takdirde, el atmanın önlenmesi davası açabilecektir. Açıktır ki, bu gibi davranışlarla ihlal edilen, Anayasal ve yasal bağlamda teminat altına alınmış bulunan, mülkiyet hakkıdır.

 

Burada, davranışların haksız olması ve bir hakka dayanmaması yeterli olup, kusurun bulunması gerekli değildir. Malikin, mülkiyet hakkını, engellemenin varlığını ve nedensellik bağının bulunduğunu ispatlaması gerekli ve yeterlidir.

 

Bir idari fonksiyon olarak planlama, “içeriği ne olursa olsun, önceden saptanmış hedef ya da hedeflere, yine önceden saptanmış sürede ulaşmak için izlenecek yön ve yöntemleri belirleme eylemi” olarak tanımlanmaktadır (Ö. Bozkurt, T. Ergun, S. Sezen, Kamu Yönetimi Sözlüğü, 1. Basım, Ankara 1998, s.206).

 

Niteliklerine göre planlar, emredici, özendirici ve yol gösterici olmak üzere üçe ayrılırlar. Emredici planlarda; idare, plan ile amaçladığı hedeflere ulaşılmasını şart koşar ve tüm kesimler buna uymak zorundadır.

 

3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8. maddesi gereğince, belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde belediyeler, dışında ise valiliklerce (İl Özel İdarelerince) yapılması zorunlu kılınan imar planları (nazım ve uygulama imar planları) emredici planlardandır (H. Kalabalık, İmar Hukuku, Ankara 2005, s.63).

 

İmar planlamasının amacı, belediye ve mücavir alanlar ile bu alanların dışında, kamu ve toplum yararını gerçekleştirecek hukuki çerçevenin oluşturulmasıdır.

 

Bu amacın gerçekleştirilmesinde hukuki boyut, başta Anayasa olmak üzere, İmar Kanunu, diğer ilgili kanunlar ve imar yönetmelikleri olup; planlama mevzuatının amacı, Anayasanın belirlediği ilke ve hedefler doğrultusunda kamu yararını sağlamak olmalı, planlar da aynı ilke ve hedefler doğrultusunda uygulanmalıdır.

 

İdare (valilik, belediye) tarafından yapılan imar planlarının, birer hukuki işlem olduğu konusunda hukukçular arasında bir anlaşmazlık bulunmamakla birlikte, bunların hukuki niteliği üzerinde bir uzlaşma yoktur. Doktrinde, bir yandan kent planlarının gücünü yasalardan alan ve onlara eşit güce sahip hukuki düzenlemeler olduğu (M.Abama, İçtihatlı İmar Kanunu Mevzuatı ve Uygulaması, Ankara 1992) belirtilmişken, diğer yandan kent planlarının bir defa uygulanmakla tükenmeleri söz konusu olmayan, genel düzenleyici idari işlem oldukları (S.S. Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları, c.1, s. 961) savunulmuş, bunun yanında imar planlarının karma bir hukuki işlem olduğu görüşünü savunan üçüncü görüş yandaşları ise, imar planlarının şart işleme gerek kalmaksızın doğrudan doğruya şart işlem yerine statü değişikliği yapabildiği, imar planının “tahsis” işlemi yerine geçtiği ifade edilmiştir (L. Duran, İdare Hukuku ve İmar Konuları, Ankara 1988, s.51).

 

Hangi görüş kabul edilirse edilsin; hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde yerel planların yapılması ve uygulanması sırasında uyulması gerekli görülen ilkeleri taşıması gerekli olup; “açıklık”, “genellik”, “üst dereceye bağlılık”, “kamu yararı”, “esneklik”, “geniş kapsamlılık”, “uzun süreli olma”, “bilimsellik” ve “katılım” ilkelerinin yanı sıra, “hukuk devleti” ve “zorunluluk” ilkeleri ayrıca önem arz etmektedir.

 

Hukuk devleti ilkesi gereğince, imar planları ve bunları uygulanması amacıyla idarece yapılan düzenlemeler keyfi ve indi olmamalı; makul bir şekilde, meşru ve kamusal amaçların gerçekleştirilmesiyle ilgili, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmalıdır. Ayrıca, idare imar planları ve bunları uygulamak amacıyla idari işlemler yaparken, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, Anayasa ve kanunlarca belirlenen usullerin takip edilmesi gerekir (H. Kalabalık, age, s.101).

 

Zorunluluk ilkesi gereğince de, onaylanmış imar planlarının dışına çıkılması olanaklı değildir. Bu planlar, herkes için uyulması zorunlu belgelerdendir. Diğer bir ifadeyle, kesinleşen yerel planlar, idare ve vatandaşlar açısından bağlayıcı hukuki sonuç doğurur. Kent ya da kasabaların mevcut durumunda bir takım değişiklikler meydana getirmek amacında olan yerel planların bu amaca ulaşılabilmeleri için, planlarca getirilen yükümlülüklerin ilgili idareler, vatandaşlar ve devlet tarafından mutlaka yerine getirilmeleri zorunludur. Yerel planların kabul edilmesinden sonra ilgili idare için bunları uygulamak zorunluluğu doğar (H. Kalabalık, age, s.118-119).

 

3194 sayılı İmar Kanunu’nun 10. maddesinin ilk fıkrasında, imar planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren en geç üç ay içinde, belediyelerce, imar planının uygulanması amacıyla 5 yıllık imar programının hazırlanacağı ve bu programların belediye meclisince kabul edildikten sonra kesinleşeceği hükme bağlanmıştır.

 

İmar planları onaylanarak bağlayıcılık kazandıktan sonra, idare ve bireyler açısından bir takım hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bir başka ifadeyle imar planları, idare ve halk açısından kimi yükümlülükler meydana getirmekte ve haklarına sınırlamalar koymaktadır.

 

İdare açısından en belirgin yükümlülük, imar planına aykırı davranışta bulunulamamasının yanı sıra, planların uygulanması için gerekli olan imar programlarını ve yönetmelikleri, Kanunda öngörülen süre içerisinde hazırlamaktır (İK m10). Belediyelerin, imar programı yapma yükümlülüğünü hiç yerine getirmemeleri halinde bunun müeyyidesi, İmar Kanununda öngörülmemiştir.

 

Özel hukuk gerçek ve tüzel kişileri açısından ise, imar planlarının onaylanmasından sonra, imar sınırları içinde girecekleri her türlü imar ve yapı faaliyetlerinde imar plan ve imar programlarına uygun davranmak, her türlü yapı için ilgili idareden izin almak ve izin ilkelerine uygun olarak yapı inşa etmek yükümlülüğü doğmaktadır.

 

İmar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerde kişilerin taşınmaz malları üzerindeki haklarına, imar programı süresince bir takım kısıtlamalar getiren 3194 sayılı İmar Kanununun 13. maddesinin; imar plânlarında, resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlarda, inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmeyeceği, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceğine dair düzenlemeyi içeren Birinci Fıkrası ile; imar plânlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra parsel sahibinin, başvuruda bulunarak imar plânlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanların yapımından ilgili kamu kuruluşunca vazgeçildiğine dair görüş alması koşuluyla tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapabileceğini öngören Üçüncü Fıkrası, Anayasa Mahkemesi’nin 29.12.1999 gün ve 1999/33 Esas 1999/51 Karar sayılı kararı ile iptal edilmiştir.

 

Gerekçesi özellikle Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine dayandırılan İptal kararında;

 

“Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı düzenlenmiştir. Kişinin bir şey üzerindeki hakimiyetini ifade eden mülkiyet hakkı, malike dilediği gibi tasarruf olanağı verdiği ve ona özgü olduğundan mutlak haklar arasındadır.

 

Anayasa’nın 35. maddesinde, ‘Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz’ kuralına yer verilmiş, temel hak ve özgürlüklerin sınırını gösteren 13. maddesinde ise, temel hak ve hürriyetlerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceği, temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağı, bu maddede yer alan genel sınırlama sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğu belirtilmiştir.

 

Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaştığı kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak ayrık durumlarda ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilmelidir.

 

Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez.

 

Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.

 

3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında imar plânlarında, resmi yapı, okul, cami, yol, meydan gibi umumi hizmetlere ayrılan yerlerin, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği öngörülmüştür. Yasa’nın 10. maddesinde de belediyelerin, imar plânlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde bu planı uygulamak üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlayacakları belirtilmiş, ancak Yasa’da bu plânların tümünün hangi süre içinde programa alınarak uygulanacağına ilişkin bir kurala yer verilmemiştir.

 

13. maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır.

 

İmar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır.

 

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 23.09.1981 günlü Sporrong ve Lonnroth kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna varmıştır.” İfadeleri ile iptali istenen maddelerin Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

 

Ne var ki; Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararında, “kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlama” olarak nitelendirilen imar plan ve programlarının hangi sürede tamamlanacağına ilişkin mevcut yasal belirsizlik devam etmekte olup; 3194 sayılı Kanunun 13. maddesinin iptal edilen fıkralarında yer alan kısıtlamaların, eylemli olarak uygulandığı açıktır.

 

Esasen, imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan alanlarda bulunan parsel maliklerinin mağduriyetlerine neden olunduğu düşüncesiyle, 3194 sayılı İmar Kanununun 13. maddesinin halen yürürlükte bulunan İkinci Fıkrasında, kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödemeleri durdurulmuştur. Bu uygulamanın, mal sahibin tasarruf hakkının, dolayısıyla mülkiyetinin sınırlandırılması sonucu oluşan mağduriyetin giderilmesine yönelik olduğu kuşkusuzdur.

 

İdare, kamu yararı nedeniyle, kamusal amaçların gerçekleştirilmesi için bir takım işlemler yaparken, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmalıdır.

 

İmar planlarında uzunca bir süre kamu alanı olarak tahsis edilmiş bulunan taşınmazı kamulaştırmayarak veya takas yoluyla mülk sahibine başka bir yerden taşınmaz vermeyerek pasif kalmak suretiyle tasarrufunu engelleyen idarenin, Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlerle, bireyin mülkiyet hakkına saygılı olduğundan söz edilemez. Böyle bir durumda idarece, kamu yararı savında bulunulamaz. 

 

Taşınmaz sahibinin, mülkiyet hakkının kendisine verdiği yetkilerle donatılmış olarak, dilediği gibi tasarrufta bulunmasının idarece yıllarca engellenmiş olması, Hukuk Devleti ilkesinin en önemli unsurlarından biri olan hukuk güvenliğini zedeler. 

 

Mülkiyet hakkına kamusal yarar sebep gösterilerek getirilen sınırlama, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılmaz hale getirerek bir hukuk devletinde kişinin hak ve özgürlükleri ile kamu yararı arasında bulunması gereken dengenin bozulmasına yol açarak hukuk güvenliğini yok etmektedir.

 

Uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı İdarenin, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılamaz hale getirdiği, dolayısıyla malikin taşınmazdan mülkiyet hakkının özüne uygun şekilde yararlanma olanağı kalmadığı, taşınmaz malikinin mülkiyet hakkının hukuksal bir nedene dayanılmadan İdarece engellendiği kuşkusuzdur. Bu haliyle, İdarenin eylemi, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip bulunan kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığı için yeterlidir. 

 

Malikin taşınmaz üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesinde malike, hukuka aykırı olarak müdahalenin önlenmesini isteme hakkı tanınmıştır. Bir kişinin taşınmazına eylemli olarak el atıp tamamen veya kısmen kullanılmasına engel olunması ile, imar uygulaması sonucu o kişinin mülkiyetinde olan taşınmaza hukuken kullanmaya engel sınırlamalar getirilmesi arasında sonucu itibari ile bir fark bulunmamakta her ikisi de kişinin mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonucu doğurmaktadır.

 

Bu itibarla, kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, İdarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, idareden değer karşılığının verilmesini isteyebilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2010/5-662 E., 2010/651 K.

 

Nitekim, Uyuşmazlık Mahkemesi̇ Hukuk Bölümü E. 2020/543 K. 2020/661 T. 26.10.2020 kararına göre de, “ İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunulduğu; özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerince çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.

Dava dosyasının incelenmesinden, dava konusu …taşınmazın kamulaştırma nedeniyle yapılan ifraz işlemi sonucunda, …nolu parsellere ayrıldığı, ….parsel numaralı taşınmazın arsa vasfında davacı adına tapuya kaydedildiği, …..parsel numaralı 31,83 metrekare taşınmazın ise yol olarak kaydedildiği, bu parselin (… Çevre Yolu) ….Devlet Yolu Yapımı nedeniyle 12.12.2016 tarih ve 155 sayılı kamulaştırma işlemine başlama kararına göre kamulaştırıldığı, taşınmaz maliklerine henüz pazarlığa davet yazısı yazılmadığı, taşınmaza 2010 yılı Kasım ayında el konulduğu, ….nolu parselin kamulaştırmadan artan olup kamulaştırması olmadığı, bilirkişiler marifetiyle yapılan keşifte, zemindeki yolun kamulaştırılarak yol olarak tescil edilen …..parsel numaralı taşınmaza henüz fiili bir müdahalenin bulunmadığı, İdare Mahkemesinin gönderme kararında değindiği üzere taşınmazın fiilen yol olarak kullanıldığına dair bir tespit yapılmadığı belirlenmiştir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinde, idari dava türleri: a)İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b)İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, c)Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak sayılmıştır.

Bu durumda açılan davanın, idarenin plan ve proje kapsamında yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak kurulmuş bir işleme karşı ya da bu nitelikteki işlem ve eyleminden doğan zararların tazminine yönelik olarak 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1. maddesinde belirtilen dava türlerinden olması nedenleriyle uyuşmazlığın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.” denmiştir. 

 

Taşınmazın uzun yıllardan beri kamu hizmetine tahsis edilmiş olması nedeniyle, fiilen el atılmamış olsa dahi mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde kısıtlanması nedeniyle kamulaştırmasız el atma olgusu gerçekleşmiş olur.

Taşınmazın uzun yıllardan beri kamu hizmetine tahsis edilmiş olması nedeniyle, fiilen el atılmamış olsa dahi mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde kısıtlanması nedeniyle kamulaştırmasız el atma olgusu gerçekleşmiş olur.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi         2020/10454 E.  ,  2021/2531 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın görev yönünden reddine dair verilen yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi, davacılar vekilince verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup uyuşmazlık anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü.
K A R A R –
Mahkemece, uyulan bozma kararı gereğince; dava konusu taşınmaza fiilen el atılmadığı, bu itibarla davanın idari yargıda tam yargı davası olarak görülmesi gerektiği kabul edilerek yargı yolu bakımından dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Mahkemece hukuki el atma nedeniyle adli yargı yolunun görevli olmaması nedeniyle … İli, … İlçesi, …mahallesi 3754 ada 1 parsel sayılı taşınmaz yönünden davanın reddine karar verilmiş ise de;Dosyada bulunan bilgi ve belgelerden dava konusu taşınmazın 07/12/2012 tarihinde Belediye Meclisince yapılan imar plan tadilatında dini tesis alanına dönüştüğü ve taşınmaza fiilen el atılmadığı anlaşılmıştır.27.11.2012 tarihinde açılan davada 20.08.2016 tarihli 6745 sayılı yasanın 34. maddesi ile mülga olan Kamulaştırma Kanununun geçici 6. maddesinin 10. fıkrasının 3. cümlesinin uygulanma imkanı bulunmadığı gibi, bu hüküm yerine 6745 sayılı yasanın 33. maddesi ile eklenen Kamulaştırma Kanununun EK 1. maddesinin birinci fıkrasındaki ”Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle mülkiyet hakkının özüne dokunacak şekilde tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında, uygulama imar planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıllık süre içerisinde imar programları veya imar uygulamaları yapılır ve bütçe imkanları dahilinde bu taşınmazlar ilgili idarelerce kamulaştırılır veya her halde mülkiyet hakkını kullanmasına engel teşkil edecek kısıtlılığı kaldıracak şekilde imar planı değişikliği yapılır/yaptırılır. Bu süre içerisinde belirtilen işlemlerin yapılmaması halinde taşınmazların malikleri tarafından, bu Kanunun geçici 6’ncı maddesindeki uzlaşma sürecini ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemleri tamamlandıktan sonra taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari yargıda dava açılabilir.” hükmünün, Anayasa Mahkemesinin 05.04.2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 20.12.2018 gün 2016/181 Esas, 2018/111 Karar sayılı kararı ile ”Bu süre içerisinde belirtilen işlemlerin yapılmaması halinde taşınmazların malikleri tarafından, bu Kanunun geçici 6’ncı maddesindeki uzlaşma sürecini ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemleri tamamlandıktan sonra taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari yargıda dava açılabilir. ” kısmı da iptal edilmiştir.Bu durumda; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı kararı ile HGK’nun 15.12.2010 gün ve 2010/5-662/651 sayılı kararı da gözetildiğinde, uzun yıllar programa alınmayan imar planının hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle idarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olduğu bu şekilde kamulaştırmasız el koyma olgusunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, idarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi davacının, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının verilmesini isteyebileceği açıktır.Bu itibarla dava konusu taşınmazın uzun yıllardan beri kamu hizmetine tahsis edilmiş olması nedeniyle, fiilen el atılmamış olsa dahi mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde kısıtlanması nedeniyle kamulaştırmasız el atma olgusu gerçekleşmiş olup, taşınmazın aynına ilişkin bu davaya bakmak Adli Yargının görevidir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, adli yargı görevli olduğundan sorumlu idare tespit edilip işin esasına girilerek karar verilmesi gerektiğinden,Davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle H.U.M.K.nun 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine, 03/03/2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Genel

İmar Uygulaması Sonucu Bedele Dönüştürülen Paya Takdir Edilen Karşılığın Artırılması Davası, Tebligat Yapılmamış Veya Ferağ Verilmemiş İse Zamanaşımı Engeli Olmaksızın Her Zaman İstenebileceği Açılabilir.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
E. 2008/5-300 K. 2008/308 T. 9.4.2008

ÖZET : Dava, imar uygulaması sonucu bedele dönüştürülen paya takdir edilen karşılığın artırılması talebine ilişkindir. İdari işlemlere karşı açılacak davalarda süre yazılı bildirim tarihinden başlar. İmar uygulaması sonucu bedele dönüştürülen paylar ile ilgili davalarda, bedel takdirlerinin ve bedele itirazların Kamulaştırma Kanunu uyarınca çözümlenmesi gerekir. Kamulaştırma Kanunu, mal sahibinin haklarını kullanması yönünden kamulaştırma işleminin tebliğini esas alınmaktadır. Açıklanan nedenlerle, mal sahibine tebligat yapılmadığı ve taşınmazın ferağının verilmediği sürece imar uygulaması sonucu bedele dönüştürülen paya takdir edilen karşılığın artırılması için her zaman dava açılabilir. Yerel mahkemece hatalı değerlendirme ile zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki “Şuyulandırma bedelinin artırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ümraniye Asliye 3. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 01.02.2007 gün ve 338-38 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 17.05.2007 gün ve 4549-6365 sayılı ilamıyla;

( … Dava, imar uygulaması nedeniyle bedele dönüştürülen davacı payına takdir edilen karşılığın artırılması istemine ilişkindir.

Mahkemece, 10 yıllık zaman aşımı süresi dolduğundan bahisle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

3194 sayılı İmar Kanunu’nun 17 /son maddesinde “bedellere itiraz şekilleri 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre yapılır” hükmü yer almaktadır.

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 25. maddesi gereğince hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi taşınmaz sahibi için noter marifetiyle yapılan tebligatla başlar. Olayımızda bedele dönüştürme işlemi davalı idarece, davacıya tebliğ edilmemiştir.

Bu nedenle, davacının herhangi bir süreye tabi olmaksızın dava açma hakkı bulunduğu gözetilmeden 10 yıllık zamanaşımı süresi geçtiğinden bahisle davanın reddine karar verilmesi, doğru görülmemiştir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, imar uygulaması sırasında bedele dönüştürülen davacı payına takdir edilen karşılığın artırılması istemine ilişkindir.

Davacı vekili 19.06.2006 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin paydaşı bulunduğu 104 parsel sayılı taşınmazda davalı Belediyece 298113290/3366 sayılı yasalar doğrultusunda yapılan ıslah imar planı uygulaması sonucu, müvekkilinin payının bir bölümünün imar düzenleme ortaklık payı olarak kesildiğini bir kısım payına karşılık imar parsellerinden yer verildiğini ve dava konusu olan 487.9 m2 payın ise bedele dönüştürüldüğünü; ancak, bedele dönüştürülen pay karşılığı takdir edilen meblağın taşınmazın niteliklerine göre düşük olduğunu ileri sürerek, davacının payına takdir edilen karşılığın 6.200,00 YTL arttırılarak, bu bedelin değerlendirme tarihinden itibaren kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Ümraniye Belediye Başkanlığı vekili cevap dilekçesinde; müvekkili idarece 2981/3366/3290 sayılı yasalar kapsamında yapılan ıslah imar planı uygulama çalışmasının askıya çıkarılıp tapuda tescil edildiğini ve davacı yararına takdir edilen ipotek bedellerinin de ödendiğini, bu itibarla şuyulandırma işleminden başından beri haberdar olan davacıya ait alacağın zamanaşımına uğradığını, ayrıca şuyulandırma işleminde aracılık görevi yapan müvekkili idareye husumet yöneltilemeyeceğini savunarak, davanın zamanaşımı, husumet ve esasa ilişkin nedenlerle reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemenin; “imar uygulaması sonucu bedele dönüştürülen davacı payına idarece takdir edilen çekişmesiz bedelin davacıya ödendiği 06.01.1994-15.02.1994 tarihleri itibariyle davacının imar uygulaması işlemini öğrendiği ve bu tarihten, 19.06.2006 dava tarihine kadar on yıllık genel zamanaşımı süresinin geçtiği” gerekçesiyle “davanın zamanaşımı nedeniyle reddine” dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece “çekişmesiz ipotek bedelini alan davacının, bu bedeli aldığı tarihte dava açmaya yarayacak doğru ve sağlıklı bilgileri edinmiş sayılacağı, bu nedenle zamanaşımının başlangıcına çekişmesiz bedelin ödendiği tarihin esas alınması gerektiği” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Davacının paydaşı bulunduğu A. Dudullu, 1 pafta, 104 numaralı parselin, davalı idarece ifraz ve ıslah imar planı uygulaması sonucu bir kısım payının imar düzenleme ortaklık payı olarak ayrıldığı; oluşan imar parsellerinden, davacının kalan bir kısım payına karşılık yer verildiği ve karşılığında imar parseli verilemeyen 487.50 m2 davacı payının ise bedele dönüştürülerek, 87.995.000 TL bedel takdir edildiği; davalı idarece bankaya bloke edilen çekişmesiz bedelin 06.01.1994415.02.1994 tarihleri arasında taksitler halinde davacıya ödendiği, ancak bedele dönüştürme işlemine ilişkin davacıya herhangi bir bildirim yapılmadan, paya takdir edilen bu bedelin artırılması talebiyle 19.06.2006 tarihinde eldeki davanın açıldığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Uyuşmazlık; on yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcına, çekişmesiz bedelin mal sahibine ödendiği tarihin mi, yoksa salt bedele dönüştürme işleminin tebliğ tarihinin mi esas alınması gerektiği; bu bağlamda somut olayda dava tarihi itibariyle on yıllık zamanaşımının geçirilip geçirilmediği noktalarında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, imar uygulaması nedeniyle bedele dönüştürme işlemi sonucu malikin payına takdir edilen bedelin hukuki mahiyetinin; bir başka ifadeyle, taraflar arasındaki hukuki bağın niteliğinin irdelenmesinde yarar vardır.Bilindiği gibi; iki veya daha fazla kimseler arasında mevcut olan ve bunlardan birisini diğerine karşı edimde bulunmakla yükümlü kılan hukuki bağa, borç bağı denir. Borç bağı, alacaklı bakımından bir alacak, borçlu bakımından bir borç veya yükümlülüktür ( Andreas Von Thr. Borçlar Hukuku’nun Umumi Kısmı, Cevat Edege Çevirisi. 1. cilt. Ankara 1983 s: 9 ).

818 sayılı Borçlar Kanunu’nda, “Borçların Teşekkülü” başlığı altında, sözleşmeden doğan borçlar ( m. 1-40 ) ve haksız fiilden doğan borçlar ( m. 41-60 ) düzenlenmiş; yine aynı başlık altında, borçların üçüncü genel kaynağı olarak, haksız ( sebepsiz ) iktisap ( m. 61-66 ) öngörülmüştür.

Bunların dışında, ne hukuki bir işlemde açıklanan bir iradeye, ne de hukuka aykırı bir iradeye dayanmayan, diğer bir ifadeyle, kanundan doğan borçlar bulunmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, borçların kaynağı; sözleşme, haksız fiil, sebepsiz iktisap ya da bir kanun hükmüdür.

Hemen belirtilmelidir ki sözleşme, tek taraflı hukuki işlemden farklı olarak, en az iki irade beyanını içerir, bu irade beyanlarının birbirine uygun ve karşılıklı olması gerekir. Borçlar Kanunu’nda sorumluluk nedenleri arasında düzenlenen haksız fiil ise hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir. Borçlar Kanunu’nda, sorumluluğun üçüncü genel kaynağı olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için; bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir.

Görülmekte olan davada davacı, davalı idarece bedele dönüştürme işlemi yapılırken, kendi payına takdir edilen bedelin düşük olduğunu ileri sürmüş ve bu bedelin artırılmasını talep etmiştir. Bu haliyle, uyuşmazlığı doğuran asıl hukuki ilişki, imar uygulaması sonucu bedele dönüştürme işleminden kaynaklanmaktadır.

Taşınmaz mal sahibinin payı, rızası dışında bedele dönüştürüldüğünden, taraflar arasında bir sözleşme ilişkisinin varlığından söz edilemeyeceği açıktır. Yine, davalının hukuka aykırı ve kusurlu bir eylemi bulunmadığı gibi, davacının payının bedele dönüştürülmesinin, davalı yönünden bir sebepsiz zenginleşme oluşturmadığı da duraksamadan uzaktır.

O halde, tüm bunların dışında, kanundan kaynaklanan bir alacağın bulunup bulunmadığı hususu irdelenmelidir.

Bu noktada, gerek 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi, gerekse 3290/2981 Sayılı Kanunun 10/C maddesine göre belediyeler, yerleşim yerleri ile bu yerlerdeki yapılaşmaların planlarını, fen, sağlık ve çevre koşullarına uygun biçimde oluşturulmasını sağlamak amacıyla imar sınırı içinde bulunan binalı ve binasız arsa ve arazileri maliklerinin veya diğer hak sahiplerinin olurlarını aramaksızın “hamur kuralını” uygulamak suretiyle birbirleriyle, yol fazlası ile kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, bağımsız, paylı veya kat mülkiyet esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya resen tapu işlemlerini yapmaya yetkilidir.

3194 sayılı İmar Kanunu’nun 17. maddesinde ise; “Belediye veya Valilik, kendi malı olan veya imar planlarının tatbiki sonucu kamulaştırmadan artan parçalarla, istikameti değiştirilen veya kapanan yol ve meydanlarda hasıl olan sahalardan müstakil inşaata elverişli olmayan parçaları bitişiğindeki arsa veya bina sahibine bedel takdiri suretiyle satmak, gayrimenkul sahiplerinin yola gider yerlerden dolayı tahakkuk eden istihkaklarını bedel takdiri suretiyle değiştirmek ve komşu gayrimenkul sahibi takdir edilen bedelle satın almaktan imtina ederse, şuyulandırıp satmak suretiyle imar planına uygunluğu temin eder” hükmü yer almış; aynı maddenin son fıkrasında da, bedel takdirleri ve bedele itiraz şekillerinin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre yapılması öngörülmüştür.

Buna göre; gerek İmar Kanunu gereğince yapılan parselasyon işlemleri, gerekse İmar Affı Yasası’nda öngörülen imar ıslah çalışmaları bir idari karara dayanmakta olup, az yukarıda değinildiği gibi, hissenin bedele dönüştürülmesi halinde bir haksız fiil ya da akdi bir ilişkinin varlığından söz edilemeyecektir. O itibarla, hissesi bedele dönüştürülen malike verilen bedelin, kamulaştırma parasında olduğu gibi, hukuka uygun bir işlem sonunda malı alınana verilen bir karşılık olarak nitelendirilmesi gerekir.

Şu durumda, somut olgunun kendine özgü yapısı itibariyle, özel kanundan doğan bir alacağın varlığı söz konusu olup; bu alacağın miktarı yönünden, malik için bizatihi kanundan neşet eden bir dava hakkı doğmaktadır. Kanundan doğan bu borcun ifası hakkındaki zamanaşımı ise, Borçlar Kanunu’nun 125’inci maddesindeki 10 yıllık zamanaşımıdır.

Hemen ifade edilmelidir ki; Borçlar Kanunu’nun 128. maddesi gereğince, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu zamandan başlar; alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi ise, zamanaşımı bu haberin verilebileceği günden itibaren cereyan eder.

Burada, uyuşmazlığın çözümü açısından önemle üzerinde durulması gereken konu, idarenin imar uygulaması işlemi nedeniyle belirlediği bedele yönelik olarak açılacak davalarda zamanaşımının hangi tarihten başlayacağı sorunudur.

T.C. Anayasası’nın 125. maddesinde, idari işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin yazılı bildirim tarihinden başlayacağı kurala bağlanmış; 7201 sayılı Tebligat Kanunu’na ilişkin Tebligat Tüzüğü’nün 51. maddesinde ise tebliğin muhatap muttali olmuş ise geçerli olacağı, muhatabın beyan ettiği tarihin tebliğ tarihi sayılacağı ve muhatabın tebliğe muttali olduğunun ve bunun tarihinin iddia ve ispatına cevaz bulunmadığı öngörülmüştür.

Yine, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu’nun 12.02.1970 gün ve E: 1969/2 K: 1970/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da, Anayasa’nın idarenin işlemlerinden dolayı açılacak davalarda zamanaşımının yazılı bildirim tarihinden başlayacağı hükmü karşısında ilan tarihini dava açma süresine başlangıç kabul etmenin imkansız olduğu, zira Anayasa’nın temel hukuk kuralları dışında bir konuyu ayrıntılarıyla düzenlemesi ve bu hükmün daha önceki kanunlarda bulunup aynı konuyu düzenleyen hükümlere aykırı olması halinde konuyu yeniden düzenleyen Anayasa hükmünün uygulanmasının tabi olduğu vurgulanmıştır.

3290/2981 Sayılı Kanunun 10/C maddesi ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca parselasyon planlarında ve dağıtım cetvellerinde kapsadıkları alan içindeki her taşınmaz mala karşılık sahiplerine verilecek bağımsız veya şuyulu imar parsellerinin parsel büyüklükleri, hisse miktarı, parsellerin konumu ve yine bedele dönüştürülen hisse miktarı, idarece takdir edilen bedel gibi hususlar ayrı ayrı gösterildiğinden, bu planların düzenlemeye tabi tuttukları taşınmaz sahipleri için sübjektif ve kişisel işlemler oldukları; bu itibarla idarenin böyle bir işlemi bizzat taşınmaz mal sahibine ve 7201 Sayılı Yasanın ilgili hükümleri uyarınca tebliğ etmesi gerektiği kuşkusuzdur. Öyle ise, idarece yapılan imar uygulaması işleminden kaynaklanan her türlü dava için zamanaşımı, tebliğ ( yazılı bildirim ) tarihinden başlayacaktır.

Öte yandan, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 17. maddesinin son fıkrasında Kamulaştırma Kanunu’na yapılan atıfta, bedel takdirlerinin ve bu bedele itiraz şekillerinin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu uyarınca yapılacağı hükmüne yer verilmiş; Kamulaştırma Kanunu’nun, “Tebliğ ile Doğacak Haklar ve Borçlar” başlığı altında düzenlenen 25. maddesinin, 4650 Sayılı Yasa ile değişiklikten önceki ve sonraki metinlerinde, taşınmaz mal sahibi için hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işleminin tebliğinin esas olduğu, eş söyleyişle kamulaştırma işleminin mal sahibine yapılan tebligatla başlaması öngörülmüştür.

Bu haliyle, mal sahibi yönünden açılacak davalarda, zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin başlangıcına; ilke olarak, mal sahibinin hakkını dava edebilir duruma geldiği tebliğ tarihinin esas alınması gerektiği açıktır. Anılan ilkeye tek istisna, 24.06.1994 tarih ve 1993/3 Esas, 1994/2 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile getirilmiş ve mal sahibine kamulaştırma işlemi ile ilgili yasaya uygun bir bildirim yapılmamış olması halinde, Kamulaştırma Kanunu’nun 14. maddesinde öngörülen 30 günlük hak düşürücü sürenin tapuda ferağ işleminin yapıldığı tarihte başlayacağı benimsenmiştir.

Böylece, kamulaştırma hukukunda, hak arama durumunda olan taşınmaz mal sahibi yönünden dava ve talep haklarının kullanılması, idarece yapılacak bildirime bağlanmıştır.

Açıklanan anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında; gerek 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi ve gerekse 3290/2981 Sayılı Kanunun 10/C maddesine göre yapılan imar uygulaması işlemlerinin, idarece taşınmaz mal sahibine 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca tebliği zorunlu olup; sözü edilen tebligatın, Borçlar Kanunu’nun 128. maddesinin 2. cümlesinde yer alan ve muacceliyetin başlangıcı olarak işaret edilen “ihbar” mahiyetinde bulunduğu; dolayısıyla, idarece taşınmaz mal sahibine tebligat yapılıp ihbarda bulunulmadıkça, imar uygulamasından kaynaklanan alacağa ilişkin zamanaşımının başlamayacağı her türlü duraksamadan uzaktır. Bu cümleden olarak, bedele dönüştürme işlemi sonucu malikin payına takdir edilen çekişmesiz bedelin ödenmiş olması ihbar ( tebligat ) mahiyetinde kabul edilip, on yıllık zamanaşımı başlangıcına ödeme tarihinin esas teşkil etmesi olanaklı değildir.

Kısaca; idarece, imar uygulaması nedeniyle bedele dönüştürme işlemi ile ilgili olarak yasaya uygun bir ihbar ( tebligat ) bildirim yapılmadığı sürece, taşınmaz mal sahibinin herhangi bir süreye tabi olmaksızın dava açma hakkı bulunmaktadır.

Somut olayda; 104 numaralı parselde müşterek paydaş olan davacının 487.50 m2 payının, davalı idarece ifraz ve ıslah imar planı uygulaması sonucu bedele dönüştürüldüğü ve bankaya bloke edilen çekişmesiz bedelin 06.01.1994-15.02.1994 tarihleri arasında taksitler halinde davacıya ödendiği anlaşılmaktadır. Ne var ki imar uygulaması işlemi ile ilgili olarak davacıya n01 sayılı Tebligat Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca ihtar ( tebligat ) yapılmadığından, Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde öngörülen zamanaşımının başladığından söz edilemez. Taşınmaz mal sahibi davacı tarafından idare yararına tapuda rızaen ferağ işlemi de yapılmadığından, yukarıda açıklanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı çerçevesinde ayrık bir durum da söz konusu değildir.

Sonuç itibariyle, yukarıda değinilen ilkelere göre, davacının tebligat yapılmadığı veya ferağ vermediği takdirde, süreye tabi olmaksızın imar uygulaması sırasında bedele dönüştürülen payına takdir edilen karşılığın artırılması istemiyle her zaman dava açma hakkı bulunmaktadır.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsen Özel Daire bozma kararına uyularak, işin esasına girilmesi ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken; yanılgılı teşhis ve değerlendirme sonucu, çekişmesiz bedelin davacı tarafından alındığı 1994 ödeme tarihinin zamanaşımı başlangıcına esas alınarak, 19.06.2006 dava tarihi itibariyle on yıllık zamanaşımın süresinin geçirildiği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı ve HUMK.’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 09.04.2008 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

Dava, imar uygulaması sırasında şuyulandırma ( ortaklaştırma ) sonucu bedele dönüştürülen davacı payına takdir edilen bedelin artırılması istemine ilişkin olup davacı Hasan tarafından davalı Ümraniye Belediye Başkanlığı aleyhine 19.06.2006 günü açılan davada fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla sözü edilen bedelin 6.200,00 YTL artırılması istenmiş, davalının zamanaşımı defi ileri sürmesi üzerine mahkemece, Borçlar Yasası’nın 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabi olan alacağın imar uygulamasının öğrenilmesinden itibaren 10 yıllık süre dolduğundan ve alacak zamanaşımına uğradığından davalının zamanaşımı ilk itirazının süresinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Yargıtay’ın kararlılık kazanmış uygulamalarına göre; idarenin ( belediyenin ) İmar Yasası hükümlerine göre yapmış olduğu şuyulandırması, hemen belirtmek gerekir ki yasaların verdiği yetkiye dayanılarak gerçekleştirilmiş hukuka uygun bir işlemdir.

Dava konusu taşınmaz malın belirli bir hissesi davalı adına kayıtlı iken imar uygulaması nedeniyle kaydı kapatılmış ve müstakil parsellere bölünmüştür. Davacının maliki bulunduğu parsellere ipotek tesis edilmesi nedeniyle 1993 ve 1994 yıllarında kendisine çeşitli miktarda ödeme yapılmış, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bedelin az olduğuna dair herhangi bir itirazda bulunmamış ve 19.06.2006 havale günlü dilekçe ile fazlaya ilişkin hakkını saklı tutarak 6.200 YTL bedel artırımı istemiştir. Dava konusu ortaklaştırma nedeniyle davacıya en son ödeme 1994 yılının ilk aylarında yapılması sonucu idarenin bu işlemini öğrendiğinden davanın açıldığı tarih itibariyle 10 yıllık süre çoktan geçmiştir.

3194 Sayılı Yasa’nın 17 /son maddesinde, bedel takdirleri ve bu bedellere itiraz şekilleri 2942 sayılı Kamulaştırma Yasası hükümlerine göre yapılır denilmektedir. Bilindiği gibi 2942 sayılı Kamulaştırma Yasası 4650 Sayılı Yasa ile değiştirilmiş ve bu yasanın yeni hükümleri 05.05.2001 günü yürürlüğe girmiştir.

Sözü edilen değişiklikle Kamulaştırma Yasası’nın 14. ve 25. maddeleri yeniden düzenlenmiş ve kamulaştırılan taşınmaz malların sahiplerince bedele itiraz davası açılması imkanı ortadan kaldırılmıştır. Mülk sahiplerine sadece maddi hata davası açmak olanağı tanınmıştır. Bilimsel çevrelerde ve Yargıtay uygulamalarında genellikle kabul edildiği gibi her dava açıldığı tarihteki koşullara ve yürürlükte bulunan yasa hükümlerine göre görülüp karara bağlanır. Dava açıldıktan sonra bu duruma açıklık getiren bir yasal düzenleme de yapılmamıştır. O halde, 2942 Sayılı Yasanın 05.05.2001 değişikliğinden önceki halini bu olaya uygulamak mümkün değildir çünkü, dava bu değişiklikten sonra 2006 yılında açılmıştır. Soruna genel hükümler çerçevesinde bir çözüm bulmak en isabetli yol olacaktır. Nitekim yerel mahkeme de uyuşmazlığı bu yolla çözmüştür. Davacının taşınmaz malı, bedele dönüştürüldüğüne göre artık malike ait bir arazi veya arsanın varlığından söz edilemez. Ortada bir bedel var ve bu da davacı tarafından davalı idareden alınmıştır. Ancak davacı, bu alacağını eksik aldığını daha fazla bedel takdir edilmesi gerektiğini ileri sürerek bu davayı açmıştır. Borçlar Kanunu’nun hükümleri sorunun çözümü için yeterlidir. Böyle bir yasa maddesi olmasaydı o takdirde belki başka çözüm yolları aramak gerekebilirdi. Borçlar Kanunu’nun 125. maddesine göre; kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik zamanaşımına tabidir. Gerek İmar Kanunu’nda ve gerekse onun atıfta bulunduğu Kamulaştırma Kanunu’nda zamanaşımı ile ilgili bir düzenleme olmadığı gibi daha uzun süreli bir zamanaşımından da söz edilmemiştir. Bu tür bir dava ile ilgili olarak zamanaşımı süresini sınırsız hale getirmek, bu müesseseyi kabul etmemek, inkar etmek olur. Yürürlükteki yasalarda borçluya yapılması gereken bir tebligat veya bir “ihbar” da bulunmadığına göre zamanaşımı süresi davacının şuyulandırma işlemini öğrendiği tarihten itibaren başlamıştır. Bir hakkın dava edilebilir durumda olması o hakkın zamanaşımı süresini başlatır. Davacı, eksik belirlendiğini iddia ettiği alacağının geri kalan kısmına bu hakkın doğumundan itibaren her zaman dava açarak kavuşabilir. Ancak, somut olayda olduğu gibi 10 yıl geçtikten sonra açtığı davada borçlunun zamanaşımı defi ile karşılaştığı takdirde artık bu alacağını elde etmesi mümkün olamaz. Davacının kendi aleyhine gerçekleştirildiğini öğrendiği işlemle ilgili olarak gerek parayı idareden almazdan önce ve gerekse parayı aldıktan sonra her zaman ( 10 yıllık süre içerisinde ) bedel artırımı ( alacak ) davasını açmak hak ve yetkisine sahip iken bu hakkını kullanmamıştır ve kendisine ayrıca tebligatı öngören bir yasa maddesi bulunmamaktadır. Yürürlükten kalkmış yasa maddelerini uygulamak ve noter tebligatı yapılması koşulunu aramak artık mümkün değildir. Davacı, çekişmesiz bedeli aldıktan takriben 13 yıl sonra bu davayı açmıştır. Öte yandan bugüne kadar yapılan uygulamada çekişmesiz bedelin ödeme tarihindeki değeri dava tarihine endekslenerek bulunan bu değer, taşınmazın dava tarihindeki değerinden düşülmemektedir. Davacının, 1993 ve 1994 yıllarında almış olduğu çekişmesiz bedel, taşınmaza, şuyularındırma sırasında biçilen değerdir. Halbuki davacı 2006 yılında açtığı dava ile taşınmaz malın bu tarihteki ( 2006 yılındaki ) değerini istemektedir. Saptanan yeni bedelden indirilecek çekişmesiz bedel, 1993 ve 1994 yıllarında aldığı bedeldir. Davacı dava açmayı geciktirerek hem aldığı paranın geçen zaman içerisinde değersiz hale gelmesini ve hem de taşınmaz malın değer kazanmasını sağlamıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Yasası’nın 2. maddesi herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır demektedir. Davacının davranışı bu yasa kuralına da uymamaktadır. Zamanaşımı müessesesinin kabul ediliş amaçlarından bir tanesi de hakkın kötüye kullanılmasını önlemektir. Konuyu biraz daha açıklamak gerekirse; 1993 yılında idarenin yaptığı şuyulandırma sonucu davacının taşınmaz malına biçtiği ve ödediği bedel, salt 104 sayılı parsel için en az 134.500.000 TL.’dir. Bu bedelin, son ödeme tarihinden itibaren dava tarihine kadar olan değeri, 1994-100 endeksine göre 19.784.412.000 TL.’dir. Bu para 147 kat değer kaybetmiş, davacının malı ise o oranda değer kazanmıştır. Davacının dava konusu yaptığı her üç parsel için de aynı durum söz konusu olduğuna göre idarenin kaybı ödeme tarihindeki para birimine göre on milyarlarca liradır. Çünkü, taşınmaz malın dava tarihindeki değerinden sadece davacıya çekişmesiz bedel olarak ödenen 134.500.000 TL. düşülecektir. Davacının zamanaşımına uğramadığının kabulü halinde dahi bu adaletsizliğin mahkemece verilecek yeni hükümde de mutlaka dikkate alınmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Açıklanan nedenlerle yerel mahkeme kararının doğru ve yerinde olduğu kanaatindeyim ve değerli çoğunluğun görüşlerine arz ettiğim sebeplerle katılamıyorum.

Genel

Kamulaştırmasız El Atılan Dava Konusu Taşınmazın Daha Sonra İdarece Kamulaştırıldığı Mülkiyetin İse İdarenin Açtığı Davada Mahkemece Verilen Terkin Kararı İle İdareye Geçtiği Gözetilerek, Bu Terkin Karar Tarihine Kadar Ecrimisil Talep Edebilir.

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2017/1-1273
K. 2019/911
T. 19.9.2019

ÖZET : Dava, ecrimisil istemine ilişkindir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kamulaştırmasız el atma nedeniyle ecrimisil istemine konu eldeki davada, davalı tarafından daha önce kamulaştırma bedelinin tespiti ve terkin için dava açıldığı gözetildiğinde ecrimisilin talep edilebileceği en son tarihin bu davanın açıldığı tarih mi yoksa karar tarihi mi olduğu noktasında toplanmaktadır.

Yerel mahkemece kamulaştırmasız el atılan dava konusu taşınmazın daha sonra idarece kamulaştırıldığı, mülkiyetin ise idarenin açtığı davada mahkemece verilen terkin kararı ile idareye geçtiği gözetilerek, davacının bu terkin karar tarihine kadar ecrimisil talep edebileceği yönündeki direnme kararı yerindedir.

DAVA : Taraflar arasındaki “ecrimisil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.02.2013 tarihli ve 2009/450 E., 2013/72 K. sayılı kararın davacı ve davalı vekilleri tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 02.06.2014 tarihli ve 2014/5242 E., 2014/10716 K. sayılı kararı ile:

“…Dava, ecrimisil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacının, kayden maliki olduğu 104 m2 büyüklüğünde, arsa niteliğindeki 4819 parsel sayılı taşınmazın bir bölümüne , kaldırım yapılıp yola dahil edilerek davalı tarafından elatıldığı iddiasıyla 19.4.2002-19.4.2007 tarihleri arasındaki dönem için ecrimisil isteğiyle eldeki davayı açtığı, davalının kayıttan, mülkiyetten ya da sözleşmeden kaynaklanan bir hakkı bulunmadığı, ancak davalı … tarafından 4.4.2006 tarihinde açılan Bakırköy 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2006/87 esas sayılı kamulaştırma davasının 12.12.2007 tarihinde kabul edilerek taşınmazın yol olarak tapudan terkinine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Mahkemece yapılan yargılama neticesinde, davalının cevap dilekçesinde ileri sürdüğü zamanaşımı def’i dikkate alınarak ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine açılan Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/120 Esas-2008/249 K sayılı dosyada husumet nedeniyle usulden reddedilen davanın zamanaşımını kesmeyeceği gözetilmek suretiyle, davalının kamulaştırma dava tarihine kadar taşınmazın yol ve tretuvar alanında kalan 78,30 m2’lik bölümünü haklı ve geçerli bir nedeni olmaksızın kullandığı belirlenerek davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davacının tüm, davalının bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Bilindiği üzere;kamulaştırma kararı almadan veya kamulaştırma işlemlerini tamamlamadan taşınmaza el koymuş bulunan idare, haksız işgalci konumundadır. Davalı idarenin kamulaştırma bedelinin tespiti, tapu iptali ve tescil/sicilden terkin istekli davayı açtığı tarihe kadar taşınmaza elatması haksız fiil niteliğindedir. Kamulaştırma bedelinin tespiti davalarında, dava tarihine göre belirlenen taşınmaz bedelinin tahsiline ve bu tarih itibariyle faize hükmedildiğinden taşınmazın malik/malikleri, anılan davanın açıldığı tarihten geriye doğru ecrimisil isteyebileceklerdir. Başka deyişle kamulaştırmasız elatma sebebiyle ecrimisil, davalı idare tarafından kamulaştırma bedelinin tespiti davasının açıldığı tarihe kadar istenebilir. Kamulaştırma davası sonunda mahkemece kamulaştırma bedelinin ödenmesine karar verildiği tarih dikkate alınmaz.

Somut olayda mahkemece, 29.12.2004 tarihi ile kamulaştırma ( bedel tespiti ve terkin ) dava tarihi olan 4.4.2006 tarihleri arasındaki dönem için belirlenen ecrimisilin hüküm altına alınması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile 19.4.2007 tarihine kadar belirlenen ecrimisile hükmedilmesi doğru değildir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, kamulaştırmasız el atma nedeniyle ecrimisil isteğine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkilinin 4819 parsel sayılı taşınmazın maliki iken 78,30 m2’lik bölümüne davalı tarafından el atılarak kaldırım ve yol olarak kullanıldığını, 19.04.2002 ile 19.04.2007 tarihleri arasındaki beş yıllık dönem için ecrimisil istemiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/120 Esas sayılı dosyasında dava açılmış ise de davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddedildiğini, kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, bu davanın yargılaması sırasında davalı … Başkanlığının müvekkili aleyhine Bakırköy 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2006/87 Esas sayılı dosyasında davaya konu yerin kamulaştırma bedelinin tespiti ve tapudan terkini için dava açtığını, yargılama sonucunda bu kısmın davalı adına terkin edildiğini, diğer yandan Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/120 Esas sayılı dosyasında temin edilen bilirkişi raporunda 19.04.2002 ile 19.04.2007 tarihleri arası için 60.728,00TL ecrimisil bedelinin tespit edildiğini, belediye encümeninin aldığı kamulaştırma karar tarihine kadar ki ( 19.02.2002-27.09.2005 ) ecrimisilin ise 41.128,68TL olduğu yönünde görüş bildirildiğini, ancak kamulaştırma kararı ile mülkiyetin idareye geçmeyeceğini, tapudaki devir işlemi ile mülkiyetin intikal edeceğini ileri sürerek, 19.04.2002 ile 19.04.2007 dönemi için 60.728,40TL ecrimisilin fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, dava konusu taşınmazın ana arter olan Yıldım Beyazıt Caddesi üzerinde bulunmakta iken kamulaştırma sonrası büyük bir kısmının caddeye dâhil edildiğini, bu nedenle sorumluluğun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına ait olduğunu, taşınmazın geriye kalan büyük bir bölümü üzerinde bina bulunduğunu, kamulaştırma davası sonucu alınan karara kadar hem binanın hem de geriye kalan kısmın malikler tarafından kullanıldığını, bu nedenle müvekkilinin ecrimisil sorumluluğunun bulunmadığını, ecrimisil istemine konu taşınmaz 29.07.2003 onay tarihli ve 1/1000 ölçekli Bahçelievler Revizyon Uygulama İmar Planında yol sahasında kaldığından 27.09.2005 tarih ve 2694 Sayılı Belediye Encümen Kararı ile kamulaştırılmasına karar verildiğini, malik ile uzlaşma sağlanamadığından 04.04.2006 tarihinde Bakırköy 4 Asliye Hukuk Mahkemesinde kamulaştırma bedelinin tespiti ve terkin istemiyle dava açıldığını ve 12.12.2007 tarih ve 2006/87 Esas, 2007/366 Karar sayılı kararla 104,00 m2 yüzölçümündeki taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile taşınmazın yol olarak terkinine karar verildiğini, ecrimisil isteminin beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu, dava tarihi itibariyle zamanaşımı geçirilen kısım yönünden talebin reddi gerektiğini, ayrıca taşınmazın imar planında yol olarak ayrılmasının fiili bir el atma sayılmayacağından işgalden ve bir zarardan söz edilemeyeceği gibi taşınmazın değerine eş değer bir miktarda ecrimisil isteminin de fahiş olduğunu belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, taşınmazın yol ve tretuvar alanında kalan 78,30 m2’lik bölümünü davalının haklı bir neden olmaksızın kullandığı, Bakırköy 4 Asliye Hukuk Mahkemesi’nin terkin yönünden kesin, bedel yönünden ise temyiz yolu açık olmak üzere tesis ettiği ilama göre davacının mülkiyet hakkının 12.12.2007 tarihine kadar devam ettiği, böyle olunca davacının 19.04.2007 tarihine kadar ecrimisil talep edilebileceği ancak 19.04.2002- 29.12.2004 dönemi için zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle bu tarihler arasındaki ecrimisil isteminin zamanaşımı nedeniyle reddine, 29.12.2004- 19.04.2007 tarihleri arasındaki süre için ise toplam 12.891,13TL ecrimisilin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmiştir.

Karar davacı ve davalı vekillerince temyiz edilmiş, Özel Dairece; yukarıda karar başlığında açıklanan gerekçelerle davacı vekilinin temyiz isteminin tümden reddine, davalı vekilinin temyiz istemi yönünden ise hükmün kısmen bozulmasına karar verilmiştir.

Mahkemece, mülkiyet hakkı devam ettiği sürece malikin mülkiyet hakkı kapsamındaki tasarruf yetkilerini ve özellikle taşınmazdan yararlanma hakkını kullanamayacağını ileri sürmenin TMK’nın 683 ve Anayasa’nın 35. maddesine aykırılık teşkil edeceği, yine TMK’nın 705. maddesine göre kamulaştırma işlemi yapan idarenin tescil kararından önce taşınmazda tasarruf yetkisinin bulunmadığı, dolayısıyla tescil kararından önce kayıt malikinin taşınmazdaki mülkiyet hakkı kapsamında tasarruf yetkisinin devam ettiği, malikin kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan dava tarihinden itibaren mülkiyet hakkını ve buna bağlı olarak ecrimisil talep etme hakkını kaybettiği şeklindeki kabulün, gerek yasa maddeleri gerekse Yargıtay’ın yerleşik kararları ile benimsenen uygulamalarla bağdaşmadığı gibi hakkaniyet ilkelerine de uygun olmadığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararı davacı ve davalı vekillerince temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kamulaştırmasız el atma nedeniyle ecrimisil istemine konu eldeki davada, davalı … tarafından daha önce kamulaştırma bedelinin tespiti ve terkin için dava açıldığı gözetildiğinde ecrimisilin talep edilebileceği en son tarihin bu davanın açıldığı tarih mi yoksa karar tarihi mi olduğu noktasında toplanmaktadır.

Taraf vekillerinin direnme kararına yönelik temyiz itirazlarının ayrı ayrı incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

I- )Davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne dair kurulan ilk hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiş ve adı geçenin temyiz itirazları Özel Dairece değerlendirilerek reddedilmiştir.

Bu durumda, ilk hükmü temyiz eden ancak temyiz itirazları reddedilmiş olan davacı bakımından hüküm kesinleşmiştir. Açıklanan bu nedenle temyiz itirazları reddedilen davacı vekilinin direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır.

Hukuki yarar ise dava şartı olduğu kadar temyiz istemi için de aranan bir şarttır.

O hâlde, davacı vekilinin direnme hükmüne yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddi gerekir.

II-Davalı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;

Hemen belirtmek gerekir ki 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun ( TMK ) 683. maddesi uyarınca bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilir.

Ecrimisil ise gerek öğretide ve gerekse yargısal uygulamalarda ifade edildiği üzere hak sahibinin kötü niyetli zilyetten isteyebileceği bir tazminat olup, 08.03.1950 tarih ve 22/4 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; fuzuli işgalin tarafların karşılıklı ve birbirine uygun iradeleri ile kurduğu kira sözleşmesine benzetilemeyeceği, niteliği itibarı ile haksız bir eylem sayılması ve haksız işgal nedeniyle oluşan zararın tazmin edilmesi gerekeceği vurgulanmıştır. Ecrimisil, haksız işgal nedeniyle tazminat olarak nitelendirilen özel bir zarar giderim biçimi olması nedeniyle, en azı kira bedeli, en fazlası ise mahrum kalınan gelir kaybı karşılığı zarardır.

Nitekim TMK’nın 995. maddesinin birinci fıkrasında, iyi niyetli olmayan zilyedin geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorunda olduğu hüküm altına alınmıştır.

Diğer taraftan, kamulaştırma kararı almadan veya kamulaştırma işlemlerini tamamlamadan taşınmaza el koymuş bulunan idare, haksız işgalci konumundadır. Kamulaştırmasız el atma hâlinde idare, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, kişinin ( malikin ) malını kullanmasını ve yararlanmasını engelleyerek fiilen elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 16.05.1956 tarih ve 1956/1 Esas, 1956/6 Karar sayılı kararında; usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibariyle, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna hükmedilmiştir.

Bu karardan da anlaşılacağı gibi taşınmaz mal sahibi, kamulaştırma işlemlerini tamamlamadan taşınmaza haksız olarak el atan idare aleyhine el atmanın önlenmesi veya taşınmaz bedelinin tahsili davası açabilir. Bu davalarla birlikte veya ayrı olarak ecrimisil ya da tazminat davası da açabilir.

Yukarıdaki açıklamalar kapsamında, somut olayda davalı Belediyenin davacıya ait 4819 parsel sayılı taşınmazın 78,30 m2’lik bölümünü kamulaştırmasız bir şekilde kullandığı ve bu nedenle ecrimisille sorumlu olması gerektiği hususunda Özel Daire ile yerel mahkeme arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Ancak, idarenin kamulaştırmasız el attığı taşınmazı kamu hizmeti için her aşamada kamulaştırma olanağı mevcuttur. Somut olayda da davalı … kamulaştırmasız olarak el attığı taşınmaz hakkında daha sonra 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümleri uyarınca kamulaştırma kararı almış, tapu maliki ile bedelde uzlaşma sağlanamadığı için açtığı dava sonucunda da taşınmazın tespit edilen kamulaştırma bedeli karşılığında yol olarak tapudan terkinine karar verilmiştir. Uyuşmazlık da idare tarafından kamulaştırma bedelinin tespiti ve terkin davası açılması nedeniyle taşınmaz sahibi olan davacının en son hangi tarihe kadar ecrimisil talep edebileceği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle ilgili yasal düzenlemelerin kısaca açıklanmasında yarar vardır.

Bilindiği üzere Kamulaştırma Kanunu, kamu yararının gerektirdiği hâllerde gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzel kişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını, idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların çözüm usul ve yöntemlerini düzenler ( 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu m.1 ).

İdareler, kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini nakden ve peşin olarak veya kanunda belirtilen hâllerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırabilirler.

İdarelerin, Kamulaştırma Kanununa göre tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle uygulamaları esastır. Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması hâlinde ise idare, Kamulaştırma Kanununun 10. maddesi uyarınca taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat ederek taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin ödenmesi karşılığında idare adına tesciline ya da terkinine karar verilmesini ister. Bu maddeye göre mahkemece tespit edilen kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına yatırıldığına veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair makbuzun ibrazı hâlinde ise taşınmaz malın idare adına tescili/terkini ile kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verilir.

Bu durumda, Kamulaştırma Kanununun 10. maddesinde açıkça düzenlendiği üzere mahkemece verilen tescil hükmü kesin olup, tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.

Kamulaştırma hâlinde mülkiyetin idareye ne zaman geçeceği hususuna gelince TMK’nın 705. maddesinin ikinci fıkrasında tescilden önce mülkiyetin kazanılacağı durumlar gösterilmiş olup, bunlardan birisi de kamulaştırmadır. Ayrıca bu konuda 24.04.2001 tarih ve 4650 Sayılı Kanun ile değişik Kamulaştırma Kanununun “hakların sınırlandırılması ve mülkiyetin idareye geçmesi” başlıklı 25. maddesinde özel bir düzenlenmeye yer verilerek;

“Hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi, mal sahibi için 10. madde uyarınca mahkemece yapılan tebligatla başlar. Mülkiyetin idareye geçmesi, mahkemece verilen tescil kararı ile olur.

Mahkemece verilen tescil kararı tarihinden itibaren taşınmaz mal sahibinin, kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz malda yeni inşaat veya ekim yapmak veya mevcut inşaatta esaslı değişiklikler meydana getirmek gibi kullanma hakları kalkar. Bundan sonra yapılanların değeri dikkate alınmaz.” şeklindeki hüküm ile tescil kararı ile birlikte kamulaştırılan taşınmazın mülkiyetinin idareye geçeceği öngörülmüştür. Tescil kararı kesin olduğundan mülkiyetin idareye geçmesi için tescil kararının tapuya işlenmesi şart değildir.

Mülkiyetin idareye geçmesinin önemli sonuçlarından biri ise tescil kararından sonra mal sahibinin taşınmazı her ne suretle olursa olsun kullanma hakkının sona ermesidir.

Belirtmek gerekir ki, kamulaştırmasız el atma hâlinde az yukarıda değinilen Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 16.05.1956 tarih ve 1956/1 Esas, 1956/6 Karar sayılı kararı doğrultusunda taşınmaz sahibinin açtığı davalarda, malikin idarece yaratılan fiili duruma açtığı dava tarihi itibariyle onay verdiği ve bedeli karşılığında mülkiyet hakkını idareye devretme iradesini ortaya koyduğu için idarenin taşınmaza el atması açılan bu dava tarihine kadar haksız eylem niteliğinde ( HGK’nın 12.03.2008 tarih ve 2008/5-243 E., 2008/246 K. ) kabul edilmekte ise de eldeki davada taşınmaz mal sahibince açılan bu nitelikte bir davadan ve dolayısıyla verilen bir onaydan söz edilmesi mümkün değildir.

Hâl böyle olunca, yukarıda açıklanan gerekçeler karşısında yerel mahkemece kamulaştırmasız el atılan dava konusu taşınmazın daha sonra idarece kamulaştırıldığı, mülkiyetin ise idarenin açtığı davada mahkemece verilen terkin kararı ile idareye geçtiği gözetilerek, davacının bu terkin karar tarihine kadar ecrimisil talep edebileceği yönündeki direnme kararı yerindedir.

Ancak, hüküm altına alınan ecrimisilin miktarına yönelik temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden dosyanın buna ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ : 1- )Yukarıda ( I ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan REDDİNE, istek hâlinde temyiz peşin harcın yatırana iadesine,

2- )Yukarıda ( II ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle DİRENME UYGUN OLUP, davalı vekilinin ecrimisilin miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 1. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 19.09.2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Kamulaştırma

Kamulaştırma, Kamulaştırmasız El Atma, Hukuki El Atma, Fiili El Atma

Kamulaştırma, Kamulaştırmasız El Atma, Hukuki El Atma, Fiili El Atma

Kamulaştırmasız El atma Kavramı, Niteliği ve Yasalarımızdaki Süreci:

Kamulaştırmasız el atma kavramı, 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 09 Ekim 1956 tarihinden sonraki olgular için söz konusu olup; bu tarihten önceki el atmalar, 05.01.1961 gününde kabul edilen 221 sayılı Amme Hükmi Şahıslar veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkındaki Kanun ile “Kamulaştırılmış” sayılmıştır.

Gerek 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nda, gerekse bu Kanunu kaldırarak, kamulaştırma konusunda yeni ilkeler getiren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda; kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaz malına el konulan kimsenin, uğradığı zarar ve ziyan ile mülkiyet hakkının kullanılmasından doğan malın özüne bağlı hangi davaları açabileceği konusunda bir düzenleme getirilmemiştir.

Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan kimsenin, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, tazminat verilmesini de isteyebileceği, 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme bağlanmıştır.

Bu noktada, 04.11.1983 tarihinde kabul edilip 08.11.1983 gününde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38.maddesinde, kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan davalarda süre yönünden yirmi yıllık bir sınırlama getirilmiş ise de; bu hükmün, Anayasa Mahkemesi’nin 04.11.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 10.04.2003 gün ve 2002/112 Esas, 2003/33 karar sayılı kararıyla iptal edilmesi sonucu, idarenin kamulaştırmasız el atma işlemine karşı hak sahiplerinin dava hakkını yirmi yıl ile sınırlayan hak düşürücü süre ortadan kalkmıştır.

Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği 04.11.2003 tarihinden sonra ve bu tarihten önceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız elkonulanların, idare aleyhine tazminat ve elatmanın önlenmesi istemiyle süreye bağlı olmaksızın dava açmalarının önünde yasal bir engel bulunmadığı gibi; İptal Kararının yürürlüğe girdiği tarihten önceki yirmi yıldan daha önce taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların hak ve durumları da, 30.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 18.06.2010 gün ve 5999 sayılı “Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” la 2942 sayılı kamulaştırma kanununa geçici 6.madde eklenmiş ve malikçe tazmin talebinde bulunulması hâlinde öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi, uzlaşma temin edilemeyen hâllerde dava yoluna gidilebileceği öngörülmüştür.

Bu düzenlemeden sonra 25.02.2011 tarihinde yayınlanan 6111 sayılı “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un geçici 2.maddesi ile “ Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmak üzere; 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici 6‘ncı maddesi hükmü, 04.11.1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız el atma işlemlerine de uygulanır. Ancak, bu tarihten sonraki kamulaştırmasız el atma işlemleri sebebiyle açılan tazminat davalarında verilen ve kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden 2942 sayılı Kanunun geçici 6‘ncı maddesinin yedinci fıkrası uyarınca ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması halinde, idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden ayrıca yüzde beş pay ayrılır” hükmü getirilmiştir.

Ne var ki, anılan bu madde, Anayasa Mahkemesi’nin 01.11.2012 Tarih, 2010/83 Esas, 2012/169 Karar sayılı ilamı ile iptal edilmiş ve iptalin 30.05.2013 tarihinde yürürlüğe gireceği karar altına alınmıştır.

Anayasa Mahkemesinin iptal kararı üzerine, 30.05.2013 tarihinde kabul edilip 11.06.2013 günlü resmi gazete yayınlanarak yürürlüğe giren 6487 sayılı “Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 21.maddesi ile 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici 6‘ncı maddesinde değişiklik yapılmıştır.

Diğer taraftan, Kamulaştırmasız el atma müessesesi, kaynağını ve dayanağını Anayasa ve yasalardan almayan, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve yasalara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el atmada usulüne uygun bir kamulaştırma işleminden söz edilmesi olanaklı değildir.

Ancak, kamulaştırmasız el atma ile kamulaştırmanın, konu, amaç ve yetki yönüyle benzer yönleri bulunmaktadır; her iki müessesenin de oluşması için, kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri veya kamu kurumları tarafından kamulaştırma işleminin yapılması veya kamulaştırmasız el atılmış olması gereklidir. Kamulaştırmasız el atmada da, kamulaştırmada olduğu gibi, taşınmazın edinilmesinde kamu yararının bulunması zorunludur. Gerek kamulaştırmanın, gerekse kamulaştırmasız el atmanın konusu sadece özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardır.

Az yukarıda açıklandığı üzere, kamulaştırmasız el atma müessesesi mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olmakla birlikte, çağdaş bir yaklaşımla ve sosyal devlet ilkesi gereği olarak uygulamada, taşınmaz malikine, dava yoluyla mülkiyetin bedele çevrilmesi ya da idarenin hakkın özünü zedeleyen el atma eylemine son verilmesi yolu açılmıştır.

Kamulaştırmasız el atma halinde kamu kurumu, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Bu bakımdan dava, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır ( 11.02.1959 gün, E:1958/17, K:1959/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden ).

Mülkiyet Hakkı, Kavram ve İçeriği:

Modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı yetki ve ödevlerden oluşmaktadır. Malikin hem yetkileri, hem de yakınlarına ve topluma karşı ödevleri bulunmaktadır. Modern mülkiyet anlayışına göre, hakkın kapsamında yer alan ödevler, mülkiyet hakkına yabancı, ona dıştan ve sonradan yükletilen sınırlamalar olarak kabul edilmemeli, aksine bunları, kamu yararı amacıyla malike yükletilen ve mülkiyet hakkını oluşturan ödevler olarak düşünmelidir.

Görülmektedir ki, mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, kanun koyucunun malikin yetkilerini sınırlamak yetkisi, 1982 Anayasası’nın 35/2.maddesinde sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun” dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz.

1982 Anayasasında modern mülkiyet anlayışı benimsenmiştir.

1982 Anayasası, mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir. Anayasanın mülkiyet hakkını düzenleyen ve aynı başlığı taşıyan 35.maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” hükmü bulunmaktadır. 35.madde de mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır:

Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın varlığı anayasal bir hak olarak saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi bu şeylerin mülkiyetini kazanabilir. Ona sahip olabilir. Mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir. Başkalarının o şeye el atması durumunda onun el atmasının önlenmesini ve bu hakkının korunmasını isteyebilir. Dava edebilir.

Mülkiyet hakkının bu görünümü sınırsız ve kısıtlamasızdır.

Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin 2. ve 3.fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır.

İkinci fıkra uyarınca: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir”. Demek ki kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı vardır, denilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama koyamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan kamu yararı olsa bile mülkiyet hakkına el uzatılamaz. Yasanın olanak tanıdığı yerde de kamu yararı bulunmalıdır.

Anayasa’nın 35.maddesinin İkinci fıkrasında kastedilen, kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanması, 46.maddede “Kamulaştırma” olarak ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Ancak, anılan maddede öngörülen koşullar gerçekleştiğinde, mülkiyet hakkına sınırlama getirilmekte ve karşılığı ödenmek suretiyle malıelinden zorla alınmaktadır.

1982 Anayasasının 35.maddenin 3.fıkrası, mülkiyet hakkına bir sınırlama daha koymuştur. Bu fıkrada, “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu göstermiştir.

Dikkat edilecek olursa; 1982 Anayasasında mal sahibinin kullanma hakkı, 35.maddenin 2.fıkrasında “kamu yararı”, 3.fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de; her iki durumda da, taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir.

Anayasanın “mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını” içeren 35.maddesi ile Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi ( 743 sayılı TKM m.618 ) hükümlerinin birlikte incelenmesinden varılacak sonuç, Türk Hukukunda mülkiyet hakkının sosyal ( modern ) mülkiyet anlayışıyla düzenlenmiş olduğudur.

Öyleyse, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683.maddesi ( 743 sayılı TKM m.618 ) uyarınca, malik, eşya üzerinde ancak hukuk düzeninin sınırları içinde tasarruf eder. Dolayısıyla mülkiyet, kişilere, eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Bu hak, malikin gerek yetkilerini ve gerekse komşularla topluma karşı olan ödevlerini kapsar. Böylece mülkiyetin özü, yetki ve ödevlerden oluşur.

Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmıştır.

Malikin eşya üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683.maddesine ( 743 sayılı TKM m.618 ) göre malik, eşyayı hukuka aykırı olarak elinde bulunduran ya da eşyaya el koyan kişilerden onun geri verilmesini isteyebileceği gibi, yine hukuka aykırı olarak zilyetliğine yapılan el atmaların önlenmesini, taşkınlıkların giderilmesini de isteme hakkına sahiptir.

Bu suretle, mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin müeyyidesi olan dava hakları malike tanınarak mülkiyet korunmuştur. Kanunun deyimiyle, “istihkak ve elatmanın önlenmesi” istemleri mülkiyet hakkından doğup, varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler.

Mülkiyet hakkının içeriğine giren ödevler ise; yapmama, katlanma ve yapma ödevleridir. Komşuluk hukukuna ilişkin ödevler yapmama ödevine, kar, yağmur ve tutulamayan kaynak sularını kabule zorunluluk katlanma ödevine, taşınmaz mallar için vergi, resim ve harç ödeme yükümlülüğü de yapma ödevine örnek olarak gösterilebilir.

Bütün bu anlatılanların ortaya koyduğu sonuç şudur; mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli kendine özgü bir haktır.

O halde, malik mülkiyet hakkına dayanarak, mülkiyete ilişkin yetkilerin kullanılmasında, hukuksal bir nedene dayanılmadan üçüncü kişilerin engellemesi ile karşılaştığı takdirde, el atmanın önlenmesi davası açabilecektir. Açıktır ki, bu gibi davranışlarla ihlal edilen, Anayasal ve yasal bağlamda teminat altına alınmış bulunan, mülkiyet hakkıdır.

Burada, davranışların haksız olması ve bir hakka dayanmaması yeterli olup, kusurun bulunması gerekli değildir. Malikin, mülkiyet hakkını, engellemenin varlığını ve nedensellik bağının bulunduğunu ispatlaması gerekli ve yeterlidir ( Hukuk Genel Kurulu’nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5–662, K:2010/651 sayılı ilamı ).

Az yukarıda vurgulanan Anayasa hükmüne ( m.35 ) paralel olarak yasa koyucu taşınmaz mülkiyetinin kullanımına, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile sınırlama getirmiştir.

Anılan Kanun’unun 5.maddesi gereğince, özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların bizatihi kendisi değil, bu taşınmazlarda varlığı bilinen veya daha sonra ortaya çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının Devlet malı niteliğinde olduğu belirtilmiş; aynı Kanun’un 11/2.maddesinde ise, maliklerin bu varlıkların üzerindeki mülkiyet haklarının tabii icabı olan ve bu kanunun hükümlerine aykırı bulunmayan bütün yetkilerini kullanabilecekleri düzenlenmiştir.

C-İmar Planlarının Hukuk Kuralları Arasındaki Yeri, İmar Planlarına Hakim Olan İlkeler ve Doğurduğu Hukuki Sonuçlar:

Bir idari fonksiyon olarak planlama, “içeriği ne olursa olsun, önceden saptanmış hedef ya da hedeflere, yine önceden saptanmış sürede ulaşmak için izlenecek yön ve yöntemleri belirleme eylemi” olarak tanımlanmaktadır ( Ö.Bozkurt, T.Ergun, S.Sezen, Kamu Yönetimi Sözlüğü, 1.Basım, Ankara 1998, s.206 ).

Niteliklerine göre planlar, emredici, özendirici ve yol gösterici olmak üzere üçe ayrılırlar. Emredici planlarda; idare, plan ile amaçladığı hedeflere ulaşılmasını şart koşar ve tüm kesimler buna uymak zorundadır.

3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8.maddesi gereğince, belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde belediyeler, dışında ise valiliklerce ( İl Özel İdarelerince ) yapılması zorunlu kılınan imar planları ( nazım ve uygulama imar planları ) emredici planlardandır ( H. Kalabalık, İmar Hukuku, Ankara 2005, s.63 ).

İmar planlamasının amacı, belediye ve mücavir alanlar ile bu alanların dışında, kamu ve toplum yararını gerçekleştirecek hukuki çerçevenin oluşturulmasıdır.

Bu amacın gerçekleştirilmesinde hukuki boyut, başta Anayasa olmak üzere, İmar Kanunu, diğer ilgili kanunlar ve imar yönetmelikleri olup; planlama mevzuatının amacı, Anayasanın belirlediği ilke ve hedefler doğrultusunda kamu yararını sağlamak olmalı, planlar da aynı ilke ve hedefler doğrultusunda uygulanmalıdır.

İmar planları, hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde yerel planların yapılması ve uygulanması sırasında uyulması gerekli görülen ilkeleri taşıması gerekli olup; “açıklık”, “genellik”, “üst dereceye bağlılık”, “kamu yararı”, “esneklik”, “geniş kapsamlılık”, “uzun süreli olma”, “bilimsellik” ve “katılım” ilkelerinin yanı sıra, “hukuk devleti” ve “zorunluluk” ilkeleri ayrıca önem arz etmektedir.

Hukuk devleti ilkesi gereğince, imar planları ve bunları uygulanması amacıyla idarece yapılan düzenlemeler keyfi ve indi olmamalı; makul bir şekilde, meşru ve kamusal amaçların gerçekleştirilmesiyle ilgili, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35.maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmalıdır. Ayrıca, idare imar planları ve bunları uygulamak amacıyla idari işlemler yaparken, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, Anayasa ve kanunlarca belirlenen usullerin takip edilmesi gerekir ( H. Kalabalık, age, s.101 ).

Zorunluluk ilkesi gereğince de, onaylanmış imar planlarının dışına çıkılması olanaklı değildir. Bu planlar, herkes için uyulması zorunlu belgelerdendir. Diğer bir ifadeyle, kesinleşen yerel planlar, idare ve vatandaşlar açısından bağlayıcı hukuki sonuç doğurur. Kent ya da kasabaların mevcut durumunda bir takım değişiklikler meydana getirmek amacında olan yerel planların bu amaca ulaşılabilmeleri için, planlarca getirilen yükümlülüklerin ilgili idareler, vatandaşlar ve devlet tarafından mutlaka yerine getirilmeleri zorunludur. Yerel planların kabul edilmesinden sonra ilgili idare için bunları uygulamak zorunluluğu doğar ( H. Kalabalık, age, s.118-119 ).

Denilebilir ki, imar planları onaylanarak bağlayıcılık kazandıktan sonra, idare ve bireyler açısından bir takım hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bir başka ifadeyle imar planları, idare ve halk açısından kimi yükümlülükler meydana getirmekte ve haklarına sınırlamalar koymaktadır.

İdare açısından en belirgin yükümlülük, imar planına aykırı davranışta bulunulamamasının yanı sıra, planların uygulanması için gerekli olan imar programlarını ve yönetmelikleri, Kanunda öngörülen süre içerisinde hazırlamaktır ( İmar Kanunu m.10 ). Belediyelerin, imar programı yapma yükümlülüğünü hiç yerine getirmemeleri halinde bunun müeyyidesi, İmar Kanununda öngörülmemiştir.

Özel hukuk gerçek ve tüzel kişileri açısından ise, imar planlarının onaylanmasından sonra, imar sınırları içinde girecekleri her türlü imar ve yapı faaliyetlerinde imar plan ve imar programlarına uygun davranmak, her türlü yapı için ilgili idareden izin almak ve izin ilkelerine uygun olarak yapı inşa etmek yükümlülüğü doğmaktadır.

İmar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerde kişilerin taşınmaz malları üzerindeki haklarına, imar programı süresince bir takım kısıtlamalar getiren 3194 sayılı İmar Kanununun 13.maddesinin; imar plânlarında, resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlarda, inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmeyeceği, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceğine dair düzenlemeyi içeren birinci fıkrası ile; imar plânlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra parsel sahibinin, başvuruda bulunarak imar plânlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanların yapımından ilgili kamu kuruluşunca vazgeçildiğine dair görüş alması koşuluyla tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapabileceğini öngören üçüncü fıkrası, Anayasa Mahkemesi’nin 29.12.1999 gün ve 1999/33 Esas 1999/51 Karar sayılı kararı ile iptal edilmiştir.

Gerekçesi özellikle Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine dayandırılan, iptal kararında; “Anayasa’nın 35.maddesinde mülkiyet hakkı düzenlenmiştir. Kişinin bir şey üzerindeki hâkimiyetini ifade eden mülkiyet hakkı, malike dilediği gibi tasarruf olanağı verdiği ve ona özgü olduğundan mutlak haklar arasındadır.

Anayasa’nın 35.maddesinde, ‘Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz’ kuralına yer verilmiş, temel hak ve özgürlüklerin sınırını gösteren 13.maddesinde ise, temel hak ve hürriyetlerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceği, temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağı, bu maddede yer alan genel sınırlama sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğu belirtilmiştir.

Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaştığı kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak ayrık durumlarda ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilmelidir.

Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez.

Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.

3194 sayılı Yasa’nın 13.maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında imar plânlarında, resmi yapı, okul, cami, yol, meydan gibi umumi hizmetlere ayrılan yerlerin, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği öngörülmüştür. Yasa’nın 10.maddesinde de belediyelerin, imar plânlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde bu planı uygulamak üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlayacakları belirtilmiş, ancak Yasa’da bu plânların tümünün hangi süre içinde programa alınarak uygulanacağına ilişkin bir kurala yer verilmemiştir.

13.maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır.

İmar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 23.09.1981 günlü Sporrong ve Lonnroth kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna varmıştır.” İfadeleri ile iptali istenen maddelerin Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır ( Bkz.HGK’nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5–662, K:2010/651 ve 11.09.2013 gün ve E:2012/5–1826, K:2013/1298 sayılı ilamları ).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına Göre Kamulaştırmasız El Atma:

Türkiye’nin 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye Ek Protokol imzalanmıştır.

Protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenlemekte olup; bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki; mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi; mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmanın meşruluğu; nihayet üçüncüsü de, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir.

Bu bağlamda kamulaştırmasız el atma iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, mahkeme meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemektedir; meşru bir müdahale yoksa, mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Uygulaması:

6487 sayılı “Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 21.maddesiyle 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun, geçici 6.maddesi değiştirilmeden önce, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca:

İmar planlarında kamu alanı olarak tahsis edilmiş bulunan taşınmazlar üzerinde malikinin ileriye yönelik inşaat yapma gibi kişisel tasarruflarda bulunma, rayiç değeri üzerinden satma, kiralama, yararlı değişiklikler yapma gibi, mülkiyet hakkının sahibine verdiği yetkileri kullanma hakkı kısıtlandığı kabul edilmiştir.

Ayrıca, İdare, kamu yararı nedeniyle, kamusal amaçların gerçekleştirilmesi için bir takım işlemler yaparken, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35.madde ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmak gerektiği kabul edilmiş ve buradan hareketle, imar planlarında uzunca bir süre kamu alanı olarak tahsis edilmiş bulunan taşınmaların kamulaştırmayarak veya takas yoluyla davacıya başka bir yerden taşınmaz vermeyerek pasif kalmak suretiyle tasarrufunu engelleyen davalı idarelerin, Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlerle, bireyin mülkiyet hakkına saygılı olmadığı, dahası, böyle bir durumda idarece, kamu yararı savında bulunulamayacağı, eş söyleyişle, imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan alanların yıllarca uygulamaya dökülmemiş olması ve bunun da süregelen bir hal alması, ortada bir kamu yararının bulunmadığının kabulünü gerektirdiği, bu durumdaki taşınmaz maliklerinin, mülkiyet hakkının kendisine verdiği yetkilerle donatılmış olarak, dilediği gibi tasarrufta bulunmasının idarece yıllarca engellenmiş olmasının, “Hukuk Devleti” ilkesinin en önemli unsurlarından biri olan “hukuk güvenliği”ni zedelediği, mülkiyet hakkına kamusal yarar, sebep gösterilerek getirilen sınırlama, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılmaz hale getirerek bir hukuk devletinde kişinin hak ve özgürlükleri ile kamu yararı arasında bulunması gereken dengenin bozulmasına yol açarak hukuk güvenliğini yok ettiği kabul edilmiştir.

Bu bağlamda; uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma, ya da, takas cihetine gitmeyen davalı İdarenin, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılamaz hale getirdiği, dolayısıyla malikin taşınmazdan mülkiyet hakkının özüne uygun şekilde yararlanma olanağı kalmadığı, taşınmaz malikinin mülkiyet hakkının hukuksal bir nedene dayanılmadan İdarece engellendiği kabul edilmek suretiyle, malikin taşınmaz üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683.maddesinde malike, hukuka aykırı olarak müdahalenin önlenmesini isteme hakkı tanınmıştır.

Diğer taraftan, bir kişinin taşınmazına eylemli olarak el atıp tamamen veya kısmen kullanılmasına engel olunması ile, imar uygulaması sonucu o kişinin mülkiyetinde olan taşınmaza hukuken kullanmaya engel sınırlamalar getirilmesi arasında sonucu itibari ile bir fark bulunmadığı, her ikisinin de kişinin mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonucu doğurduğu, bundan öte; uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma, ya da, takas cihetine gitmeyen idarenin, pasif ve suskun kalmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale etmiş sayılacağı; bu haliyle idarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip bulunan kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığı için yeterli bulunduğu ve kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığının doğal sonucu, idarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi davacının, dava yoluyla kamulaştırmasız el atma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının verilmesini adli yargı yerinden isteyebileceği kabul edilmiştir. ( Bkz.HGK’nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5–662, K:2010/651 sayılı ilamı )

Uyuşmazlık Mahkemesi Uygulaması:

Anayasa’nın 158.maddesiyle, adlî, idari ve askerî yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yönde olup, Uyuşmazlık Mahkemesi benzer bir olayda görevli mahkemenin idari yargı olduğunu kabul etmiştir. ( Bkz; Uyuşmazlık Mahkemesi 04.02.2013 gün ve 201/107 E- 2013/230 K sayılı kararı )

Anayasa Mahkemesi Kararları:

– Bireysel Başvuru sonucu verilen karar; , Uyuşmazlık Mahkemesi’nce benzer bir olayda görevli mahkemenin idari yargı olduğuna ilişkin verdiği kararın kaldırılması için Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulmuş, Yüksek Mahkeme’nin 18.09.2013 tarih ve 2013/1586 başvuru numaralı kararı ile başvurunun, adil yargılanma hakkının ve kanuni hâkim güvencesi ilkesinin ihlal edildiği iddiaları yönünden “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

-Anayasaya aykırılık nedeniyle verilen karar; 04.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun, 24.05.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 21.maddesiyle değiştirilen geçici 6.maddesinin yedinci, onbirinci ve onüçüncü fıkralarının Anayasa’nın 10. ve 38.maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi istemi ile Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itiraz sonucu Yüksek Mahkeme’nin 25.09.2013 tarih ve 2013/93 esas 101 karar sayılı ilamı ile

“…2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2.maddesinin ( 1 ) numaralı fıkrasının ( b ) bendinde, “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları”nın idari yargıda görüleceği hükme bağlanmıştır. Buna göre, özel kanunlarda adli yargının görevli olduğu belirtilmedikçe, idari işlem ve eylemlerden kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümü idari yargının görev alanına girmektedir.

Bununla birlikte, Türk Hukukunda, Fransız uygulamasının etkisiyle idarenin, hiçbir hukuki temeli bulunmayan bazı eylemlerinden doğan zararların tazmininin idari yargıda değil, adli yargıda görülmesi gerektiği doktrin ve yargısal içtihatlarda kabul edilmektedir. Bu eylemler, şeklen idareden sadır olmalarına rağmen eylemlerdeki ağır hukuksuzluk, bunların fonksiyonel açıdan idari eylem olma niteliğini ortadan kaldırmakta ve fiili yola dönüştürmektedir. Bu derece ağır hukuksuzluklar içeren fiiller, öteden beri idari eylem olarak değil haksız fiil olarak yorumlamakta ve uygulanmaktadır.

Türk hukukunda “fiili yol”un en karakteristik örneği, “kamulaştırmasız elatma”lardır. Kamulaştırmasız el atma, idarenin, bir kişiye ait taşınmazı bilerek veya bilmeyerek kamulaştırmaya ilişkin usul ve kurallarına uymaksızın ve bir bedel ödemeksizin işgal ederek kamu hizmetine tahsis etmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Buna göre, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için, kişiye ait gayrimenkulün idarece ( kamu hizmetinde kullanılmak amacıyla ) işgal edilmiş olması ve bu işgalin kanunda öngörülen usul ve esaslara uyularak tesis edilmiş bir kamulaştırma işlemine dayanmadan gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Bu şekilde, idarenin hukuk dışı eyleminden kaynaklanan fiili el atmaların, özel kişilerin haksız fiil teşkil eden eylemlerinden hiçbir farkının bulunmadığı, bu nedenle bu tip eylemlerden doğan zararların da özel kişilerin haksız fiilinden doğan zararlarda olduğu gibi adli yargıda dava konusu edilmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Başvuran Mahkemede görülen davaya konu olayda, davacıya ait taşınmaz, imar planlarıyla ‘‘dere mutlak koruma alanı ” sınırları içine alınmış ve bu nedenle davacının taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisi kısıtlanmıştır. Davacının tasarruf yetkisinin kısıtlanmasının, davacının mamelekinde azalma meydana getirebileceği tartışmasızdır. Ancak, davacının mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el atma niteliği taşıyan bir eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.

Öte yandan, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerekmektedir. Oysa Mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi “imar kısıtlamaları”nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup yalnızca malikin tasarruf yetkisinin, ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır…”

Hususları açıklanarak geçici 6.maddenin onuncu fıkrasının üçüncü cümlesinde de, “Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir” hükmüne yer verilerek imar kısıtlamalarından kaynaklanan tazminat davalarının idari yargıda açılacağının teyit edildiği belirtilmiştir.

Görevli Mahkeme:

Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir.

İdari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planıyla umumi hizmetlere ayrılan yerlerde kişilerin taşınmaz malları üzerindeki haklarına, imar planıyla bir takım kısıtlamalar getirilmekte olup, kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen idare, maliklerin taşınmaz üzerindeki tasarruf haklarını belirsiz bir süre için kullanılamaz hale getirmektedir. Bu durumda açılacak tazminat davalarının 24.05.2013 tarihli 6487 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6. maddesinin onuncu fıkrasının üçüncü cümlesi uyarınca, idari yargıda bakılması gerekir. ( Nitekim YHGK’nun 30.10.2013 gün ve 2013/5-603 E., 2013/1503 K. sayılı ilamında da aynı ilke benimsenmiştir).

Bir malikin taşınmazının büyük bölümü imar planında park alanı olarak ayrılmışsa, yürürlükte olan imar planına göre özel mülkiyete konu olacak şekilde kullanılamayacağından, malikin tasarrufu kısıtlandığından bu haliyle taşınmaz hakkında idarenin fiili bir el atması bulunmasa da, imar kısıtlamasına dayalı hukuki el atması var olduğu kabul edilir. Bu tür iddialara karşı açılacak davalarda, görevli mahkeme idari yargıdır.

Esasen, 6830 sayılı, 2942 sayılı ve bunu değiştiren 4650 sayılı Kamulaştırma Kanunlarında kamulaştırmasız el atma ile ilgili düzenlemeler bulunmamaktadır.

Kamulaştırmasız el atma 16.05.1956 gün 1-6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı ile hukuk sistemimizde düzenlenmiştir. Bu kararla; taşınmazına kamulaştırmasız el atılan kişinin kamu tüzel kişiliğine karşı meni müdahale (el atmanın önlenmesi) davası açabileceği, ya da fiili duruma razı olarak kamu tüzel kişiliğine karşı mülkiyet hakkının devrine karşılık taşınmaz bedelinin tahsili istemli dava da açabileceği kabul edilmiştir.

İçtihadı Birleştirme kararının yol göstericiliği ile uzun yıllar fiili el atmalarda el atmanın önlenmesi ve taşınmaz bedelinin tahsili davaları çözümlenmiştir.

Anayasanın 38. maddesi mülkiyet hakkını korumaktadır. Mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilir (35/2). Bu da Anayasanın 46. maddesinde düzenlenen kamulaştırma yoluyla mümkündür. Buna göre, Anayasamız kamulaştırmayı düzenlemiş ancak kamulaştırmasız el atmayı düzenlememiştir.

Yasalarımıza “kamulaştırmasız el atma” kavramı 5999 sayılı Kamulaştırma Kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun ile 30.06.2010 tarihinde 2942 sayılı Yasaya eklenen geçici 6. madde ile girmiştir. Maddenin başlığı “ Kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazmin” olup, 09.10.1956 tarihi ile 04.11.1983 tarihi arasında “ fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara; kısmen veya tamamen irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle malik tarafından ilgili idareden tazminat talebinde bulunulması” halinde izlenecek yasal prosedür düzenlemiştir.

Yargıtay HGK’nun 15.12.2010 gün ve 2010/5-662-651 sayılı kararında açıklandığı üzere uzun yıllar kamu hizmetine tahsis edilen ancak amacın fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarenin, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılamaz hale getirdiği, dolayısıyla malikin taşınmazdan mülkiyet hakkının özüne uygun şekilde yararlanma olanağı kalmadığı, taşınmaz malikinin mülkiyet hakkının hukuksal bir nedene dayanılmadan idarece engellendiği kuşkusuzdur.

Malikin taşınmaz üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesinde malike, hukuka aykırı olarak müdahalenin önlenmesini isteme hakkı tanınmıştır. Bir kişinin taşınmazına eylemli olarak el atıp tamamen veya kısmen kullanılmasına engel olunması ile imar uygulaması sonucu o kişinin mülkiyetinde olan taşınmaza hukuken kullanmaya engel sınırlamalar getirilmesi arasında sonucu itibari ile bir fark bulunmamakta her ikisi de kişinin mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonucu doğurmaktadır.

Bundan da öte; programa alınmayarak amacın fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı İdarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis etmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle idarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip bulunan kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığı için yeterlidir. 

Nitekim, Uyuşmazlık Mahkemesi̇ Hukuk Bölümü E. 2020/543 K. 2020/661 T. 26.10.2020 kararına göre de, “ İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunulduğu; özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerince çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.

Dava dosyasının incelenmesinden, dava konusu …taşınmazın kamulaştırma nedeniyle yapılan ifraz işlemi sonucunda, …nolu parsellere ayrıldığı, ….parsel numaralı taşınmazın arsa vasfında davacı adına tapuya kaydedildiği, …..parsel numaralı 31,83 metrekare taşınmazın ise yol olarak kaydedildiği, bu parselin (… Çevre Yolu) ….Devlet Yolu Yapımı nedeniyle 12.12.2016 tarih ve 155 sayılı kamulaştırma işlemine başlama kararına göre kamulaştırıldığı, taşınmaz maliklerine henüz pazarlığa davet yazısı yazılmadığı, taşınmaza 2010 yılı Kasım ayında el konulduğu, ….nolu parselin kamulaştırmadan artan olup kamulaştırması olmadığı, bilirkişiler marifetiyle yapılan keşifte, zemindeki yolun kamulaştırılarak yol olarak tescil edilen …..parsel numaralı taşınmaza henüz fiili bir müdahalenin bulunmadığı, İdare Mahkemesinin gönderme kararında değindiği üzere taşınmazın fiilen yol olarak kullanıldığına dair bir tespit yapılmadığı belirlenmiştir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinde, idari dava türleri: a)İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b)İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, c)Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak sayılmıştır.

Bu durumda açılan davanın, idarenin plan ve proje kapsamında yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak kurulmuş bir işleme karşı ya da bu nitelikteki işlem ve eyleminden doğan zararların tazminine yönelik olarak 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1. maddesinde belirtilen dava türlerinden olması nedenleriyle uyuşmazlığın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.” denmiştir. 

Kaynaklar: 

Kazancı/Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2013/5-603, K. 2013/1503, T. 30.10.2013, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2013/5-2435, K. 2014/708, T. 23.05.2014,

Uyuşmazlık Mahkemesi̇ Hukuk Bölümü E. 2020/543 K. 2020/661 T. 26.10.2020

Avukat Ahmet Can
Can Hukuk Bürosu