İş Kazası arşivleri • Can Hukuk Bürosu

Etiket: İş Kazası

Vergi Davaları

İş kazası geçiren işçiye işveren tarafından yapılan para yardımından gelir vergisi kesilmez. 

İş kazası geçiren işçiye işveren tarafından yapılan para yardımından gelir vergisi kesilmez. 

İşyerinde meydana gelen iş kazasında yaralanan işçi hastaneden iş göremezlik raporu aldığında, rapora istinaden uzun süre çalışamaz. Çalışmadığı süre boyunca yasal olarak SGK’dan iş göremezlik ödeneği alır. Ancak, SGK’nın ödediği iş göremezlik ödeneği işçinin almış olduğu ücretten daha azdır. Çünkü, SGK’ın iş göremezlik ödeneği maaşa göre ⅔ oranındadır. 

Bu durumda, işveren, işçisine aradaki ⅓ farkı ayrıca yardım olarak ödeyebilir. 

İşte iş kazası geçiren ve iş göremezlik ödeneği alan bu işçiye ödenen ⅓ yardımdan gelir vergisi kesilemez. 

Zira, Gelir Vergisi Kanununun 25. maddesine göre, ölüm, engellilik ve hastalık sebebiyle verilen tazminat ve yardımlar Gelir Vergisi’nden müstesnadır. 

Yine, Gelir Vergisi Kanununun 25. maddesine göre,  Sosyal sigorta kurumları tarafından sigortalılara yapılan ödemeler Gelir Vergisi’nden müstesnadır. 

Gelir Vergisi Kanununun 61. maddesine göre de “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir. Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (Mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez”

Bu hükümlere göre, iş kazası geçiren işçiye, hem işveren tarafından verilen yardım hem SGK tarafından verilen yardımlar Gelir Vergisi Kanunu ve 5510 sayılı Kanun kapsamında, gelir vergisinden istisna edilir. 

Ödenen bu yardımlar için işveren tarafından için Vergi Usul Kanununun 238. maddesi gereğince ücret bordrosu düzenlenmesi gerekir. 

Eğer iş kazası geçiren işçi, işveren tarafından yapılan para yardımından gelir vergisi kesilip kesilmediğini bilmiyorsa, işverenin düzenlemiş olduğu bu yardım bordrosunu temin edip kontrol edebilir. 

Bu nedenle, bu şekil ve nitelikte olan işçilere yapılan ödemeler ve yardımlardan kesilen gelir vergisi iadesini dava yoluyla geri alma imkanı bulunmaktadır.

Vergi Davaları
Vergi Davaları

İş kazasından kaynaklı tazminat davalarında zamanaşımı maluliyet/meslekte kazanma gücü kaybı oranının kesin şekilde belirlenmesinden sonra işlemeye başlar.

İş kazasından kaynaklı tazminat davalarında zamanaşımı maluliyet/meslekte kazanma gücü kaybı oranının kesin şekilde belirlenmesinden sonra işlemeye başlar.

Zira, işçinin meslekte kazanma gücü kaybı oranının belirlenmesi iş kazasından dolayı talep ettiği maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gerekli olup, bu oranı bilmeden talep edebileceği maddi tazminatı bilmesi beklenemez.

Yurt dışında çalışan işçinin iş kazasından kaynaklı işverene karşı açacağı tazminat davalarında da bu esaslar geçerlidir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1593 E. , 2020/535 K.

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 7. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı işveren vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 21. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 24.02.2004 tarihinde 24:00–08:00 vardiyasında sabah saatlerinde pres olarak tabir edilen makinede çalışırken makinenin kasa denilen bölümün içindeki pistonun sarma işi bitince pistonun düğmesine bastığını ve bu sırada başının döndüğünü o anda elinin makineye sıkıştığını hissettiğini, makinenin kapatma düğmesinin 1,5 metre uzaklıkta olması nedeniyle düğmeye basamadığını ve müvekkilinin bileğinin ve baş parmağının koptuğunu, bileği koptuktan sonra yere düştüğünü, sonrasında müvekkilinin El ve Mikro Cerrahi Hastanesine götürüldüğünü, müvekkilinin elinin ameliyat ile dikildiğini, şu anda bileğinde vida olduğunu, elini normal şekilde hareket ettiremediğini, elinin üzerindeki derinin hafif bir ısıda hemen yırtıldığını, davalı şirketin gerekli önlemleri alması hâlinde bu kazanın oluşmayacağını, şayet kapatma düğmesinin veya acil durum düğmesinin makine üzerinde olması hâlinde kazanın vahim sonuçlarının oluşmayacağını, kazanın meydana gelmesinde iş güvenliği için gerekli tedbirleri almayan işverenin sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, kaza sonucu yapılan hastane, tedavi ve yol masrafları nedeniyle 500,00TL’nin, müvekkilinin çalışamadığı günler için 1.000,00TL tazminatın, iş gücü kaybı nedeniyle uğradığı zarar için 10.000,00TL tazminatın ayrıca 50.000,00TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş ve 09.05.2015 harç tarihli ıslah dilekçesi ile müvekkilinin çalışamadığı günler için istenen tazminat talebini 1.719,76TL’ye maddi tazminat talebini ise 39.157,61TL’ye yükseltmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı işveren vekili cevap dilekçesinde; müvekkili şirket yetkililerinin olay günü yaralanması nedeniyle davacıyı Bozyaka SSK Hastanesine oradan Ege Üniversitesine ardından da El ve Mikro Cerrahi Hastanesine götürdüğünü, burada ameliyatının yapıldığını, müvekkilinin toplam 8.989,00TL ameliyat ve tedavi nedeniyle harcama yaptığını, davacının iş yerinde pres işçisi olarak çalıştığını, meydana gelen kazada gerekli dikkati göstermediğini, davacının kendi kusuru ile kazanın meydana gelmesine neden olduğunu, kazadan sonra müvekkili şirket yetkililerinin davacı ile maddi ve manevi olarak yakından ilgilendiklerini, davacının tedavisi bittikten sonra fabrikada başka bir işte çalışmaya devam ettiğini, davacının 2006 yılı Nisan ayında başka bir işçiye karşı taciz ve sarkıntılık eylemi gerçekleştirdiğini ve olayın savcılığa intikal ettiğini, SGK tarafından davacıya peşin değerli gelir bağlandığını ve geçici iş göremezlik ödeneği ödendiğini, Kurum tarafından ödenen paraların rücuen tahsili için müvekkili şirket aleyhine dava açıldığını belirterek davanın reddini savunmuş ve davalı işveren vekili tarafından yargılama aşamasında davacı tarafından sunulan ıslah dilekçesine karşı zamanaşımı definde bulunulmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. İzmir 7. İş Mahkemesinin 21.05.2015 tarihli ve 2006/1396 E., 2015/294 K. sayılı kararı ile; iş kazasının meydana gelmesinde davacının %40, davalının %60 oranında kusurlu olduğu ve 2014 tarihli adli tıp raporuna istinaden davacının %18.2 oranındaki maluliyet durumu kesinleştiğinden davalının zamanaşımı define itibar edilmediği gerekçesiyle, davacının çalışamadığı günler için geçici iş göremezlik zararının 1.719,76TL, iş gücü kaybı nedeniyle meydana gelen zararının ise 39.157,61TL olduğu, bu miktarların olay tarihinden itibaren yasal faiziyle davalıdan tahsiline, davacının tedavi masraflarına yönelik talebinin reddine ve olayın meydana geliş biçimi, kusur oranları, davacının maluliyet oranı ve tarafların mali durumları dikkate alınarak 40.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Daire Kararı:
7. İzmir 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı işveren vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 21. Hukuk Dairesince 09.02.2016 tarihli ve 2015/15481 E., 2016/1530 K. sayılı kararı ile;
“…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere, temyizin kapsamı ve temyiz nedenlerine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,
2-Dava 24.02.2004 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu %18,20 oranında sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece davacının maddi tazminat isteminin kabulüne, manevi tazminat isteminin ise kısmen kabulüne karar verilmiş ve bu karar süresinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davacının iş kazası sonucu %18,20 oranında sürekli iş göremezliğe uğradığı olayda davacının %40, davalı işverenin %60 oranında kusurlu olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır.
Gerek mülga BK’nın 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı TBK’nın 56. maddesinde hâkimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi zarar adı ile ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hâkimin olayın özelliklerini göz önünde tutarak manevi zarar adı ile zarar görene verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O hâlde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut hâlde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 26.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hâl ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hâkim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.
Hâkimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı davacının sürekli iş göremezlik oranı, işçinin yaşı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, hükmedilecek tutarın manevi tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda olması gerektiği de söz götürmez.
Bu ilkeler gözetildiğinde davacı yararına hüküm altına alınan 40.000,00TL manevi tazminatın fazla olduğu açıkça belli olmaktadır.
Maddi tazminata gelince: Davacının 21.07.2006 tarihli kısmi dava dilekçesi ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 11.000,00TL maddi ve 50.000,00TL manevi tazminat istemli olarak dava açtığı ve bilahare, 09.05.2015 tarihinde maddi tazminata ilişkin istemini ıslah suretiyle artırdığı, davalı tarafça süresi içerisinde zaman aşımı def’inin ileri sürüldüğü, davacının maddi tazminat isteminin kabulü sırasında ıslahen artırılan bölümünde dikkate alındığı uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık bu tür davalarda gerek yürürlükten kalkan 818 sayılı Borçlar Kanununun 125. maddesi ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı Yasanın 146. maddesi gereğince uygulanmakta olan 10 yıllık zaman aşımı süresinin hangi tarihte başlatılması gerektiği noktasında toplanmaktadır.
Uygulama ve öğretide kabul edildiği üzere, zamanaşımı failin ve zararın öğrenildiği tarihten başlatılmalıdır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açma ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hal ve şartları öğrenmiş olması demektir. Vücut bütünlüğünün ihlalinden doğan zarar, ancak bakım ve tedavi sonucunda düzenlenen hekim raporuyla belirli bir açıklığa kavuşur. Bedensel zararın gelişim, gösterdiği durumlarda zamanaşımına başlangıç olarak hastalık seyrinin yani gelişimin tamamlandığı tarihin esas alınması gerekir. Somut olayda sol elinin preste ezilmesi ile sol el bilek ve 1. Parmak hareketlerinde kayıp oluşan davacı bakımından değişen ve gelişen bir durumun söz konusu olmadığı ve en geç bu tarihte zararın öğrenildiği ortadadır.
Davacının ıslah dilekçesinde ileri sürdüğü, istemin sonucunun artırılması şeklinde olsa da, yeni bir dava niteliğindedir. O hâlde ıslah dilekçesiyle artırılan talep için yeni bir dava da ileri sürülmesi gereken tüm itiraz ve defi-ilerin ileri sürülmesi mümkündür. Hâl böyle olunca, davacı tarafından 09.05.2015 tarihinde maddi tazminat isteminin ıslah yoluyla artırılması üzerine, süresi içerisinde davalı tarafından ileri sürülen zamanaşımı def’i nin kabul edilerek ıslahen artırılan miktara ilişkin maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekirken, Adli Tıp Kurumu raporuyla birlikte zararının öğrenildiği ve bu tarihten itibaren zaman aşımının işlemeye başlayacağının kabulü ile ıslahen artırılan miktarı da kapsar biçimde maddi tazminat talebinin kabulüne karar verilmesi hatalı olmuştur.
Mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuksal olgular dikkate alınmadan, manevi tazminatın takdirinde ve zaman aşımının başlangıcında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. İzmir 7. İş Mahkemesinin 05.05.2016 tarihli ve 2016/215 E., 2016/257 K. sayılı kararı ile; zamanaşımının zararın öğrenildiği tarihten itibaren başlayacağı, somut olayda zararın ne zaman öğrenildiğinin önemli olduğu, zarar görenin zararı öğrenmesi için, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında dava açma ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hal ve şartları öğrenmiş olması gerektiği, şayet zararın genişliğini tayin edecek husus gelişmekte olan bir durum ise zamanaşımının bu gelişme sona ermedikçe başlayamayacağı, adli tıp raporunun 2014 tarihli olduğu ve maluliyet durumu tespit edilerek zarar hesabı yaptırıldığı, zararı kesin olarak öğrenme tarihinin adli tıp raporunun tespit tarihi kabul edilerek Özel Dairenin bozma kararına maddi tazminat yönünden direnilmesine, manevi tazminat yönünden ise uyulmasına karar verilerek, 20.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda 24.02.2004 tarihinde meydana gelen iş kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunan davacının zararı hangi tarihte öğrendiğinin kabulü gerektiği burada varılacak sonuca göre 09.05.2015 tarihli ıslah dilekçesiyle talep ettiği maddi tazminat yönünden zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle hizmet sözleşmesi ve işverenin iş kazasından kaynaklanan sorumluluğunun niteliği üzerinde durmakta yarar vardır.
13. İlk olarak belirtilmelidir ki, işçi kavramının tanımında hizmet sözleşmesinden hareket edilmekteyse de yürürlükten kalkan 1475 sayılı İş Kanunu’nda bu sözleşmenin tanımına ilişkin bir hükme yer verilmemiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8. maddesinde, “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.” tanımlaması yapılmıştır.
14. Hizmet akdi, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 313/1. maddesinde “Hizmet akdi, bir mukaveledir ki onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeyi ve iş sahibi dahi ona bir ücret vermeği taahhüt eder.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımda sadece hizmet ve ücret unsurları belirgin iken, 4857 sayılı yeni İş Kanunu’nda, daha önce Anayasa Mahkemesi ve öğretinin de kabul ettiği gibi “bağımlılık” unsuruna da yer verilmiştir.
15. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 393/1. maddesinde ise hizmet sözleşmesi “işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi, işverenin de ona zamana ve yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşme” olarak tanımlanmıştır.
16. Bu hâliyle denilebilir ki hizmet sözleşmesi bir yanda işçinin iş görme borcunu, öte yanda işverenin ücret ödeme borcunu ihtiva eden, taraflardan her birinin öteki tarafın edimine karşı borç yüklendiği iki taraflı bir sözleşme olarak tanımlanabilir.
17. Hizmet sözleşmesinden kaynaklanan iş ilişkisi ise işçi yönünden işverene içten bağlılık (sadakat borcu), işveren yönünden işçiyi korumak ve gözetmek borcu şeklinde ortaya çıkar. Gerçekten işçi, işverenin işi ve işyeri ile ilgili çıkarlarını korumak, çıkarlarına zarar verebilecek davranışlardan kaçınmak, buna karşı işveren de işçinin kişiliğine saygı göstermek, işçiyi korumak, işyeri tehlikelerinden zarar görmemesi için iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak, işçinin özlük hakları ve diğer maddi çıkarlarının gerektirdiği uygun bildirimlerde ve davranışlarda bulunmak, işçinin çıkarına aykırı davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür. İşveren gözetme borcu gereği çalıştırdığı işçileri işyerinde meydana gelen tehlikelerden korumak, onların yaşam, bedensel ve ruhsal sağlık bütünlüklerini korumak için iş yerinde teknik ve tıbbi önlemler dâhil olmak üzere bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı tüm önlemleri almak zorundadır.
18. İş kazasının vuku bulduğu tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın 332. maddesinde;
“İş sahibi, aktin özel hâlleri ve işin mahiyeti noktasından hakkaniyet dairesinde kendisinden istenebileceği derecede çalışmak dolayısıyla maruz kaldığı tehlikelere karşı icap eden tedbirleri ittihaza ve münasip ve sıhhi çalışma mahalleri ile işçi ile birlikte ikamet etmekte ise sıhhi yatacak bir yer tedarikine mecburdur.
İş sahibinin yukarıdaki fıkra hükmüne aykırı hareketi neticesinde işçinin ölmesi hâlinde onun yardımından mahrum kalanların bu yüzden uğradıkları zararlara karşı isteyebilecekleri tazminat dahi akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olur.” düzenlemesine yer verilmiştir.
19. 10.06.2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun “İşverenlerin ve İşçilerin Yükümlülükleri” kenar başlıklı 77. maddesinin 1. fıkrasında da benzer bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu fıkraya göre işverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.
20. Nitekim mevzuatta bulunan bir kısım boşluklar bu kez kanun koyucu tarafından 30.06.2012 tarihli ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile doldurulmaya çalışılmıştır. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 37. maddesiyle 4857 sayılı Kanun’un 77 ve devamı bir kısım maddeler yürürlükten kaldırılarak, iş sağlığı ve güvenliği konusunda yeni düzenlemeler getirilmiştir. 6331 sayılı Kanun ile iş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerinin düzenlemesi amaçlanmıştır.
21. Bunun yanında 6331 sayılı Kanun’a paralel olarak, 818 sayılı BK’nın 332. maddesi gelişen teknoloji ve diğer veriler gözetilerek revize edilmiş ve 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın 417. maddesi düzenlemiştir.
İlgili madde;
“İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.
İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.
İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir.” şeklinde düzenlenmiştir.
22. 818 sayılı BK’nın 332. maddesinin karşılığı olarak çağdaş bir yaklaşımla düzenlenen 6098 sayılı TBK’nın 417. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçilerde iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür” hükmü ile, 4857 sayılı İş Kanunu’nun mülga 77/1. maddesiyle bütünlük sağlandığı gibi 3. fıkrasındaki “İşverenin yukarıdaki hükümler dahil kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir” hükmü ile de hizmet sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluğun hukuki niteliği konusunda tartışmalar sona erdirilmiş, sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan ölüme ve vücut bütünlüğünün zedelenmesine veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmininde sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüştür. İşverenin gözetme borcu iş akdinden kaynaklandığından işçi, iş kazasından doğan vücut bütünlüğünün zedelenmesi nedeniyle açacağı maddi ve manevi tazminat davasında sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerine (TBK 112 ve 417.) dayanabilecektir. Öte yandan, işverenin bu davranışı, kişi varlıklarını doğrudan korumayı amaçlayan (iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin) emredici kuralların kusurlu bir davranışla ihlali niteliğinde olup, aynı zamanda haksız fiil oluşturur. Bu nedenle işçilerin iş kazasından kaynaklanan tazminat taleplerinde sözleşmeden doğan ile haksız fiilden doğan dava hakları yarışır. İşçinin ölümü veya vücut bütünlüğünün zedelenmesi hâli sözleşmeye aykırılık doğuracak olmakla birlikte bu durum aynı zamanda bir haksız fiilin unsurunu da oluşturur (Oğuzman, K.: İş Kazası veya Meslek Hastalığından Doğan Zararlardan İşverenin Sorumluluğu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C. 34, S. 1-4, 1968, s. 339). İşçi zararının tazmini için sözleşmeye aykırılık veya haksız fiil hükümlerine dayanmakta serbesttir.
23. Sonuç itibariyle denilebilir ki, iş kazasında işverenin hizmet sözleşmesinden doğan işçiyi gözetme borcuna aykırı davranması söz konusu olduğundan iş kazasından kaynaklanan tazminat davalarında sözleşmeye aykırılığa dayalı sorumluluk hükümlerinin uygulanması mümkündür.
24. İşverenin iş kazasından kaynaklanan sorumluluğunda sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanabileceği belirtildikten sonra zamanaşımı kavramı ve başlangıcı üzerinde durulmalıdır.
25. Zaman, doğal ve sosyal yaşamda olduğu kadar, hukukta da önemli etkilere sahip olan bir kavramdır. Gerçekten, hukukta normların yürürlüğü, hakların kazanılması ve kaybedilmesi, yaptırımların uygulanması belirli sürelere bağlanmıştır. Ancak, hukukun her dalında sürelerin türleri ve nitelikleri farklı olup, değişik sonuçlar doğurmaktadır (Tutumlu, M. A.: Türk Borçlar Hukukunda Zamanaşımı ve Uygulaması, 2. Baskı, Ankara 2001, s. 25).
26. Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir (Velidedeoğlu, H. V.: Türk Medeni Hukuku, c. 1, cüz I, 6. Baskı, İstanbul 1959, s. 274).
27. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden, dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade etmektedir. Sonucu alacak hakkına son verme değil, onu eksik borç hâline getirme olarak ortaya çıkmaktadır. Zamanaşımına ilişkin düzenlemelerin temelinde iddia edilen alacağın aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kullanılmaması karşısında borçlunun oldukça uzak geçmişte kalan bir borçtan doğabilecek ihtilaflara karşı korunması, kendi alacağına karşı uzun süre kayıtsız kalan kimsenin bu hakkının artık korunmaya layık olmadığını kabul etmiş sayılması yatmaktadır. Diğer bir ifadeyle özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.
28. İş kazası sonucu işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı TBK’nın 146-161 (818 sayılı BK’nın 125-140.) maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. İlgili maddeler arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır.
29. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli olmayıp borçlunun kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def’ide bulunması gerekir (Reisoğlu, S.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1998, s. 334, HGK’nın 05.05.2010 tarihli ve 2010/8-231 E., 2010/2553 K.; 03.05.2006 tarihli ve 2006/4-232 E., 2006/269 K. sayılı kararları).
30. Yargıtayın istikrar kazanmış son uygulamalarına göre, zamanaşımı hukuki niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def’i olup usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır (HGK’nın 06.04.2011 tarihli ve 2010/9-629 E., 2011/70 K.; 09.10.2013 tarihli ve 2013/4-36 E., 2013/1457 K.; 12.03.2014 tarihli ve 2013/4-544 E., 2013/315 K. sayılı kararları).
31. Nitekim, Türk-İsviçre öğretisinde ağırlıklı görüşün ve İsviçre Federal Mahkemesinin de, zamanaşımını maddi hukuka ilişkin bir kavram olarak kabul ettikleri anlaşılmaktadır (Erdem, M.: Özel Hukukta Zamanaşımı, 1. Baskı, İstanbul 2010, Sahife: 8, dipnot 15-16).
32. 818 sayılı BK’nın 125. maddesine göre “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir.” düzenlemesine yer verilmiştir. Yine TBK’nın 146. maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır. Kanun koyucu hem BK’nın 125. maddesi hem de TBK’nın 146. maddesi ile alacak haklarının tabi olacağı genel zamanaşımı süresini düzenlemiş olup, aksine bir yasal düzenleme olmayan hâllerde on yıllık sürenin uygulanması gerektiği açıktır. İş kazası hâlinde de zamanaşımı süresine yönelik ayrı bir düzenleme bulunmadığından TBK’nın 146. (BK 125.) maddesine göre on yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır.
33. TBK’nın 149. (BK 128.) maddesi uyarınca ise zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde, alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak, edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle, söz konusu anda borç ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir.
34. Somut olay bakımından uyuşmazlığın çözülebilmesi için davacının talep ettiği iş kazasından kaynaklanan maddi tazminat talepleri yönünden zamanaşımının hangi tarih itibariyle başlayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Zamanaşımı süresinin tespitinde, zarar ve zararın öğrenilme tarihinin önemi açıktır. Bu noktada da, zararın ne zaman öğrenildiği önem kazanmaktadır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açılmasına ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hal ve şartların öğrenilmiş olması demektir. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın değil, zararın varlığı, niteliği, unsurları ve kapsamının kesin olarak bilinmesi demektir. Zarar verici eylemin sonuçları ve zarar tam olarak ortaya çıkmadıkça zarar görenin zararı öğrendiğinden söz edilemez.
35. Zararı öğrenme zararın kesin şekilde belli olduğu tarihtir. Diğer bir deyişle, sigortalıya bağlanacak gelir ve hüküm altına alınacak tazminatın miktarını doğrudan etkilemesi nedeniyle işçide oluşacak meslekte kazanma güç kayıp oranının hiçbir duraksamaya yol açmayacak biçimde saptandığı tarihten itibaren zamanaşımının başlatılması gerekir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2002 tarihli ve 2002/4-470 E., 2002/477 K. sayılı kararı da bu doğrultudadır.
36. Bu durumda soyut öğrenme, kesin bir bilgi edinememe ve zararın unsurlarını (örneğin sakatlık derecesi ya da ne gibi beden rahatsızlığı oluştuğu) bilememe durumunda zarar ve sonuçları öğrenilmiş sayılamaz. Bu gibi durumlarda da, zamanaşımı kesin öğrenmeden sonra başlamalıdır. Aksi takdirde gerçek zarar karşılanmamış ve hak kaybına sebebiyet verilmiş olacaktır.
37. Anayasa Mahkemesi 21.03.2019 tarihli ve 2016/1253 başvuru sayılı kararında kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka anlatımla mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamaların mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceğini, mahkemelerin usul kurallarını uygularken yargılamanın hakkaniyetine zarar getirecek ölçüde katı şekilcilikten kaçınmaları gerektiğini, kanunla öngörülmüş usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak ölçüde aşırı esneklikten de kaçınmaları gerektiğini, mevzuatta öngörülen dava açma süresine ilişkin kuralların hukuka açıkça aykırı olarak yanlış uygulanması veya bu sürelerin hatalı hesaplanması nedenleriyle kişilerin dava açma ya da kanun yollarına başvuru haklarını kullanmasına engel olunmasının ihlal oluşturabilceğini, bu bağlamda dava açma süresinin işlemeye başladığı anın mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçülülüğü bağlamında büyük önem taşıdığını vurgulamıştır. Anayasa Mahkemesi kararı çerçevesinde de değerlendirme yapıldığında asıl olan ilkenin usul kuralları uygulanırken yargılamada hakkaniyete zarar verecek ölçüde katı şekilcilikten kaçınmak olduğu anlaşılmaktadır.
38. Yukarıdaki bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davacı işçi 24.02.2004 tarihinde meydana gelen iş kazası neticesinde yaralanmıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tarafından düzenlenen 04.03.2004 onay tarihli meslekte kazanma gücü kaybı oranı tespit formunda davacının sürekli iş göremezlik oranı %18.2 olarak belirlenmiş, ancak kontrol muayene kaydının gerekli olmadığı belirtilmiş, davacıya Kurum tarafından 18.05.2006 tarihli gelir bağlama kararı ile iş göremezlik geliri bağlanmış ve davacı tarafından %18.2 maluliyet oranına itiraz edilmemiştir. Davalı işveren tarafından ise yargılama devam ederken iş göremezlik oranının belirlenmesi için ayrı bir tespit davası açılmış, iş bu dosya yönünden bekletici mesele yapılmıştır. Davacı tarafından 21.07.2006 tarihinde açılan tazminat davasında, maluliyet oranının tespiti amacıyla açılan bir diğer dosyanın bekletici mesele yapılması neticesinde, davacı kesin bir şekilde maluliyet oranını öğrenemediği için talep edebileceği tazminat miktarını tespit dosyası kesinleşinceye kadar öğrenememiştir. Davacının meslekte kazanma gücü kaybı oranının belirlenmesi iş kazasından dolayı talep ettiği maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gerekli olup, bu oranı bilmeden talep edebileceği maddi tazminatı bilmesi beklenemez. Bu durumda Yargıtay 10. Hukuk Dairesi tarafından maluliyet oranının tespitine dair dosyanın onanarak kesinleştiği 04.04.2016 tarihinde davacının zararının kesin şekilde belli olduğu kabul edilmeli ve zamanaşımının meslekte kazanma gücü kaybı oranının kesin şekilde belirlenmesinden sonra hesaplanması gerekmektedir. Bu nedenlerle davacının 09.05.2015 tarihli ıslah dilekçesiyle talep ettiği maddi tazminatları zamanaşımına uğramadığından, zamanaşımının başlangıç tarihinin olay tarihi olduğu ve davacının ıslah dilekçesiyle talep ettiği maddi tazminatlarının zamanaşımına uğradığına dair Özel Daire bozma kararı yerinde değildir.
39. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, zararın öğrenilmesinin onun kapsamının değil, varlığının öğrenilmesi anlamında olduğu, zararın varlığı, niteliği ve esaslı unsurları hakkında bir dava açmaya, o davayı ciddi ve objektif bir şekilde desteklemeye, gerekçelerini göstermeye elverişli yeterli hal ve şartların öğrenilmesinin, zararın öğrenilmiş sayılması için yeterli olduğu, somut olayda zamanaşımı başlangıç tarihinin olay tarihi olduğu ve davacının ıslah dilekçesiyle talep ettiği maddi tazminatlarının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş benimsenmemiştir.
40. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin yukarıda açıklanan hususlara değinen direnme kararı yerindedir.
41. Ne var ki, bozma nedenine göre işin esası Özel Dairece incelenmediğinden, taraf vekillerinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Direnme uygun olup taraf vekillerinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için, dosyanın 21. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 07.07.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

Yurt Dışında İş Kazası

506 sayılı Yasa, Sosyal Sigortalar Kurumu’na yükümlülükler getiren bir sosyal güvenlik sözleşmesi veya topluluk sigortası bulunmadığı takdirde kural olarak Türk Milli sınırları içerisinde ve Türkiye’de tescilli işyerleri ve işverenler ile yasa kapsamındaki işçiler için uygulanabilir. Ülke sınırları dışında uygulanamaz.

Olayın geçtiği Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında Sosyal Sigortalar Kurumu’nu yükümlülükler altına sokan Sosyal Güvenlik Sözleşmesi de mevcut değildir. Davalı işveren ile Kurum arasında kısa vadeli sigorta kollarını da kapsayan topluluk sigortası bulunmadığından olay davalı Kurum yönünden 506 Sayılı Yasa’nın 11.maddesi uyarınca bir iş kazası olmayıp Kurum hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.

T.C.
YARGITAY
21. HUKUK DAİRESİ
E. 2011/10502
K. 2013/1274
T. 28.1.2013

DAVA : Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : Dava, davacının davalı K… İnş.San.Tic.Ltd.Şti. ne ait Rusya Federasyonu Hantı-Mansiyk Otonom Bölgesinde bulunan işyerinde 23.10.2007 tarihinde işçi olarak çalışmakta iken geçirdiği kazanın iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacı ile davalı şirket arasında 19.09.2007 tarihinde belirsiz süreli yurtdışı hizmet sözleşmesi imzalandığı, sıvacı olarak işe alınan davacının davalı şirkete ait olan ve Rusya Federasyonu Hantı-Mansiysk Otonom Bölgesinde bulunan işyerinde duvar örme işinde çalışmakta iken 23.10.2007 tarihinde üzerine bastığı kontrplağın kırılması nedeniyle 3.kattan aşağıya düştüğü, kolunu, bacağını ve omzunu kırdığı, davacının davalı işveren aleyhine maddi tazminat davası açtığı, bu davanın yargılaması sırasında Kurum´dan davaya konu iş kazası ile ilgili belgelerin istenildiği, Kurum tarafından verilen cevapta kayıtlarında iş kazası ile ilgili her hangi bir müracaata rastlanmadığından yapılmış bir işlem bulunmadığının, müracaatın sağlanması halinde gerekli işlemlerin yapılacağının bildirildiği, bunun üzerine davacı tarafça Kurum’a gerekli müracaatın yapıldığı, Kurum tarafından bu kez verilen cevapta; 506 Sayılı Yasa’nın 2.3. maddesine göre sigortalı durumda bulunmayanların Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca onaylanan genel şartlarca sigortalının birine veya bir kaçına veya hepsine toplu olarak tabii tutulmaları için davalı işveren arasında 03.04.2002 tarihinde yapılan sözleşme gereği yaşlılık malullük sigorta kolları seçilerek anlaşma yapıldığının ve davacı çalışanın davalı işyerinde geçirmiş olduğu iş kazası ile ilgili kısa vadeli sigorta kollarına tabii olarak prim yatırılmadığından iş kazası soruşturması hakkında herhangi bir işlemin yapılmayacağının bildirildiği anlaşılmıştır.

Olay tarihinde yürürlükte bulunan 506 Sayılı Yasa’nın 11. maddesinde iş kazasının tanımı yapılmış, devamı maddelerinde sağlanan yardımlar ve işverenin yükümü düzenlenmiştir. Bir olayına iş kazası sayılması gerektiğinin tespitine ilişkin davanın nihayetinde 506 ve 5510 Sayılı Yasa gereğince hak sahiplerine iş kazası sigorta kolundan gelir bağlanması sonucu doğabileceği gibi, diğer yandan bir sosyal sigorta olayının iş kazası sayılıp sayılmaması işverenin dahi hak alanını ilgilendirir. Zira işveren kusurlu ve olay da iş kazası ise Kurum bağladığı gelirin peşin değerini işverenden isteyebilecektir.

Bunun yanı sıra kamu hukuku alanına giren sosyal güvenlik hukukunun hizmet akdiyle çalışanlar yönünden başlıca kaynağını oluşturan 506 sayılı Yasa, Sosyal Sigortalar Kurumu’na yükümlülükler getiren bir sosyal güvenlik sözleşmesi veya topluluk sigortası bulunmadığı takdirde kural olarak Türk Milli sınırları içerisinde ve Türkiyede tescilli işyerleri ve işverenler ile yasa kapsamındaki işçiler için uygulanabilir. Başka bir anlatımla; 506 Sayılı Yasa’nın uygulama alanı devletin hükümranlık sahası ile sınırlı olup ülke sınırları dışında uygulanamaz. 506 Sayılı Yasa’nın ülke dışında meydana gelen sigorta olaylarında uygulanabilmesi, işçinin önceden sigortalısı olduğu işveren tarafından geçici bir görev ile yurtdışındaki işyerine götürülmesi veya Sosyal Sigortalar Kurumu’na yükümlülükler getiren sosyal güvenlik sözleşmesi veya kısa vadeli sigorta kollarını da kapsayan topluluk sigortaları bulunması halinde mümkün olabilir.

Topluluk sigortası 506 Sayılı Yasa’nın 86. maddesinde düzenlenmiştir.

Buna göre, Kurum, 2.ve 3.maddelere göre sigortalı durumunda bulunmayanların Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca onanacak genel şartlarla (İş kazaları ile meslek hastalıkları), (Hastalık), (Analık), (malüllük, yaşlılık ve ölüm) sigortalarından birine, birkaçına veya hepsine toplu olarak tabi tutulmaları için, işverenlerle veya dernek, birlik, sendika ve başka teşekküllerle sözleşmeler yapabilir. (Ek fıkra: 29.07.2003 – 4958 S.K./40 md.) Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olanların malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası primi, bu Kanunun 78.maddesine göre belirlenen prime esas kazanç alt ve üst sınırı arasında olmak şartıyla kendilerinin belirleyeceği miktarın %30’udur. Ait olduğu ayı takip eden ayın sonuna kadar ödenmeyen primler için bu tarihten başlanarak 80. madde hükmüne göre gecikme zammı uygulanır. (Ek fıkra: 29.07.2003-4958 S.K./40 md.) Sosyal güvenlik sözleşmesi imzalanmayan ülkelerde iş üstlenen işverenlerin yurt dışındaki iş yerlerinde çalışmak üzere giden Türk işçilerine istekleri halinde 85. madde hükümleri uygulanır.

Anılan Yasanın 7. maddesinde ise İşveren tarafından geçici görevle yabancı ülkelere gönderilen sigortalıların bu kanunda yazılı hak ve yükümlerinin bu görevi yaptıkları sürece de devam edeceği belirtilmiştir. Somut olayda; davacının davalı işverene ait Rusya Federasyonu Hantı- Mansiysk Otonom Bölgesi’nde bulunan işyerinde çalışırken kaza geçirdiği davalı işveren ile Kurum arasında malullük ve yaşlılık kollarında topluluk sigortası sözleşmesinin yapıldığı, ancak iş kazaları ve meslek hastalıkları sigorta koluna tabi topluluk sigortasının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Davacının davalı şirket tarafından geçici görevle Rusya Federasyonu Hantı-Mansiysk Otonom Bölgesi’ne gönderildiğine dair dosyada herhangi bir delil bulunmadığı gibi, olayın geçtiği Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında Sosyal Sigortalar Kurumu’nu yükümlülükler altına sokan Sosyal Güvenlik Sözleşmesi de mevcut değildir. Davalı işveren ile Kurum arasında kısa vadeli sigorta kollarını da kapsayan topluluk sigortası bulunmadığından olay davalı Kurum yönünden 506 Sayılı Yasa’nın 11.maddesi uyarınca bir iş kazası olmayıp Kurum hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.

Mahkemece, yukarıda belirtilen maddi ve hukuki olgular gözetilmeden dava konusu olayın Sosyal Sigortalar Kurumu yönünden de iş kazası sayılması sonucunu doğuracak biçimde yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 28.01.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 

Yurt Dışında Çalışan İşçinin İmzasız Bordroları Sunulmuşsa Emsal Ücret Araştırması Yapılır Ve Gerçek Ücret Ortaya Çıkartılır 

Yurt Dışında Çalışan İşçinin İmzasız Bordroları Sunulmuşsa Emsal Ücret Araştırması Yapılır Ve Gerçek Ücret Ortaya Çıkartılır 

Davacının imzasını içermeyen aylık ücret bordrolarında saat ücreti ile temel ücret hesabı dışında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara yer verilerek davacının banka hesabına yatan tutar ile uyumlu bir tahakkuka gidilmiştir. Davalı işveren işçinin imzasını içermeyen ve her zaman düzenlenmesi mümkün olan bordrolarla temel ücreti bölmek suretiyle diğer işçilik alacaklarının da ödendiği şeklinde bir uygulama geliştirmiştir. İşçinin banka hesabına yapılan ödemelerde maaş açıklaması dışında başka bir bilgiye yer verilmemiştir. Davacının yaptığı iş, kıdemi, bordro ve emsal dosya içerikleri ile emsal ücret araştırması gözetilerek davacı işçinin aylık temel ücretinin 900 USD olduğu kabul edilmeli, gerekirse bu esaslar dahilinde bilirkişiden yeniden rapor alınmalı ve mahkemece bir değerlendirmeye tabi tutularak tazminat ve alacaklar hakkında bir karar verilmelidir.

#Yurt #dışı #kıdem #ihbar #tazminatı #işçi #işveren #işkur #fazla #mesai #fesih #dolar #maaş

T.C.
YARGITAY
9. Hukuk Dairesi
Esas No. 2015/27840
Karar No. 2018/23729
Tarihi: 20.12.2018
DAVA: Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili; davacının 04/02/2007-30/09/2007 tarihleri arasında davalı şirketin yurt dışı şantiyelerinde kalıp ustası olarak çalıştığını, aylık ücretinin 1.200,00 USD olduğunu, 3 öğün yemek, barınma ve ısınma gibi gereksinimlerinin davalı işveren tarafından karşılandığını, iş akdinin sonlandırılarak Türkiye’ye gönderildiğini, işçilik alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili; davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının çalışmasının proje bazlı ve dönemsel olduğunu, her projenin bitimi ile iş akdinin kendiliğinden sona erdiğini, kıdem ve ihbar tazminatı hakkı bulunmadığını, saat ücreti ile çalıştığını, son ücretinin 3,00 USD/saat olduğunu, izin ücretlerinin ödendiğini savunarak, davanın reddini talep etmiştir.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece davanın kısmen kabulü ile kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline hükmedilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2-Davalıya ait yurt dışı işyerinde çalışan davacının tazminat ve alacaklarının belirlenmesine esas ücret taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.
Davacı işçi son aylık ücretinin net 1200 USD olduğunu ileri sürmüş, davalı işveren 3,00 USD saat ücretini savunmuştur. Ücret araştırmasına gelen cevapta sendika yurt içi uygulamasını bildirerek 2250 TL net ücret alabileceğini açıklamıştır. Bilirkişi hesap raporunda davacının iddia ettiği ücret ve davalının sunduğu kayıtlardaki ücrete göre seçenekli olarak tazminat ve alacaklar hesaplanmış, mahkemece davalının sunduğu kayıttaki ücret üzerinden hesaplanan tazminat ve alacaklar hüküm altına alınmıştır.
Davacının imzasını içermeyen aylık ücret bordrolarında saat ücreti ile temel ücret hesabı dışında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara yer verilerek davacının banka hesabına yatan tutar ile uyumlu bir tahakkuka gidilmiştir. Davalı işveren işçinin imzasını içermeyen ve her zaman düzenlenmesi mümkün olan bordrolarla temel ücreti bölmek suretiyle diğer işçilik alacaklarının da ödendiği şeklinde bir uygulama geliştirmiştir. İşçinin banka hesabına yapılan ödemelerde maaş açıklaması dışında başka bir bilgiye yer verilmemiştir. Davacının yaptığı iş, kıdemi, bordro ve emsal dosya içerikleri ile emsal ücret araştırması gözetilerek davacı işçinin aylık temel ücretinin 900 USD olduğu kabul edilmeli, gerekirse bu esaslar dahilinde bilirkişiden yeniden rapor alınmalı ve mahkemece bir değerlendirmeye tabi tutularak tazminat ve alacaklar hakkında bir karar verilmelidir.
Kabule göre de, davalı işverence sunulan mesai şeritlerinde günlük mesainin 8 saat olarak belirtilmesi karşısında, hesaba esas alınan saat ücretinin aylık 240 saat yerine 225 saat ile çarpılması da hatalıdır.
F) SONUÇ:
Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgilisine iadesine, 20/12/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Avukat Ahmet Can 

 

İmzasız Bordrolarda Fazla Çalışmalar Dahi̇l Her Ay Aynı Mi̇ktarın İşçi̇ye Ödenmi̇ş Olması Halinde Fazla Mesai Ödenmemiş Sayılır.

İmzasız Bordrolarda Fazla Çalışmalar Dahi̇l Her Ay Aynı Mi̇ktarın İşçi̇ye Ödenmi̇ş Olması Halinde Fazla Mesai Ödenmemiş Sayılır. 

#Yurt #dışı #kıdem #ihbar #tazminatı #işçi #işveren #işkur #fazla #mesai #fesih #dolar #maaş

Davacının imzasını içermeyen aylık ücret bordrolarında saat ücreti ile temel ücret hesabı dışında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara yer verilerek davacının banka hesabına yatan tutar ile uyumlu bir tahakkuka gidilmiştir. Oysa örneğin 2007 yılı kimi ücret bordrolarında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara değişen miktarlarda yer verilse de bordro sonucu hep aynı 2400 USD net ücret üzerinden gerçekleşmiştir. İşçinin yurt dışında harcaması için elden verilen bir miktar da dikkate alındığında somut uyuşmazlıkta davacı işçi 2600 USD aylık ücret aldığını kanıtlamış durumdadır. Davalı işveren işçinin imzasını içermeyen ve her zaman düzenlenmesi mümkün olan bordrolarla temel ücreti bölmek suretiyle diğer işçilik alacaklarının da ödendiği şeklinde bir uygulama geliştirmiştir. İşçinin banka hesabına yapılan ödemelerde maaş açıklaması dışında başka bir bilgiye yer verilmemiştir. Böyle olunca davacının aylık temel ücretinin 2600 USD olduğu kabul edilmeli ve bordroların fazla çalışma ile hafta tatili ve genel tatil tahakkuklarını içermediği sonucuna varılmalıdır. Gerekirse bu esaslar dahilinde bilirkişiden yeniden rapor alınmalı ve mahkemece bir değerlendirmeye tabi tutularak tazminat ve alacaklar hüküm altına alınmalıdır. Savunmanın dahi altında kalan ücrete itibarla yapılan hesaba göre karar verilmesi hatalıdır.

4857 sayılı Kanunun 54 üncü maddesinde, yıllık ücretli izine hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında, işçinin aynı işverenin bir veya çeşitli işyerlerinde çalıştığı sürelerin birleştirilerek göz önüne alınacağı hükme bağlanmıştır. Bu durumda, işçinin daha önce aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerinde geçen hizmetlerinin yıllık izne hak kazanma ve izin süreleri hesabı yönlerinden dikkate alınması gerekir. Kamu kurum ve kuruluşlarında geçen hizmetlerin de aynı gerekçeyle izin hesabı yönünden birleştirilmesi zorunludur. Bununla birlikte, işçiye önceki feshe bağlı olarak kullanmadığı izin ücretleri tam olarak ödenmişse, bu dönemin sonraki çalışma sürelerine eklenerek izin hesabı mümkün değildir. Önceki çalışma döneminde izin kullandırılmak veya fesihte karşılığı ödenmek suretiyle tasfiye edilmeyen çalışma süreleri, aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerindeki çalışmalara eklenir. İşçinin aralıklı olarak aynı işverene ait işyerinde çalışması halinde, önceki dönemin kıdem tazminatı ödenerek feshedilmiş olması, izin yönünden sürelerin birleştirilmesine engel oluşturmaz. Yine, önceki çalışılan sürede bir yılı doldurmadığı için izne hak kazanılmayan süreler de, işçinin aynı işverene ait işyeri ya da işyerlerindeki sonraki çalışmalarına eklenerek yıllık izin hakkı belirlenmelidir. Yıllık izin, özde bir dinlenme hakkı olup, aralıklı çalışmalarda önceki dönem zamanaşımına uğramaz.

T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
2014/27282 E.
2016/8861 K.
11.04.2016 Tarih

DAVA : Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ile yıllık izin ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı işçi, davalı şirketin yurtdışı şantiyelerinde inşaat teknikeri olarak 23.04.1993-31.07.2008 tarihleri arasında çalıştığını, daha sonra iş akdinin sonlandırılarak Türkiye’ye gönderildiğini, son ücretinin aylık ücretinin 2.600,00 USD olduğunu, 3 öğün yemek, barınma ve ısınma gibi gereksinimlerinin davalı işveren tarafından karşılandığını, işine son verildiğini, kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmediğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı işveren, davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının çalışmasının proje bazlı ve dönemsel olduğunu ve çalışmalarının projenin bitimi ile kendiliğinden sona erdiğini, bu nedenle davacının kıdem ve ihbar tazminatı isteme hakkına sahip olmadığını, davacının 7.53 dolar saat ücreti ile çalıştığını, yıllık izin ücretlerinin ödendiğini savunarak açılan davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece davanın kısmen kabulü ile kıdem ve ihbar tazminatlarının davalıdan tahsiline hükmedilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı davacı temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2-Davalıya ait yurt dışı işyerinde çalışan davacının tazminat ve alacaklarının belirlenmesine esas ücret taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.
Davacı işçi ücretinin son aylık ücretin net 2600 USD olduğunu ileri sürmüş, davalı işveren 7,53 USD saat ücretini savunmuştur. Davacı tanığı davacının iddiasını doğrulamış ve ücret araştırmasına gelen cevapta sendika yurt içi uygulamasını bildirerek 1400-1800 TL net ücret alabileceğini açıklamıştır. Mahkemece 1.451,81 USD giydirilmiş brüt ücret üzerinden ve kıdem tazminatı için tavan miktardan hesaplanan alacaklar hüküm altına alınmıştır.
Davacının imzasını içermeyen aylık ücret bordrolarında saat ücreti ile temel ücret hesabı dışında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara yer verilerek davacının banka hesabına yatan tutar ile uyumlu bir tahakkuka gidilmiştir. Oysa örneğin 2007 yılı kimi ücret bordrolarında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara değişen miktarlarda yer verilse de bordro sonucu hep aynı 2400 USD net ücret üzerinden gerçekleşmiştir. İşçinin yurt dışında harcaması için elden verilen bir miktar da dikkate alındığında somut uyuşmazlıkta davacı işçi 2600 USD aylık ücret aldığını kanıtlamış durumdadır. Davalı işveren işçinin imzasını içermeyen ve her zaman düzenlenmesi mümkün olan bordrolarla temel ücreti bölmek suretiyle diğer işçilik alacaklarının da ödendiği şeklinde bir uygulama geliştirmiştir. İşçinin banka hesabına yapılan ödemelerde maaş açıklaması dışında başka bir bilgiye yer verilmemiştir. Böyle olunca davacının aylık temel ücretinin 2600 USD olduğu kabul edilmeli ve bordroların fazla çalışma ile hafta tatili ve genel tatil tahakkuklarını içermediği sonucuna varılmalıdır. Gerekirse bu esaslar dahilinde bilirkişiden yeniden rapor alınmalı ve mahkemece bir değerlendirmeye tabi tutularak tazminat ve alacaklar hüküm altına alınmalıdır. Savunmanın dahi altında kalan ücrete itibarla yapılan hesaba göre karar verilmesi hatalıdır.
3-Taraflar arasında işçinin kullandırılmayan izin sürelerine ait ücretlere hak kazanıp kazanmadığı ve yıllık izin ücretinin zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.
4857 sayılı İş Kanununun 59 uncu maddesinde, iş sözleşmesinin herhangi bir nedenle sona ermesi halinde, işçiye kullandırılmayan yıllık izin sürelerine ait ücretlerin son ücret üzerinden ödeneceği hükme bağlanmıştır. Yıllık izin hakkının ücrete dönüşmesi için iş sözleşmesinin feshi şarttır.
Aktin feshi halinde kullanılmayan yıllık izin sürelerine ait ücret, işçinin kendisine veya hak sahiplerine ödenir. Böylece, iş sözleşmesinin feshinde kullanılmayan yıllık ücretli izin hakkı izin alacağına dönüşür. Bu nedenle zamanaşımı da iş sözleşmesinin feshinden itibaren işlemeye başlar.
4857 sayılı Kanunun 54 üncü maddesinde, yıllık ücretli izine hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında, işçinin aynı işverenin bir veya çeşitli işyerlerinde çalıştığı sürelerin birleştirilerek göz önüne alınacağı hükme bağlanmıştır. Bu durumda, işçinin daha önce aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerinde geçen hizmetlerinin yıllık izne hak kazanma ve izin süreleri hesabı yönlerinden dikkate alınması gerekir. Kamu kurum ve kuruluşlarında geçen hizmetlerin de aynı gerekçeyle izin hesabı yönünden birleştirilmesi zorunludur. Bununla birlikte, işçiye önceki feshe bağlı olarak kullanmadığı izin ücretleri tam olarak ödenmişse, bu dönemin sonraki çalışma sürelerine eklenerek izin hesabı mümkün değildir. Önceki çalışma döneminde izin kullandırılmak veya fesihte karşılığı ödenmek suretiyle tasfiye edilmeyen çalışma süreleri, aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerindeki çalışmalara eklenir. İşçinin aralıklı olarak aynı işverene ait işyerinde çalışması halinde, önceki dönemin kıdem tazminatı ödenerek feshedilmiş olması, izin yönünden sürelerin birleştirilmesine engel oluşturmaz. Yine, önceki çalışılan sürede bir yılı doldurmadığı için izne hak kazanılmayan süreler de, işçinin aynı işverene ait işyeri ya da işyerlerindeki sonraki çalışmalarına eklenerek yıllık izin hakkı belirlenmelidir. Yıllık izin, özde bir dinlenme hakkı olup, aralıklı çalışmalarda önceki dönem zamanaşımına uğramaz.
Somut uyuşmazlıkta, davacı işçi davalı işverenin yurtdışı şantiyelerinde kesintili olarak çalışmıştır. Davacının yıllık izin ücreti alacağı istemi bordroda yer alan tahakkuklar ve zamanaşımı nedeniyle reddedilmiş ise de, izin ödemesi adı altında bordroda yer alan tahakkukların işçinin farklı şantiyelerdeki çalışmalarının iş bitimi sebebiyle sona erdiği dönemlere rastlayıp rastlamadığı araştırılmamıştır. Bordroda yer alan ödemelerin işçinin banka hesabına yapıldığı savunulmuş olmakla bu yönde gerekirse ilgili banka kayıtları getirtilmeli ve iş bitimi sebebiyle çıkışların verildiği dönemde yapılan ödemelerin karşılığı olan izin günleri ile izinlerin kullandırıldığını gösteren imzalı izin defteri veya eşdeğer bir belge ile desteklenen izin tahakkukları hesaplamadan düşülmelidir. Bu konuda eksik incelemeyle karar verilmesi hatalıdır.
Diğer yandan hükme esas alınan bilirkişi raporunda davadan geriye doğru 5 yıllık zamanaşımı süresi gözetilerek yıllık izin ücreti hesaplaması yapılmış ise de, yukarıdaki ilke kararında da belirtildiği gibi yıllık izin ücretinde zamanaşımı iş sözleşmesinin feshinden itibaren işlemeye başlar. Bu konuda hatalı değerlendirme ile hesap yapan bilirkişi raporuna itibarla hüküm kurulması bozma nedenidir.
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgilisine iadesine, 11/04/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Av.Arb.Ahmet Can 

İletişim Bilgilerimiz

WhatsApp : 0 532 409 18 85 

Mail : ahmetcan@ahmetcan.av.tr 

Yurtdışında çalışan işçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde çeşitli sebeplerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemeleri avans niteliğinde sayılmalıdır.

Yurtdışında çalışan işçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde çeşitli sebeplerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemeleri avans niteliğinde sayılmalıdır.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 2017/43019 E. , 2020/8565 K.

“İçtihat Metni”
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ: … 8. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ: ALACAK

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
YARGITAY KARARI
Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili; müvekkilinin davalı işverenin yurtdışı şantiyelerinde borucu formeni olarak aylık 2.800 USD ücretle çalıştığını iş sözleşmesinin haksız feshedildiğini belirterek kıdem ve ihbar tazminatı ile bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili; husumet itirazı ve zamanaşımı def’inde bulunarak davacının çalışmalarının fasılalı olup iş bitimlerinde davacıya kıdem tazminatı ile yıllık izin ödemelerinin yapıldığını, ilgili dönemlerin tasfiye edildiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:
İlk Derece Mahkemesince, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
İstinaf başvurusu:
İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı, davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti:
Bölge Adliye Mahkemesince, davalı vekilinin istinaf başvurusunun Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 353-(1) b-1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir.
Temyiz başvurusu:
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,
2-Taraflar arasında, davacıya dava konusu alacaklar ile ilgili yapılan ödemelerin ve davacının aralıklı dönem çalışmalarının kıdem tazminatına esas sürenin tespitinde nazara alınıp alınmayacağı hususunda uyuşmazlık bulunmaktadır.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 120. maddesi uyarınca yürürlüğü devam eden mülga 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14/2. maddesi, işçinin aynı işverene bağlı olarak bir ya da değişik işyerlerinde çalıştığı sürelerin kıdem hesabı yönünden birleştirileceğini hükme bağlamıştır. O halde kıdem tazminatına hak kazanmaya dair bir yıllık sürenin hesabında da işçinin daha önceki fasılalı çalışmaları dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte, her bir fesih şeklinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde gerçekleşmesi hizmet birleştirmesi için gerekli bir şarttır. İşçinin önceki çalışmaları sebebiyle kıdem tazminatı ödenmişse, aynı dönem için iki defa kıdem tazminatı ödenemeyeceğinden, tasfiye edilen dönemin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması mümkün olmaz. Ancak, aynı işverene ait bir ya da değişik işyerlerinde çalışılan süre için kıdem tazminatı ödenmemişse, bu süre aynı işverende geçen sonraki hizmet süresine eklenerek son ücret üzerinden kıdem tazminatı hesaplanmalıdır. Zamanaşımı def’inin ileri sürülmesi halinde önceki çalışma sonrasında ara verilen dönem on yılı aşmışsa, önceki hizmet bakımından kıdem tazminatı hesaplanması mümkün olmaz.
Davacının aralıklı çalışmalarının her birinin iş sözleşmesinin feshi ile sonlanıp sonlanmadığı belirlenmeli ve bu feshe göre işçiye kanuni haklarının ödenip ödenmediği tespit olunmalıdır. Feshe göre işçilik haklarının ödendiği belirlendiğinde, önceki çalışmalarının tasfiye edildiği kabul edilmeli ve tazminat hesabı açısında daha sonraki çalışma süresine eklenmemelidir. Ancak yapılan ödemelerin kanuni hakların altında kaldığının anlaşılması halinde yine tasfiye esası benimsenmekle birlikte zamanaşımı def’i sebebiyle zamanaşımına uğramamış dönem için belirlenen fark alacaklar, her bir dönem ücretine göre belirlenmeli ve istekler yönünden karar verilmelidir.İşçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde çeşitli sebeplerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemeler avans niteliğinde sayılmalıdır. İşçinin iş sözleşmesinin feshinde kıdem tazminatına hak kazanılması durumunda, işyeri ya da işyerlerinde geçen tüm hizmet sürelerine göre kıdem tazminatı hesaplanmalı, daha önce avans olarak ödenen miktar kanuni faiziyle birlikte mahsup edilmelidir.
Dosya içeriğine göre; davalı tarafça dosyaya yabancı dilde hazırlanmış ibraname sunulmuş, ibranamelerin üzerinde yazılı miktarda ihbar tazminatı ve yıllık izin ücret alacaklarının ödendiği savunulmuştur. Mahkemece, ibranamenin yabancı dilde yazılmış olduğu ve ödemelerin banka kaydıyla yapıldığının ispat edilemediği gerekçesiyle ödemeler ve belgeler dikkate alınmaksızın hüküm kurulmuştur. Söz konusu belge yabancı dilde hazırlanmış olmakla birlikte, belge içeriklerinde rakamlar yer almaktadır. Ayrıca aynı miktarlara ilişkin makbuzlar ve cari hesap kayıtları da dosyaya sunulmuştur. Bu halde, mahkemece, Final Settlement And Release başlıklı belgede ve diğer kayıtlarda yer alan alacak kalemlerinin hangi alacağa yönelik olduğu tercüme yoluyla tespit edilmeli, davalının kıdem tazminatı ve yıllık izin ücret alacaklarının ödendiği yönündeki iddiası değerlendirilmeli, belirtilen rakamlarda ödemelerin yapılıp yapılmadığına dair, davacı asilin beyanı alınmalıdır. Neticeye göre, dosya kapsamı bir değerlendirmeye tabi tutularak, sonuca gidilmelidir. Somut olayda, davacının aralıklı çalışmaları bakımından dosya kapsamındaki delil ve belgelerin değerlendirilmesinde hataya düşen bilirkişi raporuna itibarla sonuca gidilmesi isabetli olmamıştır.Sonuç: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin ise kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 02.07.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bu karara göre, yurtdışında çalışan işçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde çeşitli sebeplerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemeleri avans niteliğinde sayılmalıdır.

Etiketler:#yurtdışı #işçi #kıdem #yabancı #döviz #ihbar #fazla #mesai #alacak #yıllık #izin #fesih #iş #işveren #yevmiye #şantiye #inşaat #baraj #otoyol #fabrika #toplukonut #yurt #dışında #çalışan #emek #uluslararası #pasaport #vize #işkur #tazminat #maaş #ücret #istihdam

Av.Ahmet Can

İletişim Bilgilerimiz :
Tel : 0 532 409 18 85
Mail : ahmetcan@ahmetcan.av.tr
Form : Üzerine Tıklayınız

İletişime geçmek için 0 532 409 18 85 no’lu telefondan arayabilir, ahmetcan@ahmetcan.av.tr adresine mail gönderebilir ya da bu formu doldurarak telefon numaranızı bırakabilirsiniz.

Hukuki gelişmelerden haberdar olmak için bültenimize kaydolabilirsiniz.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 2017/43019 E. , 2020/8565 K.

“İçtihat Metni”
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ: … 8. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ: ALACAK

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
YARGITAY KARARI
Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili; müvekkilinin davalı işverenin yurtdışı şantiyelerinde borucu formeni olarak aylık 2.800 USD ücretle çalıştığını iş sözleşmesinin haksız feshedildiğini belirterek kıdem ve ihbar tazminatı ile bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili; husumet itirazı ve zamanaşımı def’inde bulunarak davacının çalışmalarının fasılalı olup iş bitimlerinde davacıya kıdem tazminatı ile yıllık izin ödemelerinin yapıldığını, ilgili dönemlerin tasfiye edildiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:
İlk Derece Mahkemesince, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
İstinaf başvurusu:
İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı, davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti:
Bölge Adliye Mahkemesince, davalı vekilinin istinaf başvurusunun Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 353-(1) b-1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir.
Temyiz başvurusu:
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,
2-Taraflar arasında, davacıya dava konusu alacaklar ile ilgili yapılan ödemelerin ve davacının aralıklı dönem çalışmalarının kıdem tazminatına esas sürenin tespitinde nazara alınıp alınmayacağı hususunda uyuşmazlık bulunmaktadır.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 120. maddesi uyarınca yürürlüğü devam eden mülga 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14/2. maddesi, işçinin aynı işverene bağlı olarak bir ya da değişik işyerlerinde çalıştığı sürelerin kıdem hesabı yönünden birleştirileceğini hükme bağlamıştır. O halde kıdem tazminatına hak kazanmaya dair bir yıllık sürenin hesabında da işçinin daha önceki fasılalı çalışmaları dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte, her bir fesih şeklinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde gerçekleşmesi hizmet birleştirmesi için gerekli bir şarttır. İşçinin önceki çalışmaları sebebiyle kıdem tazminatı ödenmişse, aynı dönem için iki defa kıdem tazminatı ödenemeyeceğinden, tasfiye edilen dönemin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması mümkün olmaz. Ancak, aynı işverene ait bir ya da değişik işyerlerinde çalışılan süre için kıdem tazminatı ödenmemişse, bu süre aynı işverende geçen sonraki hizmet süresine eklenerek son ücret üzerinden kıdem tazminatı hesaplanmalıdır. Zamanaşımı def’inin ileri sürülmesi halinde önceki çalışma sonrasında ara verilen dönem on yılı aşmışsa, önceki hizmet bakımından kıdem tazminatı hesaplanması mümkün olmaz.
Davacının aralıklı çalışmalarının her birinin iş sözleşmesinin feshi ile sonlanıp sonlanmadığı belirlenmeli ve bu feshe göre işçiye kanuni haklarının ödenip ödenmediği tespit olunmalıdır. Feshe göre işçilik haklarının ödendiği belirlendiğinde, önceki çalışmalarının tasfiye edildiği kabul edilmeli ve tazminat hesabı açısında daha sonraki çalışma süresine eklenmemelidir. Ancak yapılan ödemelerin kanuni hakların altında kaldığının anlaşılması halinde yine tasfiye esası benimsenmekle birlikte zamanaşımı def’i sebebiyle zamanaşımına uğramamış dönem için belirlenen fark alacaklar, her bir dönem ücretine göre belirlenmeli ve istekler yönünden karar verilmelidir.İşçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde çeşitli sebeplerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemeler avans niteliğinde sayılmalıdır. İşçinin iş sözleşmesinin feshinde kıdem tazminatına hak kazanılması durumunda, işyeri ya da işyerlerinde geçen tüm hizmet sürelerine göre kıdem tazminatı hesaplanmalı, daha önce avans olarak ödenen miktar kanuni faiziyle birlikte mahsup edilmelidir.
Dosya içeriğine göre; davalı tarafça dosyaya yabancı dilde hazırlanmış ibraname sunulmuş, ibranamelerin üzerinde yazılı miktarda ihbar tazminatı ve yıllık izin ücret alacaklarının ödendiği savunulmuştur. Mahkemece, ibranamenin yabancı dilde yazılmış olduğu ve ödemelerin banka kaydıyla yapıldığının ispat edilemediği gerekçesiyle ödemeler ve belgeler dikkate alınmaksızın hüküm kurulmuştur. Söz konusu belge yabancı dilde hazırlanmış olmakla birlikte, belge içeriklerinde rakamlar yer almaktadır. Ayrıca aynı miktarlara ilişkin makbuzlar ve cari hesap kayıtları da dosyaya sunulmuştur. Bu halde, mahkemece, Final Settlement And Release başlıklı belgede ve diğer kayıtlarda yer alan alacak kalemlerinin hangi alacağa yönelik olduğu tercüme yoluyla tespit edilmeli, davalının kıdem tazminatı ve yıllık izin ücret alacaklarının ödendiği yönündeki iddiası değerlendirilmeli, belirtilen rakamlarda ödemelerin yapılıp yapılmadığına dair, davacı asilin beyanı alınmalıdır. Neticeye göre, dosya kapsamı bir değerlendirmeye tabi tutularak, sonuca gidilmelidir. Somut olayda, davacının aralıklı çalışmaları bakımından dosya kapsamındaki delil ve belgelerin değerlendirilmesinde hataya düşen bilirkişi raporuna itibarla sonuca gidilmesi isabetli olmamıştır.Sonuç: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin ise kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 02.07.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bu karara göre, yurtdışında çalışan işçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde çeşitli sebeplerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemeleri avans niteliğinde sayılmalıdır.

Etiketler:#yurtdışı #işçi #kıdem #yabancı #döviz #ihbar #fazla #mesai #alacak #yıllık #izin #fesih #iş #işveren #yevmiye #şantiye #inşaat #baraj #otoyol #fabrika #toplukonut #yurt #dışında #çalışan #emek #uluslararası #pasaport #vize #işkur #tazminat #maaş #ücret #istihdam

Av.Ahmet Can

İletişim Bilgilerimiz :
Tel : 0 532 409 18 85
Mail : ahmetcan@ahmetcan.av.tr

Genel

Koronavirüs (Covid-19)’ün Bulaşması Sonucu Vefat Eden İşçinin Ölümü İle Olay Arasında Uygun İlliyet Bağı Varsa, Koronavirüs (Covid-19)’e Bağlı Olarak Meydana Gelen Ölüm İş Kazası Sayılır.

Koronavirüs (Covid-19)’ün Bulaşması Sonucu Vefat Eden İşçinin Ölümü İle Olay Arasında Uygun İlliyet Bağı Varsa, Koronavirüs (Covid-19)’e Bağlı Olarak Meydana Gelen Ölüm İş Kazası Sayılır. 

5510 Sayılı Kanun’un 13. maddesinde iş kazasının unsurları; 

a-) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,

b-)İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,

c-) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,

d-) Bu Kanunun 4.maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,

e-) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olay…” olarak belirtilmiştir.

Bu madde hükmüne göre, iş kazası; maddede sayılı olarak belirtilmiş hal ve durumlardan herhangi birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen zarara uğratan olaydır.

Yasada iş kazası, sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen engelli hale getiren olay olarak tanımlandığından, olayın etkilerinin bir süre devam ederek zaman içinde artması ve buna bağlı olarak sonucun daha sonra gerçekleşmesi de mümkündür. 

Yani, iş kazası ani bir olay şeklinde ortaya çıkıp, buna bağlı olarak zarar, derhal gerçekleşebileceği gibi, etkileri daha sonra da ortaya çıkabilir. 

Sonradan oluşan zarar ile olay arasında uygun illiyet bağı bulunması koşuluyla olay iş kazası kabul edilir. 

Kanunun iş kazasını sigortalıyı zarara uğratan olay biçiminde nitelendirmiş olması illiyet ( nedensellik ) bağını iş kazasının bir unsuru olarak ele almayı gerektirir. Ne var ki, burada aranan “uygun illiyet ( nedensellik ) bağı” olup, bu da kanunun aradığı hal ve durumlardan herhangi birinde gerçekleşme olgusu ile sonucun birbiriyle örtüşmesi olarak anlaşılmalıdır. İş kazası için başkaca bir koşulun varlığı aranmaz. 

Kısacası; anılan kanuni düzenleme, sosyal güvenlik hukuku ilkeleri içinde değerlendirilmeli; maddede yer alan herhangi bir hale uygunluk varsa zararlandırıcı sigorta olayının kaynağının işçi olup olmaması ya da ortaya çıkmasındaki diğer etkenlerin değerlendirilmesinde dar bir yoruma gidilmemelidir. 

Yargıtay 21. Hukuk Dai̇resi̇ E. 2018/5018 K. 2019/2931 T. 15.4.2019 kararında E. 2018/5018 K. 2019/2931 T. 15.4.2019 kararında “Somut olayda,tır şoförü olan davacı murisinin 26.11.2009 tarihinde davalı işveren tarafından Ukrayna’ya sefere gönderildiği,11.12.2009 tarihinde Türkiye’ye giriş yaptığı,Adli Tıp Kurumu raporunda, H1N1 virüsünün kuluçka süresinin 1-4 gün arasında değiştiği, murisin 13.12.2009 tarihli hastaneye başvurusunda belirttiği şikayetlerin hastalığın başlangıç belirtileri olduğu taktirde hastalığın bulaşmasının bu tarihten 1-4 gün öncesinde gerçekleşmiş olacağının bildirildiği,buna göre davacı murisinin, işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle Ukrayna’ya yapılan sefer sırasında bulaştığı yukarıda belirtilen rapor kapsamından anlaşılan H1N1 virüsüne bağlı olarak, daha sonra meydana gelen ölümünün iş kazası olarak kabul edilmesi gerektiği açıktır”, şeklindeki emsal kararında olduğu gibi, Koronavirüs (Covid-19)’ün bulaşması sonucu vefat eden işçinin ölümü i̇le olay arasında uygun i̇lliyet bağı varsa, Koronavirüs (Covid-19)’e bağlı olarak meydana gelen ölüm i̇ş kazası sayılır. 

Ancak, Koronavirüs (Covid-19)’ün kaçınılmazlık faktörü nedeniyle işverenin sorumluluğu noktasında uyuşmazlık ortaya çıkabilir. 

Yargıtay 21. Hukuk Dai̇resi̇ E. 2019/5246 K. 2020/975 T. 20.2.2020 kararına göre, kaçınılmazlık; hukuksal ve teknik anlamda; fennen önlenmesi mümkün bulunmayan başka bir anlatımla, işverence mevzuatın öngördüğü tüm önlemlerin alınmış olduğu koşullarda dahi önlenmesi mümkün bulunmayan durum ve sonuçları ifade eder. 

İş sağlığı ve güvenliği önlemlerine aykırılık sebebiyle oluşan zararları tazmin etmek amacıyla açılan davalarda işverenin kusuru, zarar miktarına ulaşılmasında büyük önem taşır. Bu nedenle kazanın gerçekleşmesinde tarafların kusur durumlarının çeşitli ihtimallere göre ortaya konulması ve kusurun tazminata ne şekilde etki ettiğinin belirlenmesinde fayda bulunmaktadır. 

Bu ihtimalleri şu başlıklar halinde sıralanabilir; 

a-) Hem işçinin hem de işverenin kusurlu olması,

b-) İşçinin kusurlu bulunmasına rağmen işverenin ortaya çıkan iş kazasında kusurunun bulunmaması,

c-) İşçinin kusurunun bulunmaması,

d-) İşverenin diğer bir işçisinin kusurlu bulunması,

e-) Tarafların her ikisinin de kusurunun bulunmamasıdır. 

Kaçınılmazlıktan bahsedilebilmesi için öncelikle irade dışı olarak nitelendirilebilecek bir olayın meydana gelmesi gerekmektedir. Koronavirüs (Covid-19) gibi fizyolojik olaylar kaçınılmaz bir olay olarak kabul edilebilir. 

Diğer taraftan kaçınılmaz hâl teşkil eden olay nedeniyle bir davranış kuralı veya borç ihlal edilmeli, diğer bir söyleyişle ifa edilememesine neden olmuş olmalıdır. Ayrıca kaçınılmazlıktan bahsedilebilmesi için beklenmeyen hâl teşkil eden olay ile borcun ihlali arasında uygun illiyet bağı da bulunmalıdır.

Kaçınılmazlığın son ve en önemli unsuru ise genel davranış normunun veya sözleşmeden doğan borcun ihlalinin önlenemez (kaçınılamaz) olmasıdır. Önlenemezlik, alınabilecek tüm tedbirlerin alınmış olmasına karşılık davranış kuralının veya sözleşmeden doğan bir borcun ihlal edilmiş olduğunu ifade etmektedir. 

Olay önlenemez olmasına karşılık bir davranış kuralına veya sözleşmeden doğan borca aykırılık önlenebiliyorsa kaçınılmazlıktan söz edilemez. 

Bilimsel ve teknolojik gelişmeler önlenemez olaylara karşın genel davranış normunun veya sözleşmeden doğan borcu önleme olanağı sağlamaktadır. Örneğin bir markette veya benzin istasyonunda çalışan bir kasiyerin markette veya benzin istasyonunda Koronavirüs (Covid-19) kapması olayında Koronavirüs (Covid-19) irade dışı ve önlenemez bir olay olmakla birlikte market yönetimi tarafından kasiyer bone verilmemesi, eldiven verilmemesi, korunmaya ilişkin gerekli ve yeterli önlemlerin alınmaması, buna ilişkin detaylı eğitimlerin verilmemiş olması, önlenemez bir olay değildir. 

Zira çalışma esnasında koruma elbisesi, eldiven veya bone kullanılarak bu neticenin önüne geçilebilir. O hâlde böylesi bir durumda olayın önlenemez olduğu gerekçesiyle kaçınılmazlıktan bahsetme imkanı yoktur.

İş kazası sonucu açılan tazminat davalarında da kaçınılmazlık, işverenin sorumluluğunu etkileyen ve tazminatın belirlenmesinde göz önünde bulundurulan bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle olayda kaçınılmazlığın etkisinin var olup olmadığı titizlikle araştırılır. 

Kaçınılmazlığın etkisinin tespitine yönelik olarak yapılan araştırma neticesinde iki olasılık ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ya kaçınılmazlık tamamen iş kazasının oluşumunda etkili olacak diğer bir ifadeyle iş kazası % 100 kaçınılmazlık nedeniyle meydana gelecek ya da kaçınılmazlık iş kazasının meydana gelmesinde kısmen etkili olacaktır.

Kaçınılmazlık 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. vd. maddelerinde tazminatın kapsamı belirlenirken durumun gereğini, yani olayın özelliklerini göz önüne almakla yükümlü tuttuğundan, bazı hallerde zararın ortak ve kısmi sebebini oluşturan beklenmedik olaylar tazminattan indirim sebebi olabilir. Hakim kaçınılmaz olayları indirim sebebi olarak kabul edecektir. 

Olay tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklanmış ise normal şartlarda kusur oranları ile belirlenen işverenin sorumluluğunun sınırını belirleyebilmek mümkün değildir. Bu tür olaylarda kaza tümüyle kaçınılmaz etkenlerin ürünüdür. O nedenle normal şartlarda kusur oranları ile belirlenen işveren sorumluluğunun sınırını belirleyebilmek mümkün değildir. Matematiksel değerlerin ortadan kalktığı böyle bir halde tazminat miktarının belirlenmesinde 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi karşımıza çıkmaktadır. 

Gerçekten de iş kazasının tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklandığı durumlarda kaçınılmazlığın yükünü taraflardan sadece birisine yüklemek, adalet duygusunu zedeler. Kaçınılmazlık, her iki taraf açısından da önlenemez bir olay olduğuna göre, beklenmeyen olayın neden olduğu olumsuz sonuçlara her iki tarafta katlanmalıdır. Bu gibi durumlarda kaçınılmazlığın etki ettiği zarar, hakkaniyetin gerektirdiği ölçüde taraflara yüklenir. 

Olayın kaçınılmazlıktan kaynaklanması hâlinde sorumluluğun işçi ve işveren arasında % 50’şer oranında paylaştırılması uygun gibi görünebilirse de, işçinin işverene karşı daha güçsüz oluşu, nimet – külfet dengesi, işçiyi koruma ve sosyal devlet ilkesi gibi nedenler karşısında işverene daha fazla sorumluluk verilmesi hakkaniyet gereğidir.

Sonuç itibariyle iş kazasının meydana gelmesinde tamamen kaçınılmazlığın etkili olduğu durumlarda, hakim tarafından 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi çerçevesinde tazminat belirlenirken hakkaniyet ilkeleri gözetilerek işverenin % 60, işçinin ise % 40 kusurlu olduğunun kabulü adil bir çözüm olacaktır.  

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 07/03/2019 gün ve 2015/21-983 – 2019/252 Esas ve Karar sayılı ilamı bu yöndedir. 

Böylesi bir durumda yapılacak iş, davaya konu iş kazasının meydana gelmesinde % 60 kaçınılmazlık faktörünün % 60’lık oranından da davalı işverenlerin kusurlu olduğunun kabulüyle hak sahiplerinin maddi zararının belirlene karar verilir. 

Can Hukuk Bürosu

Avukat Ahmet Can

Reşatbey Mah.Türkkuşu Cad.No:1 Günep Panorama  B Blok K:10 D:5 Seyhan/Adana

T: 0 322 454 0 442 

F: 0 322 454 0 432 

E-mail: ahmetcan@ahmetcan.av.tr

Genel

İş Kazasında Kaçınılmazlık Etkili Olduğu Durumlarda, Hakim Tarafından 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. Maddesi Çerçevesinde Tazminat Belirlenirken Hakkaniyet İlkeleri Gözetilerek İşverenin % 60, İşçinin İse % 40 Kusurlu Olduğuna Karar Verir.


İş Kazasında Kaçınılmazlık Etkili Olduğu Durumlarda, Hakim Tarafından 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. Maddesi Çerçevesinde Tazminat Belirlenirken Hakkaniyet İlkeleri Gözetilerek İşverenin % 60, İşçinin Ise % 40 Kusurlu Olduğuna Karar Verir.
T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2015/21-983 K. 2019/252 T. 7.3.2019
ÖZET : Dava, iş kazası nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir. İş kazasının tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklandığı durumlarda kaçınılmazlığın yükünü taraflardan sadece birisine yüklemek, adalet duygusunu zedeler. Beklenmeyen olayın neden olduğu olumsuz sonuçlara her iki tarafta katlanmalıdır. İşçinin işverene karşı daha güçsüz oluşu, nimet – külfet dengesi, işçiyi koruma ve sosyal devlet ilkesi gibi nedenler karşısında işverene daha fazla sorumluluk verilmesi hakkaniyet gereğidir. Bu itibarla, iş kazasının meydana gelmesinde tamamen kaçınılmazlığın etkili olduğu somut olayda, mahkemece, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi göz önünde tutularak davalı işverenlerin %60 oranında, davacının ise %40 oranında kusurlu olduğunun kabulüyle bu kusur oranları dikkate alınmak suretiyle maddi zararın belirlenmesi için hesap bilirkişisinden rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir.
DAVA : Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Mengen Asliye Hukuk Mahkemesince ( İş Mahkemesi Sıfatıyla ) davanın reddine dair verilen 21.11.2013 tarihli ve 2013/45 E., 2013/103 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli ve 2014/2165 E., 2014/10603 K. sayılı kararı ile;

“…Dava, 16.09.1996 tarihinde maruz kaldığı iş kazasında yaralanarak %32 oranında sürekli iş göremezliğe maruz kalan sigortalının maddi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, hükme esas alınan kusur bilirkişisi raporunda kazanın tamamen kaçınmazlıktan ( kötü tesadüften ) kaynaklandığı belirtilmiştir.

Kaçınılmazlık ( kötü tesadüf ); hukuksal ve teknik anlamda; fennen önlenmesi mümkün bulunmayan başka bir anlatımla, işverence mevzuatın öngördüğü tüm önlemlerin alınmış olduğu koşullarda dahi önlenmesi mümkün bulunmayan durum ve sonuçları ifade eder.

Bir olayın tamamen kaçınılmazlık ( kötü tesadüf )sonucu meydana geldiğinin saptanması halinde hakim, işverenin sorumluluğunu, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesini göz önünde tutarak hakkaniyet ölçüsünde saptamalı, işçi-işveren arasındaki bu tür davalarda tarafların ekonomik ve sosyal durumları da göz önünde bulundurulduğunda işverene biraz daha fazla sorumluluk verilmesi sosyal hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak düşünülmelidir. Yargıtay’ın yerleşik uygulaması da bu yöndedir.

Bu açıklamalardan olarak somut olayda, iş kazasının tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklanmasına göre davalı işverenlerin bu zararlandırıcı hadisenin meydana gelmesinde hiçbir kusurunun bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Yapılacak iş davaya konu iş kazasında davalı işverenlerin %60 oranında, kazalının ise %40 oranında kusurlu olduğunun kabulüyle bu kusur oranları dikkate alınarak hak sahiplerinin maddi zararının belirlenmesi noktasında hesap raporu alarak çıkacak neticeye göre karar vermekten ibarettir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 438. maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, iş kazası nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; müvekkilinin davalıların sorumlu oldukları maden ocağında çalışırken 16.09.1996 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu malul kaldığını, kazadan dolayı davalılar aleyhine fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 100,00TL maddi ve 4.000,00TL manevi tazminat istemli davanın Mengen Asliye Hukuk ( İş ) Mahkemesi’nin 2006/50 E. sayılı dosyası ile hükme bağlandığını, 2006/50 E. sayılı dosyada iş kazası nedeniyle kusur raporu alındığını ve bu hususun kesinleştiğini, kaza sonrası müvekkilinin ekonomik geleceğinin sarsıldığını ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000,00TL maddi tazminatın iş kazası tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalılar vekili; Mengen Asliye Hukuk ( İş ) Mahkemesi’nin 2006/50 E. sayılı dosyasında, maddi tazminat davasının feragat nedeniyle reddine karar verildiğini, Yargıtay bozma ilamında maddi tazminattan feragate dair herhangi bir gerekçenin belirtilmemiş olduğunu, bu nedenle maddi tazminat hususunun kesinleştiğini ve müvekkili şirketler lehine usulü müktesep hak oluştuğunu, kabul anlamına gelmemek kaydıyla kesinleşen dosyada müvekkili şirketlere kusur atfedilmediğini, kaza ile ilgili olarak alınan üç değişik bilirkişi raporunda %100 kaçınılmazlık bulunduğunun tespit edildiğini, 2006/50 E. sayılı dosyada manevi tazminata hükmedilirken müvekkil şirketlerin %60 oranında sorumlu tutulduğunu, ancak bu hususun sadece manevi tazminat bakımından sınırlı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece 17.06.2010 tarihinde verilen kararda; 2006/50 E. dosyada, davacı vekilinin 17.07.2000 tarihli dilekçesiyle fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla maddi tazminat isteminden feragat ettiği, mahkemece maddi tazminat isteminin feragat nedeniyle reddine karar verildiği, Yargıtay bozma ilamında maddi tazminat talebinin feragatten reddinin konu edilmediği ve bu durumun kesinleştiği, feragat beyanının HUMK’nın 95/1. maddesine göre kesin hükmün hukuki neticelerini doğurarak davaya son veren işlemlerden olduğu gerekçesiyle davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece; dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklar saklı tutmak suretiyle 100,00TL maddi tazminat talep edildiği, bu haliyle açılan davanın kısmi dava olduğu, kısmi davadaki feragatin bu davada talep edilen miktarla sınırlı olduğu, fazlaya ilişkin haklardan da feragat edildiğinin açıkça belirtilmediği hallerde saklı tutulan alacak kısmından feragat edilmediğinin kabulünün gerekeceği, saklı tutulan alacak kısımı ile ilgili olarak her zaman dava açılmasının mümkün bulunduğu gerekçesiyle bozulmuştur.

Mahkemece yapılan yargılama sonucunda önceki kararda direnilerek davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine direnme kararı, Hukuk Genel Kurulunca; davacı vekilinin ilk davadaki feragat beyanının “fazlaya dair maddi tazminat talep hakkımız mahfuz kalmak kaydıyla yüz TL maddi tazminat talebimizden feragatle, müvekkilimin kaza anındaki yaşı, malulen emekli olabilecek duruma düşmesi durumu, çalışamaz durumu göz önünde bulundurularak talep ettiğimiz dört milyar TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 16.09.1996 tarihinden itibaren kanuni faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınması” şeklinde olduğu gözetildiğinde, bu feragatin fazlaya ilişkin maddi tazminat talebinden feragat anlamına da gelmeyeceği gerekçesiyle bozulmuş, bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda,

Yerel Mahkemece 21.11.2013 tarihli kararda; 2006/50 E. sayılı dosyada alınan bilirkişi raporuna göre davalı şirketlere atfı kabil herhangi bir kusur bulunmadığı, kazanın % 100 kaçınılmazlık nedeni ile meydana geldiğinin tespit edildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece 18.09.2014 tarihinde verilen kararda; dava konusu iş kazasının tamamen kaçınılmazlık sonucunda meydana geldiği, davalı işverenin kusurunun olmaması nedeniyle aleyhine maddi tazminata hükmedilemeyeceği, ancak tarafların ekonomik ve sosyal durumu, olayın ağırlığı, davacının maluliyet oranı, olay nedeniyle davacının duyduğu elem vb. nedenlerle davacının manevi tazminata hak kazanacağı, nitekim bu nedenlerle davacının açtığı manevi tazminat davasında lehine manevi tazminata hükmedildiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyize getirmektedir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklanan iş kazası nedeniyle davalı işverenlere kusur izafe edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre davacı lehine maddi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

İş sağlığı ve güvenliği önlemlerine aykırılık sebebiyle oluşan zararları tazmin etmek amacıyla açılan davalarda işverenin kusuru, zarar miktarına ulaşılmasında büyük önem taşır. Bu nedenle kazanın gerçekleşmesinde tarafların kusur durumlarının çeşitli ihtimallere göre ortaya konulması ve kusurun tazminata ne şekilde etki ettiğinin belirlenmesinde fayda bulunmaktadır.

Bu ihtimalleri şu başlıklar halinde sıralayabiliriz:

i- ) Hem işçinin hem de işverenin kusurlu olması,

ii ) İşçinin kusurlu bulunmasına rağmen işverenin ortaya çıkan iş kazasında kusurunun bulunmaması,

iii ) İşçinin kusurunun bulunmaması,

iv ) İşverenin diğer bir işçisinin kusurlu bulunması,

v- ) Tarafların her ikisinin de kusurunun bulunmaması ( Akın, L: Çimento Sektöründe İş Sağlığı ve Güvenliği, İstanbul 2011, s.90-105 ).

Yapılan bu kısa açıklamadan sonra uyuşmazlığın çözümünde tarafların her ikisinin de kusurunun bulunmadığı “kaçınılmazlık” kavramı üzerinde durmakta yarar vardır.

Kaçınılmazlık ( beklenmedik durum, fevkalade hâl, kaza, kötü tesadüf, umulmayan hâl ) sorumlu kişinin irade ve davranışından bağımsız olarak herkese ödev yükleyen genel bir davranış kuralının veya sözleşmeden doğan bir borcun kaçınılmaz surette ihlali sonucunu doğuran olaydır ( Eren, F.: Sorumluluk Hukuku Açısından Uygun İlliyet Bağı Teorisi, Ankara 1975, s.139; Tandoğan, H.: Türk Mesuliyet Hukuku, İstanbul 2010, s. 461 ).

Kaçınılmazlıktan bahsedilebilmesi için öncelikle irade dışı olarak nitelendirilebilecek bir olayın meydana gelmesi gerekmektedir. Yağmur, fırtına, sel, buzlanma gibi olaylar, hastalık gibi psiko-fizyolojik olaylar kaçınılmaz bir olay olarak kabul edilebilir ( Eren, s.141; Tandoğan, s.461; Güneren, A.: İş Kazası ve Meslek Hastalığından Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat Davaları, Ankara 2018, s.706 ).

Diğer taraftan kaçınılmaz hâl teşkil eden olay nedeniyle bir davranış kuralı veya borç ihlal edilmeli, diğer bir söyleyişle ifa edilememesine neden olmuş olmalıdır. Ayrıca kaçınılmazlıktan bahsedilebilmesi için beklenmeyen hâl teşkil eden olay ile borcun ihlali arasında uygun illiyet bağı da bulunmalıdır ( Eren, s.142; Tandoğan, s.461; Güneren, s.706 ).

Kaçınılmazlığın son ve en önemli unsuru ise genel davranış normunun veya sözleşmeden doğan borcun ihlalinin önlenemez ( kaçınılamaz ) olmasıdır. Önlenemezlik, alınabilecek tüm tedbirlerin alınmış olmasına karşılık davranış kuralının veya sözleşmeden doğan bir borcun ihlal edilmiş olduğunu ifade etmektedir. Olay önlenemez olmasına karşılık bir davranış kuralına veya sözleşmeden doğan borca aykırılık önlenebiliyorsa kaçınılmazlıktan söz edilemeyeceği kuşkusuzdur. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler önlenemez olaylara karşın genel davranış normunun veya sözleşmeden doğan borcu önleme olanağı sağlamaktadır ( İyimaya, Ahmet: Sorumluluk ve Tazminat Hukuku Sorunlar, Ankara 1990, s. 175; Güneren s.706 ). Örneğin; bir inşaat işçisinin üzerinde çalışacağı tabiyeyi hazırlamak için duvara beton çivisi çakarken çivinin başının kırılıp gözüne kaçması olayında çivinin kırılması irade dışı ve önlenemez bir olay olmakla birlikte kırılan bu çivinin işçinin gözüne kaçması önlenemez bir olay değildir. Zira çalışma esnasında gözlük kullanılarak bu neticenin önüne geçilebilir. O hâlde böylesi bir durumda olayın önlenemez olduğu gerekçesiyle kaçınılmazlıktan bahsetme imkanı yoktur.

İş kazası sonucu açılan tazminat davalarında da kaçınılmazlık, işverenin sorumluluğunu etkileyen ve tazminatın belirlenmesinde göz önünde bulundurulan bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle olayda kaçınılmazlığın etkisinin var olup olmadığı titizlikle araştırılmalıdır.

Kaçınılmazlığın etkisinin tespitine yönelik olarak yapılan araştırma neticesinde iki olasılık ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ya kaçınılmazlık tamamen iş kazasının oluşumunda etkili olacak diğer bir ifadeyle iş kazası %100 kaçınılmazlık nedeniyle meydana gelecek ya da kaçınılmazlık iş kazasının meydana gelmesinde kısmen etkili olacaktır.

Kaçınılmazlık 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. vd. maddelerinde tazminatın kapsamı belirlenirken durumun gereğini, yani olayın özelliklerini göz önüne almakla yükümlü tuttuğundan, bazı hallerde zararın ortak ve kısmi sebebini oluşturan beklenmedik olaylar tazminattan indirim sebebi olabilir. Hakim kaçınılmaz olayları indirim sebebi olarak kabul etmelidir ( Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017, s.793 ).

Olay tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklanmış ise normal şartlarda kusur oranları ile belirlenen işverenin sorumluluğunun sınırını belirleyebilmek mümkün değildir. Bu tür olaylarda kaza tümüyle kaçınılmaz etkenlerin ürünüdür. O nedenle normal şartlarda kusur oranları ile belirlenen işveren sorumluluğunun sınırını belirleyebilmek mümkün değildir ( Akın, s.96 ). Matematiksel değerlerin ortadan kalktığı böyle bir halde tazminat miktarının belirlenmesinde 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi ( mülga 818 Sayılı Borçlar Kanunu 43. madde ) karşımıza çıkmaktadır ( Akın, L.: İş Kazasından Doğan Maddi Tazminat, Ankara, 2001, s.228 ).

Gerçekten de iş kazasının tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklandığı durumlarda kaçınılmazlığın yükünü taraflardan sadece birisine yüklemek, adalet duygusunu zedeler. Kaçınılmazlık, her iki taraf açısından da önlenemez bir olay olduğuna göre, beklenmeyen olayın neden olduğu olumsuz sonuçlara her iki tarafta katlanmalıdır ( Erlüle, F.: Bedensel Bütünlüğün İhlalinde Manevi Tazminat, 2. Baskı, Ankara 2015, s. 400 vd. ). Bu gibi durumlarda kaçınılmazlığın etki ettiği zarar, hakkaniyetin gerektirdiği ölçüde taraflara yüklenir ( Akın, s.96 ).

Olayın kaçınılmazlıktan kaynaklanması hâlinde sorumluluğun işçi ve işveren arasında % 50’şer oranında paylaştırılması uygun gibi görünebilirse de, işçinin işverene karşı daha güçsüz oluşu, nimet – külfet dengesi, işçiyi koruma ve sosyal devlet ilkesi gibi nedenler karşısında işverene daha fazla sorumluluk verilmesi hakkaniyet gereğidir.

Sonuç itibariyle iş kazasının meydana gelmesinde tamamen kaçınılmazlığın etkili olduğu durumlarda, hakim tarafından 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi çerçevesinde tazminat belirlenirken hakkaniyet ilkeleri gözetilerek işverenin %60, işçinin ise %40 kusurlu olduğunun kabulü adil bir çözüm olacaktır.

Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacının 16.09.1996 tarihinde Kuzey Anadolu Madencilik A.Ş.’ye ait maden ocağında çalışırken tahkimat için kullanılacak ağaç direklerini istiften alarak ocağa taşıyacak krikonun bulunduğu yere kadar omuzunda taşıması sırasında belini incitmesi sonucu iş kazasının meydana geldiği, Mengen Asliye Hukuk ( İş ) Mahkemesi’nin 27.05.2004 tarihli ve 2003/168 E., 2004/41 K. sayılı kararıyla, davacının 16.09.1996 tarihinde geçirmiş olduğu olayın iş kazası olduğunun tespitine karar verildiği, Mengen Asliye Hukuk ( İş ) Mahkemesi’nin 2006/50 E. sayılı dosyasında aldırılan 17.05.2000 tarihli bilirkişi raporunda, davacının yaptığı işin ağır olduğu, zaman zaman ağır malzemeleri taşıması gerektiği, belinde oluşan arızanın olay tarihinde direk taşıması sırasında iyice nüksettiği ve bel fıtığı ile sonuçlandığı, olayda gerek işverene gerekse davacıya atfedilecek bir kusur bulunmadığı, ağır malzemelerin taşınması sırasında zaman zaman kaçınılmaz olarak belde incinmelerin oluşabileceği, olayda %100 kaçınılmazlık bulunduğu sonucuna varıldığı, mahkemenin 08.06.2006 tarihli ve 2006/50 E., 2006/52 K. sayılı kararında, kazada %100 kaçınılmazlık unsurunun müessir olduğu gerekçesiyle manevi tazminat isteminin kabulüne karar verildiği, davalılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 28.11.2006 tarihli ve 2006/15579 E., 2006/13393 K. sayılı kararıyla hükmün onanması ile meydana gelen iş kazasında %100 kaçınılmazlık unsurunun bulunduğunun kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği üzere iş kazasının tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklandığı durumlarda kaçınılmazlığın yükünü taraflardan sadece birisine yüklemek, adalet duygusunu zedeler. Beklenmeyen olayın neden olduğu olumsuz sonuçlara her iki tarafta katlanmalıdır. İşçinin işverene karşı daha güçsüz oluşu, nimet – külfet dengesi, işçiyi koruma ve sosyal devlet ilkesi gibi nedenler karşısında işverene daha fazla sorumluluk verilmesi hakkaniyet gereğidir.

Bu itibarla, iş kazasının meydana gelmesinde tamamen kaçınılmazlığın etkili olduğu somut olayda, mahkemece, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi göz önünde tutularak davalı işverenlerin %60 oranında, davacının ise %40 oranında kusurlu olduğunun kabulüyle bu kusur oranları dikkate alınmak suretiyle maddi zararın belirlenmesi için hesap bilirkişisinden rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir.

Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 07.03.2019 tarihinde oybirliği ile kesin olarak karar verildi.

Genel

İş Kazasında Kaçınılmazlık Etkili Olduğu Durumlarda, Hakim Tarafından 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. Maddesi Çerçevesinde Tazminat Belirlenirken Hakkaniyet İlkeleri Gözetilerek İşverenin % 60, İşçinin Ise % 40 Kusurlu Olduğuna Karar Verir.


T.C. YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2019/5246 K. 2020/975 T. 20.2.2020
DAVA : Davacılar vekili dava, ek dava ve ıslah dilekçesinde özet olarak; iş kazası neticesinde vefat eden sigortalının eş ve çocuğu lehine maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

B-) Davalı Cevabı;

Davalılar vekilleri cevap dilekçeleri ve akabinde özet olarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmişlerdir.

C-) İlk Derece Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi;

İlk derece mahkemesince yapılan yargılama neticesinde; davacı eşe 92.185,00 TL maddi tazminat ve 10.000,00 TL manevi tazminatın; davacı çocuğa 20.301,00 TL maddi tazminat ile 5.000,00 TL manevi tazminatın iş kazası tarihi olan 30/11/2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile ayrı ayrı davacılara verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.

D-) Bölge Adliye Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi;

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 29. Hukuk Dairesi’nce, taraf vekillerinin istinaf başvurularının HMK. 353/1-b.1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.

E-) 1-Davacıların Özetle Temyiz Nedenleri;

• Müteveffanın kusursuz olarak tespit edildiği, ancak işverenler lehine düşük kusur oranı belirlenmek sureti ile kusur belirleme tekniği ve hakkaniyete aykırı hesap yapıldığını,

• Müteveffanın gece ağır çalıştırıldığı, ancak bu konuda sağlık raporu aldırılmadığı, olayda işverenlerin tam kusurlu olduğu, kaçınılmazlıktan söz edilemeyeceğini,

• İşverenin olayda en azından % 60 oranında kusuru bulunduğunu,

• Olayın niteliği nazara alındığında kusur bilirkişi raporundaki kusur oranlarını kabul etmediklerini,

• İşverenin % 100 ve % 60 kusur olması ihtimaline binaen kendilerince hesaplamaların yapıldığı, düzelterek bu rakamlara göre karar verilmesinin istendiği belirterek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması talep edilmiştir.

2-)Davalı … İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Özetle Temyiz Nedenleri;

• Davacılar murisinin 5 ay kadar kısa süreli davalı şirkette çalışması olduğu, temizlik görevi bulunduğunu,

• Olaydan 10 gün önce müteveffanın iş başı yapabileceğine dair rapor aldığını,

• İş kazası ile davacının müvekkili şirkette çalışması arasında nedensellik bağı bulunmadığını,

• Davalı şirketin iş kazasında kusurlu olduğunun kanıtlanamadığını,

• Davacılar murisinin işyerinde kendi sağlık sorunlarından kaynaklanan bir sebeple kalp krizi geçirmesi iş kazası olarak nitelendirilemeyeceğini,

• Davacılar murisinin işbaşı yaptırılabileceğine dair rapor konusunda hastanenin ve doktorun kusuruna ilişkin Adli Tıp Kurulundan kusur araştırması yapılması gerektiğini belirterek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması talep edilmiştir.

3-)Davalı …’nın Özetle Temyiz Nedenleri;

• Davanın zamanaşımı nedeniyle reddi gerektiğini,

• Kusura ilişkin bilirkişi raporunda müvekkili kuruma atfedilen kusur oranını kabul etmediklerini,

• Müştereken sorumluluğa karar verilemeyeceği, davacının diğer davalı şirkette çalıştığını,

• Müvekkili şirketin ihale yoluyla hizmet aldığı, bu nedenle sorumluluğu bulunmadığı, asıl-alt işveren sıfatları olmadığını belirterek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması talep edilmiştir.

F-) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe;

1-)Temyiz kapsam ve nedenlerine göre, davalılar vekillerinin tüm, davacılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.

2-)Dava, iş kazası sonucu vefat eden sigortalının eş ve çocuğunun maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacı eşe 92.185,00 TL maddi tazminat ve 10.000,00 TL manevi tazminatın; davacı çocuğa 20.301,00 TL maddi tazminat ile 5.000,00 TL manevi tazminatın iş kazası tarihi olan 30/11/2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile ayrı ayrı davacılara verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, hükme esas alınan 17/06/2015 tarihli bilirkişi heyet raporunda; olayın meydana gelmesinde işçi sağlığı ve iş güvenliği için gerekli tedbirleri almayan asıl işveren …’nın % 10 ve alt işveren … İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin % 30 oranında kusurlu oldukları, % 60 oranında ise kaçınılmazlık faktörünün etkisi olduğu belirtilmiştir. Mahkemece hükme esas alınan 15/03/2016 tarihli kök ve ek hesap raporunda ise davalı tarafın kusurunun toplam % 40 oranında kabul edilerek hesaplamaların yapıldığı, % 60 kaçınılmazlık oranının ise göz ardı edildiği anlaşılmaktadır.

Taraflar arasında kaçınılmazlık faktörü nedeniyle davalının sorumluluğu noktasında uyuşmazlığın bulunduğu anlaşılmaktadır.

Kaçınılmazlık; hukuksal ve teknik anlamda; fennen önlenmesi mümkün bulunmayan başka bir anlatımla, işverence mevzuatın öngördüğü tüm önlemlerin alınmış olduğu koşullarda dahi önlenmesi mümkün bulunmayan durum ve sonuçları ifade eder.

İş sağlığı ve güvenliği önlemlerine aykırılık sebebiyle oluşan zararları tazmin etmek amacıyla açılan davalarda işverenin kusuru, zarar miktarına ulaşılmasında büyük önem taşır. Bu nedenle kazanın gerçekleşmesinde tarafların kusur durumlarının çeşitli ihtimallere göre ortaya konulması ve kusurun tazminata ne şekilde etki ettiğinin belirlenmesinde fayda bulunmaktadır. Bu ihtimalleri şu başlıklar halinde sıralayabiliriz:

i-) Hem işçinin hem de işverenin kusurlu olması,

ii) İşçinin kusurlu bulunmasına rağmen işverenin ortaya çıkan iş kazasında kusurunun bulunmaması,

iii) İşçinin kusurunun bulunmaması,

iv) İşverenin diğer bir işçisinin kusurlu bulunması,

v-) Tarafların her ikisinin de kusurunun bulunmamasıdır. (A., L: Çimento Sektöründe İş Sağlığı ve Güvenliği, İstanbul 2011, s.90-105).

Yapılan bu kısa açıklamadan sonra uyuşmazlığın çözümünde tarafların her ikisinin de kusurunun bulunmadığı “kaçınılmazlık” kavramı üzerinde durmakta yarar vardır.

Kaçınılmazlık (beklenmedik durum, fevkalade hâl, kaza, kötü tesadüf, umulmayan hâl) sorumlu kişinin irade ve davranışından bağımsız olarak herkese ödev yükleyen genel bir davranış kuralının veya sözleşmeden doğan bir borcun kaçınılmaz surette ihlali sonucunu doğuran olaydır (Eren, F.: Sorumluluk Hukuku Açısından Uygun İlliyet Bağı Teorisi, Ankara 1975, s.139; Tandoğan, H.: Türk Mesuliyet Hukuku, İstanbul 2010, s. 461).

Kaçınılmazlıktan bahsedilebilmesi için öncelikle irade dışı olarak nitelendirilebilecek bir olayın meydana gelmesi gerekmektedir. Y., fırtına, sel, buzlanma gibi olaylar, hastalık gibi psiko-fizyolojik olaylar kaçınılmaz bir olay olarak kabul edilebilir (Eren, s.141; Tandoğan, s.461; Güneren, A.: İş Kazası ve Meslek Hastalığından Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat Davaları, Ankara 2018, s.706).

Diğer taraftan kaçınılmaz hâl teşkil eden olay nedeniyle bir davranış kuralı veya borç ihlal edilmeli, diğer bir söyleyişle ifa edilememesine neden olmuş olmalıdır. Ayrıca kaçınılmazlıktan bahsedilebilmesi için beklenmeyen hâl teşkil eden olay ile borcun ihlali arasında uygun illiyet bağı da bulunmalıdır (Eren, s.142; Tandoğan, s.461; Güneren, s.706).

Kaçınılmazlığın son ve en önemli unsuru ise genel davranış normunun veya sözleşmeden doğan borcun ihlalinin önlenemez (kaçınılamaz) olmasıdır. Önlenemezlik, alınabilecek tüm tedbirlerin alınmış olmasına karşılık davranış kuralının veya sözleşmeden doğan bir borcun ihlal edilmiş olduğunu ifade etmektedir. Olay önlenemez olmasına karşılık bir davranış kuralına veya sözleşmeden doğan borca aykırılık önlenebiliyorsa kaçınılmazlıktan söz edilemeyeceği kuşkusuzdur. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler önlenemez olaylara karşın genel davranış normunun veya sözleşmeden doğan borcu önleme olanağı sağlamaktadır (İyimaya, Ahmet: Sorumluluk ve Tazminat Hukuku Sorunlar, Ankara 1990, s. 175; Güneren s.706). Örneğin; bir inşaat işçisinin üzerinde çalışacağı tabiyeyi hazırlamak için duvara beton çivisi çakarken çivinin başının kırılıp gözüne kaçması olayında çivinin kırılması irade dışı ve önlenemez bir olay olmakla birlikte kırılan bu çivinin işçinin gözüne kaçması önlenemez bir olay değildir. Zira çalışma esnasında gözlük kullanılarak bu neticenin önüne geçilebilir. O hâlde böylesi bir durumda olayın önlenemez olduğu gerekçesiyle kaçınılmazlıktan bahsetme imkanı yoktur.

İş kazası sonucu açılan tazminat davalarında da kaçınılmazlık, işverenin sorumluluğunu etkileyen ve tazminatın belirlenmesinde göz önünde bulundurulan bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle olayda kaçınılmazlığın etkisinin var olup olmadığı titizlikle araştırılmalıdır.

Kaçınılmazlığın etkisinin tespitine yönelik olarak yapılan araştırma neticesinde iki olasılık ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ya kaçınılmazlık tamamen iş kazasının oluşumunda etkili olacak diğer bir ifadeyle iş kazası % 100 kaçınılmazlık nedeniyle meydana gelecek ya da kaçınılmazlık iş kazasının meydana gelmesinde kısmen etkili olacaktır.

Kaçınılmazlık 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. vd. maddelerinde tazminatın kapsamı belirlenirken durumun gereğini, yani olayın özelliklerini göz önüne almakla yükümlü tuttuğundan, bazı hallerde zararın ortak ve kısmi sebebini oluşturan beklenmedik olaylar tazminattan indirim sebebi olabilir. Hakim kaçınılmaz olayları indirim sebebi olarak kabul etmelidir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017, s.793).

Olay tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklanmış ise normal şartlarda kusur oranları ile belirlenen işverenin sorumluluğunun sınırını belirleyebilmek mümkün değildir. Bu tür olaylarda kaza tümüyle kaçınılmaz etkenlerin ürünüdür. O nedenle normal şartlarda kusur oranları ile belirlenen işveren sorumluluğunun sınırını belirleyebilmek mümkün değildir (A., s.96). Matematiksel değerlerin ortadan kalktığı böyle bir halde tazminat miktarının belirlenmesinde 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi (mülga 818 Sayılı Borçlar Kanunu 43. madde) karşımıza çıkmaktadır (A., L.: İş Kazasından Doğan Maddi Tazminat, Ankara, 2001, s.228).

Gerçekten de iş kazasının tamamen kaçınılmazlıktan kaynaklandığı durumlarda kaçınılmazlığın yükünü taraflardan sadece birisine yüklemek, adalet duygusunu zedeler. Kaçınılmazlık, her iki taraf açısından da önlenemez bir olay olduğuna göre, beklenmeyen olayın neden olduğu olumsuz sonuçlara her iki tarafta katlanmalıdır (Erlüle, F.: Bedensel Bütünlüğün İhlalinde Manevi Tazminat, 2. Baskı, Ankara 2015, s. 400 vd.). Bu gibi durumlarda kaçınılmazlığın etki ettiği zarar, hakkaniyetin gerektirdiği ölçüde taraflara yüklenir (A., s.96).

Olayın kaçınılmazlıktan kaynaklanması hâlinde sorumluluğun işçi ve işveren arasında % 50’şer oranında paylaştırılması uygun gibi görünebilirse de, işçinin işverene karşı daha güçsüz oluşu, nimet – külfet dengesi, işçiyi koruma ve sosyal devlet ilkesi gibi nedenler karşısında işverene daha fazla sorumluluk verilmesi hakkaniyet gereğidir.

Sonuç itibariyle iş kazasının meydana gelmesinde tamamen kaçınılmazlığın etkili olduğu durumlarda, hakim tarafından 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi çerçevesinde tazminat belirlenirken hakkaniyet ilkeleri gözetilerek işverenin % 60, işçinin ise % 40 kusurlu olduğunun kabulü adil bir çözüm olacaktır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 07/03/2019 gün ve 2015/21-983 – 2019/252 Esas ve Karar sayılı ilamı bu yöndedir.)

Bu açıklamalardan sonra somut olayda, iş kazasının % 60 kaçınılmazlık faktöründen kaynaklanmasına göre, davalı işverenlerin bu zararlandırıcı hadisenin meydana gelmesinde % 40 kusurunun bulunduğu gözetilerek yapılan bilirkişi hesap raporuna istinaden kurulan hüküm usul ve yasaya aykırıdır.

Yapılacak iş, davaya konu iş kazasının meydana gelmesinde % 60 kaçınılmazlık faktörünün % 60’lık oranından da davalı işverenlerin kusurlu olduğunun kabulüyle hak sahiplerinin maddi zararının belirlenmesi noktasında hesaplamanın yapıldığı yeni bir rapor almak ve fakat 15/03/2016 tarihli kök ve ek hesap raporundaki doneler dikkate alınarak, işlemiş dönem ileri çekilmeksizin ve taraflar lehine oluşan usulü kazanılmış haklara riayet edilerek rapor neticesine göre bir karar vermekten ibarettir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davacılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılması ile İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

G-) SONUÇ: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 Sayılı HMK’nun 373/1. maddesi uyarınca KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının davalılara yükletilmesine,

SONUÇ : dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, 20/02/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Genel

Virüsünün Bulaşması Sonucu Vefat Eden işçinin ölümü İle Olay Arasında Uygun İlliyet Bağı varsa, Virüsüne Bağlı Olarak Meydana Gelen Ölüm İş Kazası sayılır.

Virüsünün Bulaşması Sonucu Vefat Eden işçinin ölümü İle Olay Arasında Uygun İlliyet Bağı varsa, Virüsüne Bağlı Olarak Meydana Gelen Ölüm İş Kazası sayılır.

T.C. YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2018/5018 K. 2019/2931 T. 15.4.2019


ÖZET : Dava, iş kazası sonucu ölüm olduğunun tespitine ilişkindir. Tır şoförü olan murisin davalı işveren tarafından Ukrayna’ya sefere gönderildiği, H1N1 virüsünün bulaşması sonucu daha sonra vefat ettiğinden ölümün iş kazası nedeniyle olduğunun tespiti istenilmiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. İş kazası, sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hale getiren olay olarak tanımlandığından, olayın etkilerinin bir süre devam ederek zaman içinde artması ve buna bağlı olarak sonucun daha sonra gerçekleşmesi mümkündür. Sonradan oluşan zarar ile olay arasında uygun illiyet bağı bulunması koşuluyla olay iş kazası kabul edilmelidir. Tır şoförü olan davacı murisinin davalı işveren tarafından Ukrayna’ya sefere gönderildiği, Türkiye’ye giriş yaptığı, Adli Tıp Kurumu raporunda, H1N1 virüsünün kuluçka süresinin 1-4 gün arasında değiştiği, murisin hastaneye başvurusunda belirttiği şikayetlerin hastalığın başlangıç belirtileri olduğu taktirde hastalığın bulaşmasının işi yaptığı sırada gerçekleşmiş olacağının bildirildiği, buna göre davacı murisinin, işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle Ukrayna’ya yapılan sefer sırasında bulaştığı rapor kapsamından anlaşılan H1N1 virüsüne bağlı olarak, meydana gelen ölümünün iş kazası olarak kabul edilmesi gerektiği açık olduğundan davanın reddine ilişkin karar doğru olmamıştır.

DAVA : Davacı, murisi …’un, 26/12/2009 tarihinde iş kazası sonucu öldüğünün tespitine, aksi yöndeki Kurum işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, bozmaya uyarak ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.

Hükmün, davacı ile davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.

KARAR : Davacılar; murislerinin iş kazası sonucu vefat ettiğinin tespitini istemişlerdir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacılar murisinin davalı şirkette 01.05.1996 tarihinden itibaren tır şoförü olarak çalıştığı, murisin en son 26.11.2009 tarihinde … Limanı’ndan çıkış yapıp Ukrayna’ya gittiği, yine aynı limandan 11.12.2009 tarihinde Türkiye’ye giriş yaptığı, işyerinin bulunduğu Trabzon iline dönerken kendisini iyi hissetmediği için …Devlet Hastanesi’ne 13.12.2009 tarihinde müracaat ettiği ve söz konusu hastanede muayene edilerek raporun tanı kısmına; “ akut üst solunum yolu enfeksiyonu, tanımlanmamış ” yazıldığı, murise iğne yapılıp ilaç verildiği, daha sonra murisin Trabzon iline gittiği, 15.12.2009 tarihinde ise işveren tarafından yine Ukrayna’ya gitmek üzere görevlendirildiği, ancak Çarşamba ilçesinde trafik kazası geçirdiği ve bu kaza nedeni ile götürüldüğü Çarşamba Devlet Hastanesi’nde muayene edildiği, düzenlenen raporda; trafik kazası nedeni ile başvuran murisin tüm bulgularının normal olduğunun belirtildiği, ancak murise “ devaljin ampul” isimli ilaç verildiği, kazadan sonra murisin tekrar Trabzon iline döndüğü ve iki gün sonra 17.12.2009 tarihinde KTÜ … Hastanesi’ne “ bir haftadır öksürük, balgam, halsizlik, 2 gündür 40 derece ateş ” şikayetleri ile başvurduğu, hastane tarafından H1N1 ( domuz gribi ), pnömani ( zatürre ) ve ARDS ( akut solunum sıkıntısı sendromu ) tanısıyla tedavi altına alındığı, on gün yoğun bakımda kaldıktan sonra 26.12.2009 tarihinde vefat ettiği, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişi tarafından düzenlenen raporda; murisin 15.12.2009 tarihinde geçirdiği kazanın iş kazası olduğunun,

ancak 26.12.2009 tarihinde vefat etmesi sonucu hastane raporunda ölüm tanısı olarak H1N1 ( domuz gribi ) pnömoni,akut böbrek yetmezliği…belirtilmesi nedeni ile ölümünün geçirmiş olduğu iş kazası ile ilişkilendirilemeyeceğinin belirtildiği, Adli Tıp Kurumu … Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun 16.04.2014 tarihli raporunda; murisin ölümünün H1N1 ( domuz gribi ) enfeksiyonu ve gelişen komplikasyonlarından meydana gelmiş olduğu, 13.12.2009 tarihinde …Devlet Hastanesi’ne başvurusundaki şikayetlerin H1N1 enfeksiyonunun başlangıç belirtileri olabileceğinin, H1N1 virüsünün kuluçka süresinin 1-4 gün arasında değiştiğinin, 13.12.2009 tarihindeki şikayetlerin hastalığın başlangıç belirtileri olduğu taktirde H1N1 enfeksiyonunun bulaşımının 13.12.2009 tarihinden önceki 1-4 günlük zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiş olacağının, 15.12.2009 tarihinde meydana gelen trafik kazasında hastalığın etkisi olduğunu gösterir tıbbi bulgu olmadığının bildirildiği, Adli Tıp Genel Kurulu’nun 26.03.2015 tarihli raporunda da; Birinci İhtisas Kurulu gibi görüş bildirildiği anlaşılmaktadır.

Davanın yasal dayanaklarından olan 5510 Sayılı Kanun’un 13. maddesinde iş kazasının unsurları; a ) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,

b- )İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,

c- ) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,

d- ) Bu Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrasının ( a ) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,

e- ) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olay…” olarak belirtilmiştir.

Açıklanan madde hükmüne göre, iş kazası; maddede sayılı olarak belirtilmiş hal ve durumlardan herhangi birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen veya ruhen zarara uğratan olaydır.

Yasada iş kazası, sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hale getiren olay olarak tanımlandığından, olayın etkilerinin bir süre devam ederek zaman içinde artması ve buna bağlı olarak sonucun daha sonra gerçekleşmesi mümkündür. Yani,iş kazası ani bir olay şeklinde ortaya çıkıp ,buna bağlı olarak zarar, derhal gerçekleşebileceği gibi, gazdan zehirlenme olayında olduğu şekilde etkileri daha sonra da ortaya çıkabilir. Sonradan oluşan zarar ile olay arasında uygun illiyet bağı bulunması koşuluyla olay iş kazası kabul edilmelidir.

Yasanın iş kazasını sigortalıyı zarara uğratan olay biçiminde nitelendirmiş olması illiyet ( nedensellik ) bağını iş kazasının bir unsuru olarak ele almayı gerektirmiştir. Ne var ki, burada aranan “uygun illiyet ( nedensellik ) bağı” olup, bu da yasanın aradığı hal ve durumlardan herhangi birinde gerçekleşme olgusu ile sonucun birbiriyle örtüşmesi olarak anlaşılmalı, yasada olmadığı halde, herhangi başkaca kısıtlayıcı bir koşulun varlığı aranmamalıdır.

Kısacası; anılan yasal düzenleme, sosyal güvenlik hukuku ilkeleri içinde değerlendirilmeli; maddede yer alan herhangi bir hale uygunluk varsa zararlandırıcı sigorta olayının kaynağının işçi olup olmaması ya da ortaya çıkmasındaki diğer etkenlerin değerlendirilmesinde dar bir yoruma gidilmemelidir. ( HGK 2009/21-400 Esas,432 Karar )

Somut olayda,tır şoförü olan davacı murisinin 26.11.2009 tarihinde davalı işveren tarafından Ukrayna’ya sefere gönderildiği,11.12.2009 tarihinde Türkiye’ye giriş yaptığı,Adli Tıp Kurumu raporunda, H1N1 virüsünün kuluçka süresinin 1-4 gün arasında değiştiği, murisin 13.12.2009 tarihli hastaneye başvurusunda belirttiği şikayetlerin hastalığın başlangıç belirtileri olduğu taktirde hastalığın bulaşmasının bu tarihten 1-4 gün öncesinde gerçekleşmiş olacağının bildirildiği,buna göre davacı murisinin, işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle Ukrayna’ya yapılan sefer sırasında bulaştığı yukarıda belirtilen rapor kapsamından anlaşılan H1N1 virüsüne bağlı olarak, daha sonra meydana gelen ölümünün iş kazası olarak kabul edilmesi gerektiği açıktır.

O halde, davacı ve davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 15.04.2019 gününde oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dosyadaki yazılara, hükmün yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayanağı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre kararın onanması düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluk görüşüne katılamamaktayım.

Genel

Dava Açıldıktan Sonra İşçinin Vefatı Nedeniyle Davanın Akıbeti

İş Kazasından dava açıldıktan sonra davacı işçi vefat ederse ölümle vekaletname ilişkisi sona erer, ancak davaya mirasçılardan vekaletname alınarak ve mirasçılar davaya dahil edilerek karar verilir. 

YARGITAY 

21. HUKUK DAİRESİ

E. 2015/20127

K. 2015/21189

T. 26.11.2015

DAVA : Davacı, davalılardan işverene ait işyerinde çalışırken geçirmiş olduğu kazanın iş kazası olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, dava şartı yokluğundan reddine karar vermiştir.

Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:

KARAR : Dava, iş kazası tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının vefat etmiş olması nedeniyle davanın taraf teşkili noktasında dava şartlarından birinin olmadığı gerekçesiyle dava şartı yokluğunda davanın reddine karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacı vekili tarafından 10/03/2009 tarihinde işbu davanın açıldığı, davacı vekili tarafından müvekkilinin 28/02/2014 tarihinde vefat ettiğini ve aralarındaki vekalet ilişkisinin sona erdiği belirtilerek 22.09.2011 tarihli oturuma mazeret bildirerek katılmadığı anlaşılmaktadır.

Yargılama süresince tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip bulunmaları usul hukukunun temel ilkelerindendir ve dava şartıdır. Yargılama sırasında taraflardan birinin ölmesi halinde, ölen tarafın ehliyeti sona ereceğinden, sadece bu kişinin mirasçıları tarafından ( dava konusunun ölenin malvarlığına ilişkin olması ve dava sonunda verilecek hükmün olumlu veya olumsuz bir şekilde mirasçıların haklarını etkilemesi durumunda ) davaya devam edilebilir. Bu halde, ölen tarafın mirasını reddetmeyen mirasçılarının, davayı mecburî dava arkadaşı olarak hep birlikte takip etmeleri gerekir.

TMK.nun  28. maddesine göre, ölüm ile kişilik son bulur. Ölü bir kişi herhangi bir hakkın sujesi olamayacağına göre, onun açmış olduğu davaya devam edilemez. Bu şekilde yürütülen bir dava sonunda ölü kişi aleyhine hüküm kurulamaz. Borçlar Kanununun 397. maddesi hükmüne göre; aksi sözleşmeden ve işin mahiyetinden anlaşılmadıkça vekil edenin ölümü ile vekalet ilişkisi son bulur. Somut olayda; ölüm ile vekalet ilişkisi son bulduğu halde davacının mirasçılarından vekaletname alınmadan ve yöntemince davaya katılmaları sağlanmadan, davaya devam olunarak yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Yapılacak iş; mahkemece davacı C. Ş.’in mirasçılarına usulüne uygun olarak tebligat yapmak, mirası reddetmeyen mirasçıların mecburi dava arkadaşı olarak davada yer almalarını sağlamak ve mirasçılar davayı birlikte takip etmekten kaçınırlarsa miras şirketine kayyım tayin ettirmek, taraf sıfatı şartı sağlandıktan sonra yargılamaya devam ederek sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, hatalı değerlendirme sonucu, yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davacı mirasçılarının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 26.11.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yurtdışı İş Kazası Yargıtay Kararları

Yurt dışında iş kazası geçiren işçinin hakları

Yurtdışında Çalışan İşçilerin İş Kazası Yargıtay Kararları

YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2001/1217 K. 2001/2324 T. 27.3.2001

DAVA : Davacılar, murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen 18.090.000.000 liranın davalıdan alınarak davacılara verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davalı vekilince istenilmesi duruşma talep edilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 27.3.2001 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü taraflar adına kimse gelmedi. Duruşmaya son verilerek incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildi ve aynı gün Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü ve aşağıda karar tesbit edildi.

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davalının sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Davacıların miras bırakanının yurt dışında ( Rusya’da ) elektrik nakil hattı montaj işinde çalışırken elektrik akımına maruz kalarak yaşamını yitirdiği, ve bundan dolayı hak sahiplerinin destekten yoksun kalma tazminat isteminde bulunduğu, davacıların miras bırakanının yurt dışına giderken imzaladığı sözleşmedeki ücretinin 300 ABD doları olduğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, tazminatın hesaplanmasına ilişkin hesap raporunun hatalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Gerçekten zararlandırıcı sigorta olay sonucu ölen işçinin gerçek zararını belirleme ve işçinin yurtdışında kalacağı ve çalışacağı süre, emsal işçilerin durumuna ve yabancı ülkede iş alan işverenin taahhüt ettiği işi bitirme süresi gibi unsurlardan yararlanarak tespit etmek ve tespit edilen süredeki kazanç kaybının, yurtdışında aldığı ücreti göz önünde tutularak hesaplamak, yurt içindeki kazanç kaybının ise yurtiçinde emsal işi yapan işçilerin aldığı ücret, ilgili kuruluşlardan sorulmak suretiyle belirlemek ve buna göre aktif dönem zararını saptamak gerekirken, aktif ve pasif tüm zararın yurt dışında aldığı 300 $ ABD doları üzerinden hesaplanması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 27.3.2001 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2018/6901 K. 2019/4314 T. 13.6.2019

DAVA : Davacı, geçirdiği kaza nedeniyle meydana gelen ölüm olayının iş kazası olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davacı ve davalılardan Kurum ile … vekillerince temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.

KARAR : 1-)Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlerle temyiz kapsam ve nedenlerine göre davacı ve davalı işyeri vekillerinin temyiz itirazlarının reddine,

2-)Davalı Kurum vekilinin temyiz itirazlarına gelince;

Dava, davacı sigortalının yurt dışı Türkmenistan’da 28/07/2004 tarihinde geçirdiği kaza neticesi meydana gelen ölüm olayının iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece yapılan yargılama sonucunda davanın kabulüyle “davacı …’nin … İnşaat Yatırım ve Dış Tic. A.Ş’nin yüklenici, ….İnşaat Taah. San. Tic. Ltd. Şti.’nin taşeron olduğu işyerinde 28/07/2004 tarihinde geçirmiş olduğu iş kazası nedeniyle maluliyet oranının %9.0(yüzdedokuz) olduğunun tespitine, ” şeklinde karar verilmiştir.

İş kazasının tespiti istemine ilişkin bu tür davalar 506 Sayılı Kanun’un 11’inci maddesinden ( 5510 Sayılı Kanun’un 13’üncü maddesinden)kaynaklanmaktadır.Anılan maddeye göre iş kazası; a)sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, b)işveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla, c)sigortalının, işveren tarafından görev ile başka bir yere gönderilmesi yüzünden asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, d)sigortalıların işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere toplu olarak götürülüp getirilmeleri sırasında sigortalıyı hemen veya daha sonra bedence veya ruhça arızaya uğratan olaylardır. Zararlandırıcı sigorta olayının iş kazası sayılması için, 1) sigorta olayına maruz kalan kişinin sigortalı olması, 2) sigorta olayının maddede sayılı sınırlı olarak belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelmesi koşuldur. Başka bir anlatımla, sigorta olayının, iş kazası sayılabilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunlu olup iş kazası tespiti davaları bakımından özel olarak belirlenmiş bir ispat yöntemi de yoktur. Bu davaların her türlü delille ispatı mümkündür.

Olayın iş kazası sayılması gerektiğinin tespitine ilişkin davanın asıl amacı, 506 ve 5510 Sayılı Kanun gereğince hak sahiplerine iş kazası sigorta kolundan gelir bağlanmasının teminine yöneliktir. Diğer yandan bir sosyal sigorta olayının iş kazası sayılıp sayılmaması işverenin dahi hak alanını ilgilendirir. Zira işveren kusurlu ve olay da iş kazası ise, Kurum bağladığı gelirin peşin değerini işverenden isteyebilecektir.

Öte yandan, Kamu hukuku alanına giren sosyal güvenlik hukukunun hizmet akdiyle çalışanlar yönünden başlıca kaynağını oluşturan 506 Sayılı Kanun Sosyal Sigortalar Kurumuna yükümlülükler getiren bir sosyal güvenlik sözleşmesi veya topluluk sigortası bulunmadığı takdirde kural olarak Türk Milli sınırları içerisinde ve Türkiye’de tescilli işyerleri ve işverenler ile yasa kapsamındaki işçiler için uygulanabilir. Başka bir anlatımla, 506 Sayılı Kanun’un uygulama alanı devletin hükümranlık sahası ile sınırlı olup ülke sınırları dışında uygulanamaz.

506 Sayılı Kanun’un ülke dışında meydana gelen sigorta olaylarında uygulanabilmesi işçinin önceden sigortalısı olduğu işveren tarafından geçici bir görev ile yurtdışındaki işyerine götürülmesi veya Sosyal Sigortalar Kurumu’na yükümlülükler getiren sosyal güvenlik sözleşmesi veya kısa vadeli sigorta kollarını da kapsayan topluluk sigortaları bulunması halinde mümkün olabilir.

506 Sayılı Kanun’un 86’ıncı maddesine göre, Kurum 2’nci ve 3’üncü maddelere göre sigortalı durumunda bulunmayanların Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca onanacak genel şartlarla (İş kazalariyle meslek hastalıkları), (Hastalık), (Analık), (Malullük, yaşlılık ve Ölüm) sigortalarından birine, birkaçına veya hepsine toplu olarak tabi tutulmaları için, işverenlerle veya dernek, birlik, sendika ve başka teşekküllerle sözleşmeler yapabilir.(Ek fıkra: 29/07/2003 – 4958 S.K./40. md.) Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olanların malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası primi, bu Kanunun 78’inci maddesine göre belirlenen prime esas kazanç alt ve üst sınırı arasında olmak şartıyla kendilerinin belirleyeceği miktarın % 30′ udur.Ait olduğu ayı takip eden ayın sonuna kadar ödenmeyen primler için bu tarihten başlanarak 80’inci madde hükmüne göre gecikme zammı uygulanır.(Ek fıkra: 29/07/2003 – 4958 S.K./40’ıncı md.) Sosyal güvenlik sözleşmesi imzalanmayan ülkelerde iş üstlenen işverenlerin yurt dışındaki iş yerlerinde çalışmak üzere giden Türk işçilerine istekleri halinde 85’inci madde hükümleri uygulanır.

506 Sayılı Kanun’un 7’nci maddesinde yer alan ” İşveren tarafından geçici görevle yabancı ülkelere gönderilen sigortalıların bu Kanun’da yazılı hak ve yükümleri bu görevi yaptıkları sürece de devam eder” hükmü yer almaktadır. 506 Sayılı Kanun nın 7’nci maddesiyle aynı yönde düzenleme getiren 5510 Sayılı Kanun’un 5’inci maddesinin g bendinde ise; “Ülkemiz ile sosyal güvenlik sözleşmesi olmayan ülkelerde iş üstlenen işverenlerce yurt dışındaki işyerlerinde çalıştırılmak üzere götürülen Türk işçilerinin 4’üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılacağı, bunlar hakkında kısa vadeli sigorta kolları ile genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanacağı, bu sigortalıların uzun vadeli sigorta kollarına tabi olmak istemeleri halinde, 50’nci maddenin ikinci fıkrasındaki Türkiye’de yasal olarak ikamet etme şartı ile aynı fıkranın (a) bendinde belirtilen şartlar aranmaksızın haklarında isteğe bağlı sigorta hükümlerinin uygulanacağı, bu kapsamda, isteğe bağlı sigorta hükümlerinden yararlananlardan ayrıca genel sağlık sigortası priminin alınmayacağı, bu bent kapsamında yurt dışındaki işyerlerinde çalışan sigortalıların, bu sürede ödedikleri isteğe bağlı sigorta primlerinin 4. maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalılıktan sayılacağı” belirtilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının yurt dışı Türkmenistan’da kamu binası inşaatı işini üstlenen davalı işyerleri nezdinde çalışmakta iken 27/07/2004 tarihinde yüksekten düşme neticesi yaralanarak kaza geçirdiği, Kurumun 01/10/2007 tarih ve 84/SR-29 Sayılı denetim raporu ile “davalı işyeri ile Kurum arasında imzalanan 03/10/2002 tarih ve 96579 Sayılı Malüllük, Yaşlılık, Ölüm Topluluk Sigortası Sözleşmesi’nin bulunduğu, olayın yurt dışında meydana gelmiş olması nedeniyle Kurumca yapılacak herhangi bir işlemin olmadığı”nın sonuç olarak belirtildiği, davacının yurt dışı giriş-çıkış kayıtlarının getirtildiği, alınan Adli Tıp Kurumu raporları ile davacının kaza olayı neticesi %9,0 oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş sayılacağının karara bağlandığı, Dairemiz geri çevirme kararı sonrası davalı işyeri ve Kurum arasında imzalanan topluluk sigortası sözleşmesinin gönderildiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda, davalı işyeri ile Kurum arasında 506 Sayılı Kanun’un 86’ıncı maddesi gereğince malullük, yaşlılık ve ölüm kollarında topluluk sigortası sözleşmesinin yapıldığı, ancak iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortasının sözleşme kapsamında bulunmadığı, davacının 506 Sayılı Kanun’un 7’nci maddesi kapsamında geçici görevle yabancı ülkeye gönderildiğine dair herhangi bir bulgunun da saptanmadığı anlaşıldığından kaza olayının davalı Kurum yönünden 506 Sayılı Kanun’un 11’inci maddesi uyarınca bir iş kazası olmayıp Mahkemece davalı Kurum hakkında davanın reddine dair karar verilmesi uygundur.

Yapılacak iş, davacının Türkmenistan’da meydana gelen olayın iş kazası olduğu tespiti isteminin davalı işyerleri açısından kabulüyle davalı Kurum açısından reddine dair karar vermekten ibarettir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, temyiz eden davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edenlere yükletilmesine 13/06/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2018/4005 K. 2019/2707 T. 8.4.2019

DAVA : A- ) DAVACILARIN İDDİASI :

Davacılar vekili, ölümlü iş kazası nedeniyle, dava ve ıslah dilekleriyle birlikte, hak sahiplerinden eş için 629.409,56TL maddi, 150.000,00TL manevi; çocuk T. için 156.514,48TL maddi, 75.000,00TL manevi; çocuk Batın için 347.666,34TL maddi, 75.000,00TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

B- ) DAVALININ CEVABI :

Davalı vekili, iş kazası iddialarını, husumeti ve kusuru kabul etmediğini, bu nedenlerle tazminat davasının tarafı olamayacağını ve davanın reddedilmesi gerektiğini, kazanın yaşandığı aracın müvekkiline ait olmadığını savunarak, usule ve yasaya aykırı davanın reddedilmesini talep etmiştir.

C- ) İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARI :

Davacılar murisinin yurt dışında çalıştığı esnada 2.500TL USD doları karşılığında 4.388,00TL ile çalıştığı seçeneğe itibar edildiği ifade edilerek davacı eş için 629.409,56TL maddi, 150.000,00TL manevi; çocuk T. için 156.514,48TL maddi, 75.000,00TL manevi; çocuk B. için 347.666,34TL maddi, 75.000,00TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline hükmedilmiştir.

D- ) BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNİN KARARI :

Maddi tazminata esas alınan ücretin hatalı olduğu, taraflar arasındaki hizmet sözleşmesinde 1.389USD doları üzerinden aylık ücretin kararlaştırıldığı ve kaza tarihindeki kur karşılığının 1.746,81TL olduğu, hesap raporundaki bu ücret üzerinden belirlenen maddi zarar seçeneğinin hükme esas alınması gerektiği, manevi tazminat miktarlarının fazla olduğu, davalı vekilinin bu kapsamdaki istinaf başvurusunun kısmen kabul edildiği ifade edilerek, ilk derece mahkemesi kararın kaldırılmasına ve yerine davacılardan eş için 274.182,41TL maddi, 100.000,00TL manevi; çocuk T. için 68.368,40TL maddi, 50.000,00TL manevi; çocuk Batın için 156.684,21TL maddi, 50.000,00TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline ve davacılara ödenmesine karar verilmiştir.

E- ) DAVACILARIN TEMYİZİ :

Bölge Adliye Mahkemesi tarafından belirlenen manevi tazminatların az olduğunu, çocuk Batın’ın %98 engelli olduğunu, yakınlarının ölümü üzerine annenin tek başına bu sorumluğun altına girildiğini, maddi tazminata esas alınan ücretin hatalı olduğunu, muris işçiye her ay düzenli olarak 2.500 USD doları ödendiğini, sözleşmede belirtilen ücretin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, SGK ya sunulan vizite kağıdında 2.500 USD dolar ücretin yazılı olduğunu, muris işçiye her ay avans ödemesi yapıldığını, bu nedenle 1.389 USD dolar ücretin kabulüyle maddi zarar hesabının gerçeği yansıtmadığını, Devrimci Yapı İşçileri Sendikası tarafından kaza tarihinde Türkiye’de aynı iş için 2.750TL ücret bildirildiğinin yapıldığını, yurt dışı için ise görüş açıklanamadığını, buna göre yurt dışında çalışma ücretinin çok daha fazla olması gerektiğini, net ücretin belirlenmesi konusunda hata yapıldığını ifade ederek, açıklanan ve re’sen tespit edilecek sebeplerle kararın bozulması gerektiğini savunmuştur.

F- ) DAVALININ TEMYİZİ :

Davalı vekili, manevi tazminat taleplerinin tümüyle reddedilmesi gerektiğini, aksi halde manevi tazminat miktarlarının fazla olduğunu, kusuru ve illiyeti kabul etmediğini, müvekkilinin kusursuz olduğunu, üçüncü kişinin kusuru ile kazanın gerçekleştiğini, hükme esas alınan ücreti kabul etmediğini, davacılar murisinin sürekli olarak bu işte ve projede çalışması varsayımı ile yüksek ücretten hesap yapılamayacağını ifade ederek, açıklanan ve re’sen tespit edilecek sebeplerle kararın bozulması gerektiğini savunmuştur.

G- ) DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE :

KARAR : Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere, temyiz kapsamına ve sebeplerine göre, tarafların aşağıdaki bentlerin dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi ile aşağıdaki gibi karar verilmiştir.

Dava, ölümlü iş kazası nedeniyle maddi ve manevi zararların tazminine ilişkindir.

Dosya kapsamına göre Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından 05/11/2011 tarihli olayın iş kazası olarak kabul edildiği, davacı eş ve çocuklardan T. ile B. adına iş kazası ölüm gelirinin bağlandığı, alınan kusur raporunda davacılar murisinin kusursuz bulunduğu anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konusu, maddi tazminata esas alınacak ücretin ve maddi tazminat miktarlarının belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

İş kazasına maruz kalan sigortalının veya ölümü halinde desteği altında bulunanların maddi zararılarının hesabında gerçek ücretin esas alınması koşuldur. Gerçek ücretin ise işçinin imzasının bulunduğu ücret tediye bordrolarından saptanacağı, işçinin imzasının bulunmadığı iş yeri ve sigorta kayıtlarının nazara alınamayacağı, işçinin imzasının bulunduğu ücret tediye bordrolarının bulunmaması durumunda işçinin yaşı, kıdemi, mesleki durumu dikkate alınarak, emsal işi yapan işçilerin aldığı ücret göz önünde tutularak belirlenmesi gerektiği, Dairemizin giderek Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir.

Bunun yanında bir işçinin yurt dışında yaptığı iş karşılığı aldığı ücretle, yurt içinde aynı ya da benzer işi yaparken aldığı ücretin yurtdışı ücreti kadar ya da o ücretten daha fazla miktarda olduğunun kabulü hayatın olağan akışına aykırıdır.

Somut olayda, davacılar murisinin yurt dışındaki ücreti üzerinden aktif yaşam süresinin sonuna kadar hesaplama yapılması ve bakiye ömür tablosunda dairemizce uygulanmakta olan PMF yaşam tablosu yerine TRH-2010 yaşam tablosunun uygulanması üzerine belirlenen maddi zarar üzerinde hükme varılması hatalı olmuştur.

Yapılacak iş, davacılar murisinin yaptığı işi, yaşı, kıdemi belirtilmek suretiyle ilgili meslek odalarından olay tarihinde yurt içinde alabileceği emsal günlük net ücretleri sormak, murisin gerçek ücretini bu şekilde tespit ettikten sonra dosyanın hesap bilirkişisine tevdi ile sigortalının aktif dönem zararı bakımından kazalandığı işin yurt dışındaki muhtemel süresince Sosyal Güvenlik Kurumu tahkikat raporunda belirlenen rakamların net tutarları, yurt dışındaki muhtemel çalışma süresinin sonundan itibaren ise aktif dönem süresince yukarıda belirtilen esaslara göre yurt içinde alınabilecek emsal ücretlerin net tutarları ile pasif dönem için ise asgari geçim indiriminin hariç tutulmasıyla birlikte asgari ücret düzeyinde ücretler ile maddi zararın belirlenmesi, dairemizce itibar edilen PMF yaşam tablosunun ve bozma ilamından önce alınan 08/12/2015 tarihli hesap bilirkişi raporundaki diğer verilerin dikkate alınması suretiyle maddi zararların belirlenmesi ve karar verilmesidir.

O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmelidir ve Bölge Adliye Mahkemesi’nin hükmü bozulmalıdır.

SONUÇ : H- ) SONUÇ: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 Sayılı HMK’nun 373/2. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, temyiz harcının istek halinde temyiz eden taraflara iadesine, 08.04.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ E. 2016/17780 K. 2019/2998 T. 1.4.2019

DAVA : Dava, rucüan tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : Davacı Kurum, 22.03.2013 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucunda ölen sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerden oluşan sosyal sigorta yardımlarıyla tedavi giderinden oluşan kurum zararının 5510 Sayılı Kanun’un 21. maddesi uyarınca rücuan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Olay, davalı işveren tarafından Uganda ülkesinde, yurtdışı hizmet akdiyle asfalt yol altında büyük menfez yapımı sırasında kurulan iskele üzerinde kalıp çalışması yapan sigortalının, dengesini kaybederek iskele üzerinden yere düşmesi ve kafasını sert bir cisme çarparak yaralanması ve neticesinde 12.09.2013 günü Türkiye’de tedavi altında iken vefat etmesi şeklinde meydana gelmiştir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verildiği, hükme esas alınan bilirkişi raporunda davalının %100 oranında kusurlu görüldüğü, sigortalıya ise kusur verilmediği anlaşılmaktadır. 5510 Sayılı Kanun’un İş kazası ve meslek hastalığı ile hastalık bakımından işverenin sorumluluğunu düzenleyen 21. madde hükmü, sigortalıya ya da ölümü halinde hak sahiplerine bağlanan gelirler ile yapılan harcama ve ödemelerin işverenden rücuen tahsili koşulları düzenlenmiş olup; işverenin sorumluluğu için, zarara uğrayanın sigortalı olması, zararı meydana getiren olayın iş kazası veya meslek hastalığı niteliğinde bulunması, zararın meydana gelmesinde işverenin kastının veya sigortalının sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketinin ve bu hareket ile meydana gelen iş kazası ve meslek hastalığı arasında illiyet bağının bulunması gerekir. Buradan, işverenin, işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliğine ilişkin mevzuatın kendisine yüklediği, objektif olarak mümkün olan tüm tedbirleri alma yükümlülüğünü yerine getirmemesi ve bu nedenle iş kazası veya meslek hastalığı şeklinde sosyal sigorta riskinin gerçekleşmesi halinde, kusur esasına göre meydana gelen zararlardan Sosyal Güvenlik Kurumuna karşı rücuen sorumlu olduğu sonucu çıkarılmaktadır.

Uygulamada önemli olan, işverenin iş kazasına neden olan hareketinin, işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı bulunup bulunmadığının tespiti işidir.

Bu konuda yapılacak yargı işlemi, mevcut hükümlere göre alınacak tedbirlerin neler olduğunun tespiti işidir. Mevzuat hükümlerince öngörülmemiş, fakat alınması gerekli başkaca bir tedbir varsa, bunların dahi tespiti zorunluluğu açıktır. Bunların işverence tam olarak alınıp alınmadığı, alınmamışsa zararın bundan doğup doğmadığı, duruma işçinin tedbirlere uymamasının etkili bulunup bulunmadığı ve bu doğrultuda tarafların kusur oranı saptanacaktır.

Sorumluluğun saptanmasında kural, sorumluluğu gerektiren ve yasada belirlenmiş bulunan durumun kendi özelliğini göz önünde bulundurmak ve araştırmayı bu özelliğe göre yürütmektir.

Kamu düzeni düşüncesi ile oluşturulan işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuat hükümleri; işyerleri ve eklerinde bulunması gereken sağlık şartlarını, kullanılacak alet, makineler ve hammaddeler yüzünden çıkabilecek hastalıklara engel olarak alınacak tedbirleri, aynı şekilde işyerinde iş kazalarını önlemek üzere bulundurulması gerekli araçların ve alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu belirtmektedir. Burada amaçlanan, yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin vücut tamlığı ve yaşama hakkının önündeki tüm engellerin giderilmesidir.

Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde; hükme esas alınan kusur raporunun oluşa uygunluğundan bahsedilemez. Bu nedenle; sigortalının işverenden emniyet kemeri verilmesini isteme, kendi can güvenliğini sağlama yükümlülüğü bulunduğu hususunun da irdelendiği, tarafların kusur oran ve aidiyetleri işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişilerden alınacak bilirkişi raporu uyarınca saptanmalıdır.

Diğer taraftan, 5510 Sayılı Kanun’un “İş Kazası ve Meslek Hastalığı ile Hastalık Bakımından İşverenin ve Üçüncü Kişilerin Sorumluluğu” başlıklı 21. maddesine göre; İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir. Anılan madde ile tazmin sorumlularının Kurum karşısındaki sorumluluğu bir tavanla sınırlandırılmış olup, bu sorumluluk “sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı” bulunmaktadır. Maddenin açık hükmü karşısında; ilk peşin sermaye değerli gelirin, Kurum yararına tazmini mümkün kısmının belirlenebilmesi için gerçek zarar tavan hesabı yapılması zorunluluğu bulunmaktadır. Gerçek zarar hesabı tazminat hukukuna ilişkin genel ilkeler doğrultusunda yapılmalıdır. Sigortalı, sürekli iş göremezlik durumuna girmiş ise bedensel zarar hesabı, ölümü halinde destekten yoksun kalma tazminatı ( Borçlar Kanunu’nun 45-46, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 54-55. maddeleri ) hesabı dikkate alınmalıdır.

Mahkemece; yukarıda açıklanan hususlar doğrultusunda, eksik inceleme ile yetersiz bilirkişi raporları sonucu yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O hâlde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 01.04.2019 gününde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2018/2185 K. 2019/1367 T. 26.2.2019

DAVA : Davacılar murisinin, iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerle 237.020,63 TL maddi ve manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacılara verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davacı vekilince duruşmalı, davalı vekilince de duruşmasız olarak istenilmesi üzerine dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 20/02/2018 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davacı vekili ile davalı vekili geldiler. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı gün düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, konuşulup düşünüldü ve eksikliğin ikmali açısından geri çevrilmesine karar verilen dava dosyası yeniden Dairemize gelmiş esasa kaydedilmiş olmakla dosya üzerinde yeniden yapılan inceleme sonucunda aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : 1- )Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlerle, temyiz kapsamı ve nedenlerine göre davalı vekilinin tüm, davacılar vekilinin ise aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine,

2- ) Dava 31/01/2012 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu vefat eden sigortalının eş ve çocuğunun maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece davacı eş lehine eş 109.176,00 TL maddi ve 30.000,00 TL manevi, davacı çocuk lehine 72.844,63 TL Maddi ve 25.000,00 TL manevi tazminatın iş kazası tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan alınarak davacılara verilmesine karar verilmiştir.

Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden, Kazalının 2005 Ağustos Ayından beri …’da “teknik destek personeli” ( ekspat teknisyen ) olarak çalıştığı, 31/01/2012 tarihinde davalı şirketin bir müşterisinin istasyonunda görevlendirildiği, saat 20:00 sıralarında jenaratör bakım hizmeti verdikten sonra geri dönüş esnasında, işveren şirket işçisinin yönetimindeki davalı şirkete ait araçta sigortalının yolcu olarak bulunduğu sırada, başka bir aracın kendilerinin bulunduğu aracı solladıktan sonra yolu bloke edecek şekilde durduğu; sigortalının içinde bulunduğu aracı kullanan şoförün öndeki araca çarpmamak için direksiyonu sağa kırdığı ancak mıcır ve buzlu olan yolda aracın kayması neticesinde, aracın su kanalına düşüp yan yattığı, yolcu olarak araçta bulunan sigortalının yaralandığı ve …’da tedaviye başlanıp Türkiye’ye sevk edildiği, Türkiye’de hastanede tedavisi devam ederken iş kazasına bağlı olarak 09/02/2012 tarihinde vefat ettiği, hükme esas 01/11/2013 tarihli kusur raporunda Davalı İşveren %90, Dava Harici Sürücü %10 kusurlu tespit edilmişken, kazalı müteveffanın kusursuz olduğunun anlaşılmıştır. Davacıya yapılan ücret ödemelerinin banka aracılığıyla yapıldığı anlaşılmaktadır. Hesap bilirkişiden alınan 06/06/2014 tarihli kök raporunda kazalının aldığı ek ödemeler hesaba katılmaksızın tespit edilen asgari ücretin yaklaşık 4,87 katı üzerindeki ücretten hesap yapıldığı, davacı itirazı üzerine alınan 06/04/2015 tarihli ek hesap raporunda ise davacıya yapılan ek ödemeler de hesaba katılarak asgari ücretin yaklaşık 10,92 katı üzerinden hesap yapıldığı, davacı vekilinin maddi tazminat istemini ek raporu esas alarak ıslah ettiği, mahkemece kök rapora itibar edilerek karar verildiği anlaşılmıştır.

Taraflar arasında uyuşmazlığın öncelikle davacının iş kazasının gerçekleştiği tarihte almakta olduğu ücret noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.İş kazasına dayalı destek maddi tazminatının hesaplanmasında, gerçek ücretin esas alınması önkoşuldur. Çalışma yaşamında daha az vergi ya da sigorta pirimi ödemek amacıyla zaman zaman iş sözleşmesi veya ücret bordrolarında gösterilen ücretlerin gerçeği yansıtmadığı görülmektedir. Öte yandan, gerçek ücretin ise; öncelikle toplu iş sözleşmesi ile imzalı bordrolara, bunların yokluğu halinde ise banka kanalıyla yapılan ücret ödemelerine veya işçinin kıdemi ve yaptığı işin özelliği ve niteliğine göre işçiye ödenmesi gereken ücrete göre tespit edileceği, fazla mesai vb ek ödemelerin devamlılık arz etmesi halinde hesaba esas ücrete dahil edilmesi gerektiği, işyeri veya sigorta kayıtlarına geçmiş olan miktarın ücret olarak değerlendirilemeyeceği, Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir. Bu durumda gerçek ücretin tespiti önem kazanmaktadır.Somut olayda, müteveffa sigortalının devamlı olarak yurtdışında çalışan “teknik destek personeli” ( ekspat teknisyen ) olduğu davacıya ücret ödemesinin yanı sıra aydan aya devamlı olarak “ek ödeme” adı altında ödemelerin de yapıldığının anlaşılması karşısında bu ek ödemelerin hesaba esas ücrette dikkate alınması gerektiği gözetilerek maddi tazminatın belirlenmesinde 06/04/2015 tarihli ek hesap raporunda belirtilen miktarlara itibar edilerek bu rapoda belirtilen ve ıslah dilekçesinde konusu edilen maddi tazminat miktarlarına hükmedilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile kök rapora itibarla maddi tazminatın belirlenmesi hatalı olmuştur.

2- ) Öte yandan taraflar arasında manevi tazminatın miktarı konusunda da uyuşmazlık olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere gerek mülga 818 Sayılı B.K.’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 Sayılı T.B.K’nun 56. maddesi hükmüne göre Hakim, ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verebilir. Hakimin manevi zarar adı ile ölenin yakınlarına verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin Duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 26.06.1966 tarihli ve 7/7 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.Manevi tazminatın tutarını belirleme görevi hakimin takdirine bırakılmış ise de; hükmedilen tutarın uğranılan manevi zararla orantılı, duyulan üzüntüyü hafifletici olması gerekir.

Hakimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince alınmamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır. ( HGK 23.6.2004, 13/291-370 ) Bu ilkeler gözetildiğinde, davacı eş lehine takdir edilen 30.000,00 TL manevi tazminat ile davacı çocuk lehine takdir edilen 25.000 TL manevi tazminatın az olduğu açıkça belli olmaktadır. Mahkemece davacı eş ve çocuk lehine hakkaniyete uygun manevi tazminat belirlenmemesi de usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.O halde, davacılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, davacılar yararına takdir edilen 1.630,00TL. duruşma Avukatlık parasının karşı tarafa yükletilmesine, temyiz harcının istek halinde temyiz eden davacılara iadesine, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalıya yükletilmesine 26.02.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi. 

Avukat Ahmet Can 

İletişim Bilgilerimiz

WhatsApp : 0 532 409 18 85 

Mail : ahmetcan@ahmetcan.av.tr