SGK ceza koşulu işleminin iptali nitelik itibariyle değeri para ile ölçülebilecek mahiyette olup açık kanuni düzenleme uyarınca nispi harca tabidir. Bu nedenle, dava değeri üzerinden hesaplanacak karar ve ilâm harcının dörtte birinin peşin olarak ödenmesi gerekir.

SGK ceza koşulu işleminin iptali nitelik itibariyle değeri para ile ölçülebilecek mahiyette olup açık kanuni düzenleme uyarınca nispi harca tabidir. Bu nedenle, dava değeri üzerinden hesaplanacak karar ve ilâm harcının dörtte birinin peşin olarak ödenmesi gerekir.

Dava kabul edilecek olur ise, kabul edilecek dava değeri nispetince borçlu olunmadığı tespit olunacak ve bu miktar üzerinden mahsupla mahrum kaldığı alacağına kavuşacak olan davacının değeri para ile ölçülebilir mahiyetteki davada 492 Sayılı Harçlar Kanunu’nun 28. maddesinin 1/a bendi gereğince dava değeri üzerinden hesaplanacak karar ve ilâm harcının dörtte birini peşin olarak ödemesi gereklidir.

Bu yükümlülük yerine getirilmediğinden aynı Kanun’un 32. maddesi gereğince mahkemece herhangi bir işlem yapılamaz.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2017/13-1984 K. 2018/1172 T. 6.6.2018

DAVA : Taraflar arasındaki “cezai işlemin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Adana 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 29.12.2011 gün ve 2011/156 E., 2011/793 K. sayılı kararın davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 04.10.2012 gün ve 2012/8314 E., 2012/22026 K. sayılı kararı ile;

“Davacı, davalı ile aralarında kurum mensuplarına ilaç verme sözleşmesi bulunduğunu, sağlık raporu ve reçete ile gelen hastaya sisteminde onay vermesi üzerine ilacı usule uygun şekilde teslim ettiğini, 2010 kasım ayından bazı kişilerin dolandırıcılık amacıyla sahte rapor ve reçete ile ilaç aldıklarının ortaya çıktığını, eczacı olarak bir kusuru bulunmadığını, davalı kurumun ilaç bedelinin yersiz ödeme olduğu gerekçesi ile iadesi yönünden karar aldığını, işlemin haksız olduğunu ileri sürerek işlemin iptali ile muarazanın giderilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı, yapılan işlemin sözleşmeye uygun olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı tarafından verilen ilaca dair sağlık raporu ve reçetenin sahte olduğu Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2011/180 esas, 2011/231 karar sayılı dava dosyasında yapılan yargılama sonunda anlaşılmıştır. Davalı idarenin 2009 yılı eczane protokolünün 6.3.19 ve 4.3.6 maddeleri uyarınca yapmış olduğu işlem sözleşmeye uygundur. Mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…”

gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, sözleşmeye aykırılık iddiası ile tesis edilen cezai işleminin iptali istemine ilişkindir.

Davacı vekili müvekkilinin SGK ile ilaç temini anlaşması bulunan Kübra Eczanesinin sahibi olduğunu, davalının müvekkiline ait eczaneden Kuruma fatura edilen 11.935,23 TL tutarındaki reçetenin ve dayanağı sağlık raporunun sahte olduğu, bu durumun sözleşmeye aykırılık teşkil ettiği, kurum zararının tahsili gerektiği iddiasına dayanılarak 26.01.2011 tarih ve 1566410 Sayılı karar ile reçete bedeli miktarınca müvekkilinin alacaklarından kesinti yapılacağını bildirdiğini, Kurumun bu cezai işleminin haksız, hukuka ve sözleşmeye aykırı olduğunu, gerçekleşen olay bakımından müvekkilinin kasıt veya ihmalinin bulunmadığını ileri sürerek cezai işlemin iptaline ve sözleşmenin aynı şartlarda devamına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili kurum işleminde hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece Kurum işleminin dayanağı olan taraflar arasındaki protokolün 4.3.6 maddesinin 6.3 maddesindeki fiillerin tespiti hâlinde uygulanacak yaptırımlar açısından belirleyici olduğu ancak yapılan bildirimde davacının ve çalışanların kastının olmadığı anlaşıldığından herhangi bir cezai şarta gerek duyulmadığının belirtildiği, bu maddelerin uygulanmaması sebebiyle ilgili kesintinin hukuki dayanağının da kalmadığı, davacının şikâyetçi sıfatıyla yer aldığı ceza yargılamasında da eczanenin kendisine gelen reçete ve raporların şeklen usulüne uygun olup olmadığı yönünden inceleme dışında teknik anlamda sahtelik araştırması yapmasının mümkün olmadığının belirtildiği de gözetildiğinde, kurum tarafından reçete bedelinin tahsiline yönelik işlemin hukuka uygun olmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine hüküm Özel Dairece yukarda karar başlığında yazılı gerekçeler ile bozulmuştur.

Yerel mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davalı Kuruma fatura edilen sahte reçete bedelinin, sahteliğe iştirak etmediği çekişmesiz olan davacı eczanenin Kurumdan olan alacaklarından mahsup suretiyle tahsil edilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce SGK’nın Kuruma fatura edilen reçete bedelinin davacı alacaklarından mahsubu yönündeki işleminin iptalinin konu edildiği davanın açılması sırasında davacı tarafın maktu harç yatırdığı anlaşılmakla, bu durumun usul yönünden hükmün bozulmasını gerektirip gerektirmediği ön sorun olarak tartışılmıştır.

Bilindiği üzere kamu hizmetlerinin kurulması ve yürütülmesi için gerekli olan mali kaynağın sağlanması amacıyla devletin egemenlik gücüne dayanarak koyduğu mali yükümlülüklerden kaynaklanan alacakları genel olarak kamu alacakları olarak nitelendirilir.

Devletin kamu alacağını oluşturan gelir kaynaklarından birini de, kamu hizmetlerinden yararlananların ödedikleri harçlar oluşturmaktadır. Harçların oluşturduğu yükümlülük, teoride, “masrafı karşılama” ve “faydalanma” ilkelerine dayandırılmaktadır. Masrafları karşılama ilkesine göre harç, hizmetin gerektirdiği maliyetle ölçülürken; faydalanma ilkesinde hizmetin maliyeti değil, yükümlü için taşıdığı değer esas alınmaktadır.

Bu açıklamalar karşısında harç; bazı kamu hizmetlerinden yararlanan ve hatta kanun hükmü ile yararlanmak zorunda bırakılan özel ve tüzel kişilerin, özel menfaatlerine dair olarak, kamu kuruluşlarının hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında, belli bir ölçüde bu hizmetlerin maliyetine katılmaları amacıyla konulan ve zor unsuruna dayanan mali yükümlülükler olarak tanımlanabilir ( Pınar, B.: Yargı ve İcra Harçları, Ankara 2009, s.1-3 ).

Diğer bir deyişle harç, muhtelif kanunların konusunda bulunan adli ve idari hizmetlerde ve bu hizmetin gerektirdiği kırtasiye ve formalite masraflarını karşılamak mülahazasıyla hakiki ve hükmi şahıslardan Hazinece alınan bir paradır. Yapılan işler ve görülen hizmet amme hizmetinden ziyade, kişilerin şahsına ve menfaatine ilişkindir ( Y.İ.B.K. 23.12.1976 gün ve 1976/11-7 E.-6 K.; diğer bir tanım için bakınız Y.İ.B.K. 07.12.1964 gün ve 1964/3 E.-5 K. ).

Harçlar konusunda genel düzenleme içeren, 492 Sayılı Harçlar Kanunu’nun gerekçesinde “harç” tanımı “fertlerin özel menfaatlerine dair olarak, kamu kurumları ve hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında yaptıkları ödemelerdir” biçiminde yapılmıştır ( Bu harç tanımını benimseyen Anayasa Mahkemesi kararları:31.03.1987 gün ve 1986/20 E.-1987/9 K.; 14.02.1991 gün ve 1990/18 E.-1991/14 K.; 28.09.1995 gün ve 1995/24 E.-52 K.; Benzeri tanımı içeren …K.’nın 12.05.1982 gün ve 1982/5-341 E,-493 K. sayılı ilamı ).

Buna göre, bir hizmetin harç konusu olabilmesi için; kişilerin bir kamu kurumundan yararlanmaları, kişilere kamu eliyle özel bir yarar sağlanması ve kamu idaresinin kişilerin özel bir işiyle uğraşması gerekmektedir ( Y.İ.B.K. 7.12.1964 gün ve 1964/3 E.-5 K.; Anayasa Mahkemesi’nin 31.03.1987 gün ve 1986/20 E.-1987/9 K. sayılı kararları ).

Bir kamu hizmetinden dolayı harç alınabilmesi, bu hizmetin kanunla belirlenmesine ve bu hususla ilgili harç alınmasına dair düzenlemelerin de kanunda yer almasına bağlıdır.

Nitekim, 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 73’üncü maddesinin üçüncü bendi “Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır” hükmünü içermektedir.

Bu Anayasa kuralının vergi, resim ve harç gibi parasal yükümlülüklerin veya bunlardan bağışıklığın, kapsam ve içeriğinin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde ve açıkça gösterilmesi amacına yönelik bulunduğu bellidir.

O hâlde, harca dair bir kanun hükmünün yorumu ve uygulanmasında, bu ilke ve amaç gözden uzak tutulmamak gerekir. Aksi hâlde, kişi ve kurumların yasal dayanağı olmayan bir yükümlülük altına sokulmaları veya Devletin önemli bir gelir kaynağından yoksun bırakılması gibi, kanun koyucunun amacına aykırı ve sakıncalı sonuçların doğmasına yol açılmış olur ( …K.’nun 12.05.1982 gün ve 1982/5-341 E,-493 K. sayılı ilamı ).

Bu kanunilik ilkesine paralel olarak, Harçlar Kanunu’nun 1. maddesinde, bu Kanuna göre alınacak harçlar arasında, diğer harçlar yanında yargı harçları da bulunmaktadır. Aynı Kanun’un 2. maddesinde ise, yargı işlemlerinden bu Kanun’a bağlı ( 1 ) sayılı Tarifede yazılı olanları, yargı harçlarına tabi olduğu vurgulanmıştır.

Yargı harcı, Devletin mahkemeler aracılığıyla yaptığı hizmete, ondan yararlananların katkısıdır ( Y.İ.B.K. 16.12.1983 gün ve 1983/5 E.-6 K. ). Yargı harçlarının konusuna giren, yani yargı harcına tabi işlemleri, genel olarak mahkeme harçları, icra ve iflas harçları olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.

Yargı harçlarının konusunu oluşturan harçlardan ilki mahkemelerde ödenecek harçlar olup; bunlar başvurma harcı, celse harcı ile karar ve ilam harcıdır.

Gereksiz davaların açılmasının ve diğer tarafın haksız yere ızrar edilmesinin önlenmesi için ihdas edilen karar ve ilam harcı, yargılama giderlerinin de önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

Karar ve ilam harcı, maktu ve nispi olmak üzere iki çeşittir ( 492 Sayılı Harçlar Kanunu m.15, 21 ).

Bu anlamda davanın maktu veya nispi harca tabi olup olmaması, kural olarak dava konusunun para ile değerlendirilebilir olup olmamasına göre değişmektedir.

Nispi harç, konusu belli bir değerle ( para veya para ile değerlendirilebilen bir şey ) ilgili davalarda, hüküm altına alınan değer üzerinden Tarifedeki belli nisbete göre alınan harçtır ( 1 Sayılı Tarife, madde III/1-a ).

Maktu harç ise konusu belli bir değerle tespit edilemeyen davalarda ve davanın reddine dair kararlardan alınan harçtır ( 1 Sayılı Tarife, madde III/2-a ).

Harçlar Kanunu’nun “Nispi harçlarda ödeme zamanı” başlığını taşıyan 28. maddesinin birinci bendinde nispi harçlarda ödeme zamanı düzenlenmiş olup, aynı maddenin ( a ) bendinde ise, karar ve ilam harcının ödeme zamanı öngörülmüştür. Anılan Kanun’un “Karar ve İlam Harcı” başlığını taşıyan 28/1-a maddesinde aynen; “Karar ve ilam harçlarının dörtte biri peşin, geri kalanı kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde ödenir” hükmünü taşımaktadır ( YHGK’nın 24.03.2010 gün ve 2010/12-158 esas, 2010/178 Sayılı kararı ).

Kanun’un 32. maddesinin birinci cümlesi olan “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün, itiraz yoluyla Anayasa’ya aykırılığının, yerel mahkemelerce ileri sürülmesi üzerine, Anayasa Mahkemesi, 17.03.2010 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararı ile, 492 Sayılı Kanun’un 32. maddesinin birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın ( iptal isteminin ) reddine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, Kanun’un 32. maddesinin birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın ( iptal isteminin ) reddine dair kararının gerekçesinde ise:

“Yargılama sürecinde, yasayla harca tabi kılınmış bir hizmetten yararlanmak isteyen ilgili ( davalı veya davacı ), genel kurallar uyarınca harcını ödeyerek bu hizmetten yararlanabilir. Dava açan veya yargılama sırasında harca tabi bir işlemin yapılmasını isteyen tarafın, harç ödemeden devam eden işlemlerin yapılmasını isteyerek bireysel bir menfaat elde etmesi, harçların konuluş amaçlarına aykırılık oluşturur.

Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılmayacağını belirten kural, bireylerin özel menfaatleriyle ilgili olarak yargı hizmetinden yararlanmalarını, bu hizmetin karşılığı olan harcın ödenmesi koşuluna bağladığından, hak arama özgürlüğünü sınırlandıran bir nitelik taşımamaktadır.

Açıklanan sebeplerle itiraz konusu kural, Anayasa’nın 36. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.” ifadelerine yer verilmiştir.

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 120. maddesine göre de “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır.”

Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 04.12.2013 gün, 2013/21-445 E., 2013/1625 K. sayılı kararında da aynı hususlara işaret edilmiştir.

Bu açıklamalardan sonra somut olay incelendiğinde, dava kabul edilecek olur ise, kabul edilecek dava değeri nispetince borçlu olunmadığı tespit olunacak ve bu miktar üzerinden mahsupla mahrum kaldığı alacağına kavuşacak olan davacının değeri para ile ölçülebilir mahiyetteki davada 492 Sayılı Harçlar Kanunu’nun 28. maddesinin 1/a bendi gereğince dava değeri üzerinden hesaplanacak karar ve ilâm harcının dörtte birini peşin olarak ödemesi gereklidir. Bu yükümlülük yerine getirilmediğinden aynı Kanun’un 32. maddesi gereğince mahkemece herhangi bir işlem yapılamayacağından, davacının maktu yatırdığı peşin harcın usul ve yasaya uygun şekilde tamamlatıldıktan sonra işin esası hakkında karar verilmesi gerektiği göz ardı edilerek hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup kararın bozulmasını gerektirir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde Kurum işleminin iptali isteminin nitelik itibari ile değeri para ile ölçülebilecek mahiyette olmadığı, bu sebeple davacının davanın açılması sırasında maktu harç yatırmasının yerinde olduğu, hâl böyle olunca ön sorunun bulunmadığının kabul edilmesi gerektiği ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Sonuç itibariyle direnme kararının, işin esası incelenmeksizin, açıklanan bu usuli sebeple bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Direnme kararının 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429’uncu maddesi gereğince usul yönünden BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada yer olmadığına, aynı Kanun’un 440’ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.06.2018 gününde oy çokluğu ile karar verildi.