Vergi Hukuku arşivleri • Can Hukuk Bürosu

Kategori: Vergi Hukuku

Vergi Davaları

İcra Müdürlüğünce Yapılan İhale Sonucu Satın Alınan Taşınmaz İçin Ödenen Katma Değer Vergisi İstisnası

İcra müdürlüğünce yapılan ihale sonucu satın alınan taşınmaz için ödenen katma değer vergisinin, taşınmaz satışının KDV’den istisna olduğundan bahisle iadesi için yapılan başvurunun reddine ilişkin … tarih ve E… sayılı işlemin iptali ve ödenen tutarın faiziyle birlikte iadesi istemiyle açılan davada, icra dairesinin, yürüttüğü takip sonucuna göre Katma Değer Vergisi Kanunu’nun uygulanması suretiyle, Hazine adına, sorumlu sıfatıyla gerçekleştirdiği vergilendirme işlemi niteliğindeki katma değer vergisi tahsilatlarının, İcra ve İflas Kanunu’nun uygulanması olarak değerlendirilmesine ve bu Kanun kapsamında şikayet müessesine konu edilmesine olanak bulunmadığından, kamu gücü kullanılmak suretiyle tek yanlı olarak tahsil edilen katma değer vergisinin iadesi istemine ilişkin uyuşmazlığın görüm ve çözümünün, idari yargı içerisinde yer alan vergi mahkemesinin görevine girdiği sonucuna varılmıştır. 

Danıştay 4. Daire Başkanlığı  2022/2313 E., 2022/2280 K., 07/04/2022 T. 

TEMYİZ EDEN (DAVACI) : … İnşaat Anonim Şirketi

VEKİLİ : Av. …

 

KARŞI TARAF (DAVALI) : … Vergi Dairesi Müdürlüğü/…

 

İSTEMİN KONUSU : … Bölge İdare Mahkemesi … Vergi Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ :

Dava konusu istem: … İcra Müdürlüğünün … talimat dosyası ile yapılan ihale sonucu satın alınan taşınmaza ilişkin olarak ödenen 1.900.800 TL katma değer vergisinin iadesi istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin … tarih ve E… sayılı işlemin iptali ve ödenen tutarın faiziyle birlikte iadesi istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … Vergi Mahkemesince verilen … tarih ve E:…, K:… sayılı kararda; davacı şirket tarafından satın alınan taşınmaza ilişkin ödenen katma değer vergisiyle ilgili olarak her ne kadar davalı idareye başvuru yapmış ve bu başvuru sonuncunda tesis edilen işlemi dava konusu yapmışsa da, uyuşmazlık icra müdürlüğü tarafından yürütülen takip sonucunda yapılan ihale neticesinde alınan taşınmaz ile ilgili olarak icra müdürlüğü tarafından hesaplanan katma değer vergisinin Kanuna aykırı olup olmadığından kaynaklandığı, İcra Müdürlüğü tarafından yürütülen takibe ilişkin olarak yapılan ihale sonucunda alınan taşınmaza ilişkin, İcra Müdürlüğü’nce hesaplanan katma değer vergisinin, Kanun’a aykırılığı iddiasının şikayet yolu ile İcra Mahkemesi’nde çözümleneceği, Mahkeme’nin incelemeyi, söz konusu icra dosyası üzerinde yaparak, anılan işlemin Kanun’a uygun olup olmadığı hususunda karar vereceği, adli yargılamanın bir parçasını oluşturan bu uyuşmazlığın, İcra Müdürlüğü’nün tesis ettiği bir işlemden kaynaklandığı gözetildiğinde, bu işlemin yasaya uygun olup olmadığının adli yargı yerince çözümlenmesinin gerektiği sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir.

 

Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: Bölge İdare Mahkemesince; istinaf başvurusuna konu Vergi Mahkemesi kararının usul ve hukuka uygun olduğu ve davacı tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.

 

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacı tarafından, uyuşmazlık konusunun katma değer vergisi ödemesi olduğu, katma değer vergisinin genel bütçeye aktarılan vergilerden olması nedeniyle bu tür uyuşmazlıkların vergi mahkemesinde çözümlenmesinin gerektiği, kararın bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.

 

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Cevap verilmemiştir.

 

TETKİK HÂKİMİ : …

 

DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.

 

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dördüncü Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

 

İNCELEME VE GEREKÇE :

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin 1/a bendinde, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davaların iptal davaları oldukları belirtilmiştir.

İdarelerin, kamu hizmetinin yürütülmesinde, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yaptıkları işlemler, idari işlemler olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre, idari yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin, öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla tesis edilmesi, kamu idaresinin tek yanlı irade açıklamasına dayanması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması gerekmektedir.

İdari yargı sistemi içinde yer alan Vergi Mahkemelerinin görevleri; kuruluş kanunu olan 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 6. maddesinde sayılmış; genel bütçe, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davaları, bu konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un uygulanmasına ilişkin davaları ve diğer kanunlarla verilen işleri çözümleyeceği hüküm altına alınmıştır.

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 16. maddesinde, kanunun hallini mahkemeye bıraktığı hususlar müstesna olmak üzere, icra ve iflas dairelerinin yaptığı muameleler hakkında, kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikayet olunabileceği hükümleri yer almıştır.

Kesinleşen bir alacağın tahsilinin, Devlet eliyle sağlanması için oluşturulan kurumlar olarak nitelendirilen “İcra Müdürlükleri”nin usul ve yasaya aykırı işlemlerinden zarar gören; sadece alacaklı ve borçlu değil hukuki yararı olan herkese tanınmış olan “şikayet” müessesesi, kural olarak kanunda öngörülen süre içerisinde icra hukuk mahkemesine yapılan, icra takip hukukuna özgü bir yoldur. Şikayetteki amaç, hatalı olan icra işlemlerinin düzeltilmesi olduğundan, icra mahkemesi, dosya üzerinden yapacağı inceleme sonucunda, icra müdürlüğünün işlemini yasaya uygun bularak şikayeti reddedebileceği gibi icra müdürlüğü işlemini iptal etme, kaldırma veya talep edilen işlemin icra müdürlüğünce yerine getirilmesine şeklinde karar verebilmekte olup düzenlemenin; ilgili memurların, İcra ve İflas Kanunu’nun uygulanması çerçevesinde gerçekleştirdikleri işlemlerin, icra dosyası üzerinden, icra tetkik merciince denetlenmesinin sağlanmasına yönelik olduğu açıktır.

Olayda, davacı tarafından icra müdürlüğünce yapılan ihale sonucu satın alınan taşınmaz için ödenen katma değer vergisinin, söz konusu taşınmaz satışının 3065 sayılı KDV Kanunu’nun 17/4-r maddesi uyarınca KDV’den istisna olduğundan bahisle iadesi için yapılan başvurunun reddine ilişkin … tarih ve E… sayılı işlemin iptali ve ödenen tutarın faiziyle birlikte iadesi istemiyle açıldığı anlaşılmıştır.

İcra dairesinin, yürüttüğü takip sonucuna göre Katma Değer Vergisi Kanunu’nun uygulanması suretiyle, Hazine adına, sorumlu sıfatıyla gerçekleştirdiği vergilendirme işlemi niteliğindeki katma değer vergisi tahsilatlarının, İcra ve İflas Kanunu’nun uygulanması olarak değerlendirilmesine ve bu Kanun kapsamında şikayet müessesine konu edilmesine olanak bulunmamaktadır.

Bu durumda, kamu gücü kullanılmak suretiyle tek yanlı olarak tahsil edilen katma değer vergisinin iadesi istemine ilişkin uyuşmazlığın görüm ve çözümünün, 2577 sayılı Kanun’un 2 ve 2576 sayılı Kanun’un 6. maddeleri uyarınca idari yargı içerisinde yer alan vergi mahkemesinin görevine girdiği sonucuna varıldığından, davayı görev yönünden reddeden vergi mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun reddine ilişkin Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuka uygunluk görülmemiştir.

 

KARAR SONUCU :

Açıklanan nedenlerle;

  1. Temyiz isteminin kabulüne,
  2. Temyize konu … Bölge İdare Mahkemesi … Vergi Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının BOZULMASINA,
  3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın Vergi Dava Dairesine gönderilmesine, 07/04/2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

İlan Ve Reklam Vergisinin İptali

İLAN VE REKLAM VERGİSİNİN İPTALİ

HAKSIZ ALINAN İLAN VE REKLAM VERGİSİNİN İPTALİ VE İADESİ

1. GİRİŞ

İlan ve reklam vergisine ait yasal düzenlemeler şöyledir.

1.1 İlan Ve Reklam Vergi̇si̇ni̇n Konusu

Belediye sınırları ile mücavir alanları içinde yapılan her türlü ilân ve reklâm, İlân ve Reklâm Vergisine tabidir.

1.2. İlan Ve Reklam Vergi̇si̇ni̇n Mükellefi̇ Ve Sorumlusu

İlân ve Reklâm Vergisinin mükellefi, yurt dışından gönderilen ilân ve reklâmlar dahil olmak üzere, ilân ve reklâmı kendi adına yapan veya yaptıran gerçek veya tüzel kişilerdir.

İlân ve reklâm işlerini mutat meslek olarak ifa edenler, başkaları adına yaptıkları ilân ve reklâmlara ait vergileri mükellefler adına ilgili belediyeye yaptırmaktan sorumludurlar.

1.3. İlan Ve Reklam Vergi̇si̇ni̇n İsti̇snası Ve Muaflıkları

a.Türkiye Radyo Televizyon Kurumu tarafından yayınlanan ve yapılan ilân ve reklâmlardan vergi alınmaz

b.Her türlü gazete, dergi ve kitaplarda yapılan ilân ve reklâmlardan vergi alınmaz

c.Gerçek kişilerin ikametgâhlarının iç veya dış kapılarına konan ve kimliklerini gösteren levhalardan vergi alınmaz

d.İşletmelerin iştigal veya imal konusu maddelerinin ambalajları üzerinde bulunan ve kendi işlerine ait ilân ve reklâmları ile ambalaj muhtevasından olan prospektüs ve tarifnamelerden ilan ve reklam vergisi alınmaz.

e.Gerçek veya tüzel kişilere ait işyerlerinin içine veya dışına asılan iş sahibinin kimliği ile işin mahiyetini gösteren ve alanı 1/2 metrekareyi aşmayan ışıksız levhalardan vergi alınmaz. Ancak, alanı 1/2 metrekareyi aşan levhalar, aşan kısım üzerinden vergiye tabidir.

Bu ilişkin emsal bir kararda “avukat olan davacının ad ve soyadı ile işini gösteren ve alanı ½ metrekareyi aşmayan ışıksız levha 2464 sayılı kanunun yukarıda hükmü yazılı 14. maddesinin 5. bendi gereğince ilan ve reklam vergisinden müstesna olduğundan adına tarh edilen ilan ve reklam vergisi ile 213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 352. maddesi uyarınca beyanname vermeme nedeniyle kesilen usulsüzlük cezasında yasal isabet bulunmadığından davanın kabulü yolunda verilen Mahkeme kararında sonucu itibarıyla hukuka aykırılık görülmemiştir.”[1]

f.Genel ve katma bütçeli idareler ile il özel idarelerinin, belediyelerin, köylerin ve bunların kuracakları birliklerin ve Posta – Telgraf – Telefon ve TC türlü ilân ve reklâmlardan vergi alınmaz

g.Siyasi Partiler Kanununa göre, siyasi partilerin siyasi faaliyet sınırları içinde yapacakları ilân ve reklâmlardan vergi alınmaz

h.Genel ve katma bütçeli idareler ile il özel idareleri, belediyeler, köyler ve bunların kuracakları birlikler ile kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları tarafından ülke ürünlerinin ve turizminin reklamını yapmak ve herhangi bir ticari ve sınai kuruluşa ait olmamak üzere hazırlanan her türlü levha ve afişlerle, aynı kuruluşlar tarafından Türkiye’deki ticaret, sanayi, tarım ve mesleki müesseselerinin isim ve ticaret unvanları ile ad ve adreslerini ihtiva etmek üzere yayınlanacak kitap, broşür, katalog ve dergilerden ilan ve reklam vergisi alınmaz.

ı.Umumi mahallere reklam amacı ile konulacak sıra, bank ve benzeri gereçler üzerindeki ilân ve reklâmlardan vergi alınmaz

i.Sinema ve tiyatroların kendi programlarına ilişkin olarak gösterinin yapıldığı binanın içinde ve dış yüzünde yaptıkları ilân ve reklâmlardan vergi alınmaz

1.4. İlan Ve Reklamin Türleri̇

a.Dükkân, ticari ve sınai müessese ve serbest meslek erbabınca çeşitli yerlere asılan ve takılan her çeşit levha, yazı ve resim gibi sabit bütün ilan ve reklamların beher metrekaresinden yıllık olarak

b.Motorlu taşıt araçlarının içine veya dışına konulan ilan ve reklamların beher metrekaresinden yıllık olarak

c.Cadde, sokak ve yaya kaldırımlar üzerine gerilen, binaların cephe ve yanlarına asılan bez veya sair maddeler vasıtasıyla yapılan geçici mahiyetteki ilan ve reklamların metrekaresinden haftalık olarak

d.Işıklı veya projeksiyonlu ilan ve reklamlardan her metrekare için yıllık olarak

e.İlan ve reklam amacıyla dağıtılan broşür, katalog, duvar ve cep takvimleri, biblolar vb.nin her biri için

f.Mahiyeti ne olursa olsun yapıştırılacak çeşitli afişler ve benzerlerinin beherinin metrekaresinden

1.5. İlan Ve Reklam Vergi̇si̇nde Uyulacak Esaslar

a.Metrekare üzerinden yapılan hesaplamalarda, yarım metrekareye kadar olan kesirler yarım metrekareye, yarım metrekareyi aşanlar ise tam metrekareye tamamlanır.

b.Herhangi bir yüzeye yazılmak, takılmak veya çizilmek suretiyle yapılan ilân ve reklâmlarda yazı ve resimlerin kapladığı alanın yüzölçümü esas alınır.

c.Çok cepheli ilân ve reklâmlarda metrekare hesabı her cephe için ayrı ayrı nazara alınır.

d. Büyükşehir belediyesinin yetki alanındaki ilân ve reklam asılacak yerleri ve bunların şekil ve ebadını belirlemek Büyükşehir belediyelerinin görev, yetki ve sorumlulukları arasındadır. Büyükşehir belediyesinin yetkisindeki alanlar  ile bu alanlara cephesi bulunan binalar üzerindeki her türlü ilan ve reklamların vergileri ile asma, tahsis ve bakım ücretleri, Büyükşehir belediyelerinin gelirlerindendir. Ancak, Belediye ve Büyükşehir Belediye Meclislerinin ilan ve reklam vergisinin tarifesini belirleme yetkisi yoktur. Vergilendirmede esas kural, vergilerin kanunla konulup, kaldırılması ve değiştirilmesidir. Dolayısıyla bu konularda yukarı ve aşağı sınırları belirleme yetkisi kanun koyucuya aittir. Bu sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi ise kanunun öngörmesi koşuluyla ancak Bakanlar Kurulu’na verilebilir. Bu nedenle, belediye meclislerine vergi tarifesini belirleme yetkisi Anayasa Mahkemesi’nin 29.12. 2011 tarihli ve E: 2010/62 ve K: 2011/175 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir. Daha sonra yapılan düzenlemeler neticesinde, ilan ve reklam vergisinin uygulanmasına ilişkin olarak, Bakanlar Kurulu Kararının yürürlüğe girdiği 18.02.2014 tarihinden öncesine isabet eden vergilendirmelerde belediye meclislerince çıkarılan tarifeler, bu tarihten sonrasına isabet eden vergilendirmelerde ise Bakanlar Kurulu Kararı uygulanacaktır. [2]

1.6. İlan Ve Reklam Vergi̇si̇ni̇n Tarhı Ve Ödenmesi̇

Vergiye tabi ilân ve reklâmlarda, ilân ve reklâm işinin mükellefçe yapılması halinde ilân veya reklâm işinin yapılmasından önce mükellef tarafından, ilân ve reklâm işinin bu işi mutad meslek olarak ifa edenler tarafından yapılması halinde ilân ve reklâm işini yapanlarca ilân veya reklâmın yapıldığı ayı takip eden ayın 20’nci günü akşamına kadar verilecek beyanname üzerine, tarh ve tahakkuk ettirilir.

Beyannameler ilân ve reklâmların yayınlandığı, dağıtıldığı veya teşhir edildiği mahallin belediyesine verilir.

İlân ve Reklâm Vergisi, beyanname verme süresi içinde ödenir.

2. İLAN VE REKLAM VERGİSİ İPTALİ

2.1. Belediye ancak sorumluluk ve yetki alanında bulunan yerlerdeki ilan ve reklamlardan vergi alabilir.

Büyükşehir belediyesinin yetki alanındaki meydan, bulvar, cadde ve ana yollar ile bu alanlara cephesi bulunan binalar üzerindeki her türlü ilan ve reklamların hem vergilerini, hem de asma tahsis ve bakım ücretlerini büyükşehir belediyeleri almaya yetkilidir.

Bunun dışında ana arterde olsa bile, yol kenarındaki binaların ana caddeye cephesi olmayan yüzlerine veya bina içinde asılan panolar ile özel mülke konu bahçe, arsa veya araziye dikilen direkler ya da asılan panolar vasıtasıyla yapılan reklamların vergileri ise ilçe veya ilk kademe belediyelerince alınır.

Büyükşehir Belediyesinin yetki alanındaki meydan, bulvar, cadde ve anayollar ile bu alanlara cephesi bulunan binalar üzerindeki her türlü ilan ve reklamların hem vergilerini, hem de asma tahsis ve bakım ücretlerini Büyükşehir Belediyeleri almaya yetkilidir. Bunun dışında ana arterde olsa bile yol kenarındaki binaların ana caddeye cephesi olmayan yüzlerine, özel mülke konu bahçe, arsa veya araziye dikilen direklere ya da panolara konulan reklamların vergileri ise ilçe veya ilk kademe belediyelerince alınacaktır.[3]

Belediyelerin, yetki alanın dışındaki yerlerden ilan ve reklam alınması hukuka aykırıdır. Bu nedenle, özel mülkte yer alan ilan ve reklamlardan Belediyelerin ilan ve reklam vergisi alma yetkisi yoktur. [4] Benzer şekilde Organize Sanayi Bölgeleri içindeki alanlarda da Belediyelerin ilan ve reklam vergisi alma yetkisi bulunmamaktadır. [5] Organize Sanayi Bölgesinde yer alan ışıklı ve ışıksız reklam tabelaları, davalı belediyenin yetki alanı içinde bulunmadığından, yetkisiz idarece tesis edilen dava konusu işlemde ve davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.[6]

İlan ve reklam vergisinin konusunu oluşturan reklamın bulunduğu yer ve alanın (cadde,sokak vs. özel mülk) nerede bulunduğunun, ilan ve reklamın alanının kaç metrekare olduğunun, ilan ve reklamın yapılmaya başlandığı tarihin tespiti gerekir.[7] 

2.2. Belediye tarafından cezalı tarh edilen ilan ve reklam vergisi,  vergilemeye dayanak olacak usulüne uygun tutulmuş bir tutanak ya da yoklama fişine dayanmalıdır.

İlan ve reklamlara ilişkin hukuken geçerli tespit bulunmalıdır. Zira, yoklamadan maksadı, mükellefleri ve mükellefiyetle ilgili maddi olayları, kayıtları ve mevzuları araştırmak ve tespit etmek olup, yoklama neticelerinin tutanak mahiyetinde olan yoklama fişine geçirilmesi, bu fişlerin yoklama yerinde iki nüsha tanzim olarak tarihlenmesi, bulunursa nezdinde yoklama yapılan veya yetkili adamına imza ettirilmesi, bunlar bulunmaz veya imzadan çekinirlerse keyfiyetin fişe yazılması ve yoklama fişinin polis, jandarma, muhtar ve ihtiyar heyeti üyelerinden birine imzalatılması zorunludur. [8] Dolayısıyla, yoklama fişi veya tutanağın tutulması bir yana, bu fiş ya da tutanak yasal koşullara uygun tutulmalıdır. Örneğin, hakkında ceza düzenlenen mükellef ya da yetkili personeli tutanağı imzalamaktan çekinirse, tek başına belediye personelinin tuttuğu tutanak geçerli olmayacaktır. Çünkü, imzadan imtina ile düzenlenmiş olan bu tutanağın o mahalde görevli bulunan polis, jandarma, muhtar ve ihtiyar heyeti üyelerinden birine imzalatılması zorunludur.[9]

Cezalı tarhiyatların dayanağı olarak sunulan yoklama fişinde, en ve boy olarak bir takım ölçümler yapıldığı görülmekle beraber, ölçümü yapılan sinema perdelerinde hangi reklamların yapıldığı, ne kadar süre ile yapıldığına ilişkin herhangi bir tespit bulunmadığı gibi reklam yapıldığı savunulan gösterimlerin davacının kendi adına yaptığı ya da yaptırdığı, bu reklamların mükellefinin belirlenmesi yönünde somut tespitlerin olmadığı, dolayısıyla vergilendirmeyi gerektirecek bir hususun bulunup bulunmadığı yönünde 213 sayılı Kanun’un 127 ve devamı maddeleri uyarınca bir tespit yapılmaksızın gerçekleştirilen ilan ve reklam vergisi tarhiyatında bu yönüyle de hukuka uygunluk görülmemiştir. [10]

Sinema salonunun Alışveriş Merkezi içerisinde olduğu hususunda, taraflar arasında bir ihtilaf bulunmadığı açıktır. Dolayısıyla, bulvar ve anayol üzerinde yer alan alışveriş merkezinin dış yüzeyinde yapılan her türlü ilan ve reklama isabet eden vergilerin büyükşehir belediyelerine ait olmasının, bina içerisinde yapılan ilan ve reklamın da büyükşehir belediyelerine ait olması sonucunu doğurmayacağı zira, kanun metninde bina cephelerinde yapılan ilan ve reklamdan söz edildiği, …bina içerisinde yapılan her türlü ilan ve reklama isabet eden vergilerde de yetki ilçe belediyelerine ait olacağından, davalı idare işleminde yasal isabet görülmemiştir.[11]

2.3. Belediye Tarafından Usulüne Uygun Tebligat Yapılmış Olmalıdır

Hem ilan ve reklam vergisine ait ihbarname hem de ödeme emri usulüne uygun tebliğ edilmeli, tebliğ evrakına postacı tarafından tarih yazılmalı, tebligatı alan muhatap tarafından da imzalanmalıdır. Muhatap tebellüğden imtina ederse, tebliğ evrakının gönderildiği idareden alınabileceği şerhini içeren bir pusula kapıya yapıştırılır. Posta memuru, durumu tebliğ alındısı üzerine şerh ve imza ederek, tebliğ olunacak evrakı tebliği yaptıran idareye teslim eder. Bu durumda tebliğ, pusulanın kapıya yapıştırıldığı tarihte yapılmış sayılır. Bu nitelikleri taşımadan yapılan tebliğin kanunun aradığı şartları taşımadığından geçerli olarak kabul edilmesi mümkün değildir.[12]

2.4. Ödeme emri düzenlenip tebliğ edilebilmesi için ya daha önceden beyanname verilmiş olmalı ya da re’sen cezalı tarhiyat yapılmış ve mükellefe ihbarname düzenlenip tebliğ edilmiş olmalıdır. Eski beyannamelere dayanarak ilan ve reklam vergisi kesilemez.

İlan ve reklam bizzat mükellefçe yapılması halinde, ilan ve reklamın yapıldığı ayı takip eden ayın 20.günü akşamına kadar mükellef tarafından ilan ve reklam vergisi beyannamesinin verilmesi, levha, afiş, ışıklı projeksiyon gibi ilan ve reklamların geçici mahiyette olup olmadığının beyannamede gösterilmesi, geçici değil ise yıllık olarak vergisinin hesaplanması gerekmektedir.

“Olayda, davacı tarafından 2013 dönemine ilişkin ilan ve reklam vergisi beyannamesi verildiği, verilen beyannamede beyanın 2013 yılına ait olduğunun belirtildiği ve ilan reklamın geçici olduğuna dair herhangi bir açıklamaya da yer verilmediği, bununla birlikte aynı tarihte geçmiş dönemlere (yıllara) ilişkin de aynı ilan reklamlar için beyanname verildiği, dolayısıyla 2013 dönemine ilişkin olarak verilen beyanın sürekli olduğundan söz edilemeyeceği anlaşılmaktadır.

Bu durumda, önceki dönemlere ilişkin 30.01.2013 tarihinde beyanname verilmesine rağmen 2014 ve 2015 dönemlerine ilişkin sonradan beyanname verilmediği ve böylesine bir durumda davalı idarece yoklama yapılarak aynı ilan ve reklamın halen yapıldığının tespit edilmesinden sonra, dava konusu ödeme emri içeriğindeki 2014 ve 2015 dönemlerine ait ilan ve reklam vergilerinin davacı adına öncelikle ihbarname tanzimi ve tebliği suretiyle aranması gerektiğinden, aksi uygulamayla doğrudan ödeme emrine konu edilen dava konusu ödeme emrinin 2014 ve 2015 dönemlerine ilişkin kısımlarında ve dava konusu ödeme emrinin bu kısımlarına karşı açılan davayı reddeden mahkeme kararında bu nedenle hukuka uyarlık bulunmamaktadır”.[13]

“ödeme emrinin 2012 ve 2013 yılına ait ilan ve reklam vergisi alacağına ilişkin kısımları için, davacı şirketin 1996 yılı için ilan ve reklam vergisi beyannamesi verdiği, bunun dışında ve dava konusu dönemlere ait ilan ve reklam vergisi beyannamesi verildiğine ilişkin davalı idarece bilgi ve belge sunulmadığı, ayrıca davalı idare tarafından davacı şirket adına düzenlenen muhtelif dönemlere ait vergi ihbarnameleri dosyaya sunulmuş ise de, dava konusu ödeme emrindeki 2012 ve 2013 dönemlerine ilişkin olarak davacı şirket adına ihbarname düzenlenip tebliğ edildiğine dair davalı idarece bilgi ve belge sunulmadığının görüldüğü, ilan ve reklam vergilerinin 213 sayılı Vergi Usul Kanununda yer alan usule uygun olarak tarh edilerek davacıya ihbarname ile tebliğ edilmek suretiyle tahakkuku sağlanmadığından, anılan vergilerin vadesinde ödenmediğinden bahisle düzenlenen ödeme emrinin ilan ve reklam vergilerine yönelik kısmında hukuka uygunluk bulunmadığı,..gerekçesiyle ödeme emrinin ilan ve reklam vergisi …ne ilişkin kısmını iptal eden, … Zonguldak Vergi Mahkemesinin 22/05/2019 tarih ve E:2019/45, K:2019/428sayılı kararının kabule ilişkin kısmının…kaldırılması istenilmektedir….Hüküm veren Ankara Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesince gereği görüşüldü: Zonguldak Vergi Mahkemesinin 22/05/2019 tarih ve E:2019/45, K:2019/428 sayılı kararı usul ve hukuka uygun olup kaldırılmasını gerektiren bir neden bulunmadığından, istinaf isteminin reddine, … karar verildi.[14]

“davacı şirketçe herhangi bir ilan ve reklam vergisi beyannamesi verilmeden ve davalı idarece, ilan ve reklam yapıldığına ilişkin bir tespit yapılarak, ödeme emri öncesinde davacı şirkete bir ihbarnameyle bildirilmeden ..düzenlenen ödeme emrinin, ışıksız reklam …vergisi alacaklarına ilişkin kısımlarında da yasal isabet görülmemiştir.”[15]

2.5. Belediyeler Kanunun belirlediği süreler dışında yeni bir beyanname verme süresini belirleyemez.

İlan ve reklam vergisine ait beyannamelerinin süresi içinde verilmemesi halinde 1. Derece Usulsüzlük cezasını düzenlenecektir. Ancak, bazı belediyeler Kanunda gösterilen beyanname verme zamanı esas alınmayıp Belediye Meclisince belirlenen beyanname verme süresi esas alarak ilan ve reklam vergilerine ait özel usulsüzlük cezaları düzenlemektedirler.

Halbuki, 1982 Anayasasının 73. maddesinin 3. fıkrasında “Vergi, resim harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.” hükmüne yer verilmiş olup, “verginin yasallığı” olarak isimlendirilen bu anayasal ilke uyarınca ” Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlüklerin, konulması, değiştirilmesi veya kaldırılmasının yasayla düzenlenmesi Anayasa gereğidir. Buna göre vergide, yükümlü, matrah, oran, tarh, tahakkuk, tahsil, uygulanacak yaptırımlar ve zamanaşımı gibi konuların yasayla düzenlenmesi Anayasa uyarınca zorunludur.” Bu bağlamda, vergi beyannamesinin verilmesi gereken zaman verginin tarh ve tahakkuku ile ilgili olduğundan, ancak Yasayla düzenlenebilir.

“Davalı Büyükşehir Belediyesince verginin yasallığı ilkesine aykırı olarak Yasada gösterilen beyanname verme zamanı esas alınmayıp Belediye Meclisince belirlenen beyanname verme süresi esas alınarak davacının 2015/3 dönemine ilişkin olarak verdiği ilan ve reklam vergisi beyannamesinin süresinden sonra verildiğinin kabul edildiği ve davacı şirket adına usulsüzlük cezası kesildiği görülmektedir. Davacının 2015/3 dönemine ilişkin 24.03.2015 tarihinde vermiş olduğu ilan ve reklam vergisi beyannamesinin, 2464 sayılı Yasanın 16. maddesinde “ilan veya reklam işinin yapılmasından önce” olarak belirlenen süresi içinde verilmediğini, diğer bir ifadeyle beyannameye konu ilan ve reklamın yapılmasından sonra beyanname verildiğini ortaya koyan bir tespitin bulunmaması ve dolayısıyla usulsüzlük cezasını gerektiren fiilin davacı şirket tarafından işlendiğinin sabit olmaması karşısında, adına Yasaya aykırı olarak usulsüzlük cezası kesildiği, bu hususun da “borcun bulunmadığı” kapsamında kalması nedeniyle davacı şirket adına düzenlenen ödeme emrinin usulsüzlük cezasına ilişkin kısmında hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır.[16]

2.6. Yapılan Yoklama ve Tespitte Gerçeğe Aykırı Tespitler Varsa Keşif Ve Bilirkişi İncelemesi Talep Edilmelidir

“Davanın çözümü için …. sayılı ara kararı ile uyuşmazlık konusu tabelanın niteliğinin belirlenebilmesi için, mahallinde keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verilmiş, mahallinde yapılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen bilirkişi raporunda, çift taraflı tabelanın ebadının 24,19-m2 olarak hesaplandığı, tabelanın binanın ön cephesinde, sağ yanda bulunan ve binadan ayrı olarak yapılmış ikinci bir duvar-giydirme cephe üzerinde sabitlenerek yapılmış, metal ayaklarla desteklenmiş ışıklı bir tabela olduğu, totem tanımına uymadığı görüş ve kanaatine varıldığı belirtilmiş… ….bilirkişice yapılan hesaplamaların Mahkememizce de doğru olduğu sonucuna varılarak yerinde görülen bilirkişi raporundaki saptamalara göre davacı adına salınması gereken ilan ve reklam vergisinin 24,19-m2 ışıklı tabelanın Antalya Büyükşehir Belediye Meclisince belirlenen yıllık 75,00TL/m2 birim fiyat ile çarpılması sonucu bulunan 1.814,25-TL ile 15-m2 büyüklüğündeki ışıksız tabelanın ise belediye meclisince belirlenen yıllık 65,00TL/m2 birim fiyat ile çarpılması sonucu bulunan 975,00-TL olmak üzere toplamda 2.789,25-TL olması gerekmektedir.[17]

3. SONUÇ

Avukatlık Kanununa göre, dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Yukarıda belirtilen hüküm ve kıstaslara uygun olmayan tarh, tahakkuk ve tahsil işlemleri yapıldığı takdirde, dava yoluyla iptalini sağlamak ve fazla ve haksız tahsil edilen bedelin iade almak mümkündür.

Can Hukuk Bürosu İletişim Bilgileri
Can Hukuk Bürosu İletişim Bilgileri


[1] Konya BİM 2. Vergi Dava Dairesi, 06.01.2017 tarihli ve 2016/2055 E., 2017/2 K. sayılı kararı

[2] Danıştay 9. Daire E. 2014/7283 K. 2018/3048 T. 16.5.2018

[3] İzmir BİM 3. Vergi Dava Dairesi, 18.06.2020 tarihli ve 2019/2871 E., 2020/609 K. sayılı kararı

[4] Danıştay 9. Daire. 2004/3898k. 2005/3450 T. 23.11.2005 Ve Danıştay 9. Dairee. 2006/1779 K. 2007/2092 T. 29.5.2007

[5] Danıştay 9. Daire E. 2018/154 K. 2019/4849 T. 17.10.2019

[6] Danıştay 9. Daire, 17.10.2019 tarihli ve 2018/154 E., 2019/4849 K. sayılı kararı

[7] Danıştay 9. Daire, 14.04.2015 tarihli ve 2012/7128 E., 2015/2723 K. sayılı kararı

[8] Danıştay 9. Daire E. 2013/10698 K. 2015/13179 T. 11.11.2015

[9] Danıştay 9. Daire, 22.02.2016 tarihli ve 2015/3269 E., 2016/648 K. sayılı kararı

[10] İzmir BİM 3. Vergi Dava Dairesi, 26.02.2020 tarihli ve 2019/2984 E., 2020/283 K. sayılı kararı

[11] İzmir BİM 3. Vergi Dava Dairesi, 26.02.2020 tarihli ve 2019/2984 E., 2020/283 K. sayılı kararı

[12] Danıştay 9. Daire E. 2012/6298 K. 2015/4833 T. 4.5.2015

[13] Gaziantep BİM 2. Vergi Dava Dairesi, 12.01.2017 tarihli ve 2016/724 E., 2017/17 K. sayılı kararı

[14] Ankara BİM 3. Vergi Dava Dairesi, 28.02.2020 tarihli ve 2019/590 E., 2020/175 K. sayılı kararı

[15] Ankara BİM 3. Vergi Dava Dairesi, 21.06.2017 tarihli ve 2017/292 E., 2017/1203 K. sayılı kararı

[16] İstanbul BİM 6. Vergi Dava Dairesi, 25.01.2017 tarihli ve 2016/745 E., 2017/135 K. sayılı kararı

[17] Konya BİM 2. Vergi Dava Dairesi, 06.01.2017 tarihli ve 2016/379 E., 2017/4 K. sayılı kararı

Su Tesisi Harcamalarına Katılma Payı İptali

SU TESİSLERİ HARCAMALARINA KATILMA PAYI İPTALİ

Belediyeler, belediyelere bağlı (ASKİ, MESKİ, İSKİ gibi su ve kanalizasyon idareleri) kuruluşlar, yeni içme suyu şebeke tesisleri yapılması veya mevcut şebeke tesislerinin tevsii ve ıslah şekillerde su tesisleri yapmaları halinde, Su Tesisleri Harcamalarına Katılma Payı alır.

Birden fazla yol kenarında bulunan gayrimenkullere ait payın hesabında, bunların yalnız suya bağlandıkları yol üzerindeki uzunlukları esas alınır.

Ödemekle Yükümlü Kimdir?

Bu pay bedelini, dağıtımın yapıldığı saha dahilindeki gayrimenkullerin sahipleri ödemekle yükümlüdür.

Hukuki olarak sahip deyimi gayrimenkulün malikini, varsa intifa hakkı sahibini, bunlar yoksa gayrimenkulü sahibi gibi kullananları ifade eder. Ancak, bu kişiler hiç bir zaman kiracı değildir. Kiracı ile intifa hakkı sahibi ya da gayrimenkul sahibi gibi kullananlar farklı kavramlardır.

Bu pay, hizmetlerden faydalanan gayrimenkullerin sahiplerinden de belli koşullar altında alınabilecektir.

Ödeme yükümlüsünün, şebeke veya kanalizasyon hattının tamamlanarak hizmete sunulduğu tarihte veya yahut mevcut şebeke tesislerinin tevsii ve ıslah edildiği tarihte gayrimenkul sahibi olması gerekmektedir.

Diğer yandan, tapu kaydına göre gayrimenkul maliki olmayan, kiracı olan su abonesinden Su Tesisleri Harcamalarına Katılma Payı alınamaz.

Hesaplama Nasıl Yapılır? 

Su Tesisleri Harcamalarına Katılma Payı, bir program dahilinde veya istek üzerine doğrudan doğruya yapılan işlerde, bu hizmetler dolayısıyla yapılan giderlerin tamamıdır. Özel Devlet yardımları, karşılıksız fon tahsisleri, bu işler için yapılacak bağış ve yardımlar ve istimlak bedelleri giderler tutarından indirilir.

Bu tür hizmet giderleri rayiç ve birim fiyatlara göre hesaplanan tutarları aşamaz.

Bir başka kıstas ise, bu pay, bina ve arsalarda vergi değerinin % 2’sini geçemez. Ancak, yüzde 2’lik bu kısım 14.4.2021 tarih ve 31454 no’lu Resmi Gazete’de yapılan yönetmelik değişiklik öncesi yüzde 1’di. Bu anlamda, 14.04.2021 tarihinden önce bu pay, bina ve arsalarda vergi değerinin % 1’sini geçemez.

Bu pay, hesaplanan katılma payları toplamının ilgili gayrimenkullerin vergi değerleri toplamına oranlanarak dağıtılması suretiyle hesaplanıp tahakkuk ettirilir. 2464 Sayılı Belediye Gelirleri Kanununun Harcamalara Katılma Payları İle İlgili Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik hükümlerine göre;

  1. Toplam harcama miktarı,
  2.  Özel Devlet yardımları,
  3.  Karşılıksız fon tahsisleri,
  4. Bağış ve yardımlar,
  5. İstimlak değerleri,
  6. Bir mükellefin gayrimenkulünün vergi değeri,
  7. Tüm mükelleflerin gayrimenkullerinin vergi değerleri toplamı olarak kabul edersek,

Bir Mükellefin katılım Payı = (1- (2 + 3 + 4 + 5) x 6) / 7 şeklinde hesaplama yapılmalıdır. Hesaplama için bakınız:

Hesaplama kıstasları bu olmakla birlikte belediyeler bu kıstaslar göre değil, kendi belirledikleri artış oranına göre her yıl birim fiyatları belirlemektedirler. Bu ise yasal düzenlemelerin aksine gayrimenkul sahibi su abonelerinden fazla ve haksız bedel alınmasına neden olmaktadır.

Hesaplanan paylar, mükelleflerin soyadları, adları, adresleri ve kendilerine isabet eden pay miktarını gösteren ve mahiyetlerine göre mahalle, cadde ve sokak itibariyle düzenlenecek tahakkuk cetvellerinin bir ay süre ile belediye ilan yerlerine asılması suretiyle ilan olunur.

Katılma payları tutarları mükelleflere ayrıca tebliğ olunur.

Nasıl İptal Ettirilir?

Avukatlık Kanununa göre, dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Yukarıda belirtilen hüküm ve kıstaslara uygun olmayan tarh, tahakkuk ve tahsil işlemleri yapıldığı takdirde, dava yoluyla iptalini sağlamak ve fazla ve haksız tahsil edilen bedelin iade almak mümkündür.

Can Hukuk Bürosu

Kanalizasyon Harcamalarına Katılma Payı İptali

KANALİZASYON HARCAMALARINA KATILMA PAYI İPTALİ

Belediyeler veya belediyelere bağlı (ASKİ, MESKİ, İSKİ gibi su ve kanalizasyon idareleri) kuruluşlar, yeni kanalizasyon tesisi yapması ya da mevcut kanalizasyon tesislerini sıhhi ve fenni şartlara göre ıslah etmesi halinde de Kanalizasyon Harcamalarına Katılma Payı alabilir.

İki ve daha fazla yol kenarında bulunan gayrimenkuller, hangi yoldaki kanalizasyona bağlanmış ise, payın hesabında o yıla ait kanalizasyon giderleri nazara alınır.

Ödemekle Yükümlü Kimdir?

Hizmetten faydalanma şekillerine göre ilgili gayrimenkul sahipleri bu pay bedelini ödemekle yükümlüdür. Hukuki olarak sahip deyimi gayrimenkulün malikini, varsa intifa hakkı sahibini, bunlar yoksa gayrimenkulü sahibi gibi kullananları ifade eder. Ancak, bu kişiler hiç bir zaman kiracı değildir. Kiracı ile intifa hakkı sahibi ya da gayrimenkul sahibi gibi kullananlar farklı kavramlardır.

Kanalizasyon hizmeti sunulması halinde bu hizmetlerden faydalanan gayrimenkullerin sahiplerinden de belli koşullar altında alınabilecektir.

Ödeme yükümlüsünün, şebeke veya kanalizasyon hattının tamamlanarak hizmete sunulduğu tarihte veya yahut mevcut şebeke tesislerinin tevsii ve ıslah edildiği tarihte gayrimenkul sahibi olması gerekmektedir.

Diğer yandan, tapu kaydına göre gayrimenkul maliki olmayan, kiracı olan su abonesinden kanalizasyon harcamalarına katılım payı alınamaz.

Hesaplama Nasıl Yapılır? 

Harcamalara katılma payları, bir program dahilinde veya istek üzerine doğrudan doğruya yapılan işlerde, bu hizmetler dolayısıyla yapılan giderlerin tamamıdır. Özel Devlet yardımları, karşılıksız fon tahsisleri, bu işler için yapılacak bağış ve yardımlar ve istimlak bedelleri giderler tutarından indirilir.

Bu tür hizmet giderleri rayiç ve birim fiyatlara göre hesaplanan tutarları aşamaz.

Bir başka kıstas ise, bu pay, bina ve arsalarda vergi değerinin % 2’sini geçemez. Ancak, yüzde 2’lik bu kısım 14.4.2021 tarih ve 31454 no’lu Resmi Gazete’de yapılan yönetmelik değişiklik öncesi yüzde 1’di. Bu anlamda, 14.04.2021 tarihinden önce bu pay, bina ve arsalarda vergi değerinin % 1’sini geçemez.

Bu pay, hesaplanan katılma payları toplamının ilgili gayrimenkullerin vergi değerleri toplamına oranlanarak dağıtılması suretiyle hesaplanıp tahakkuk ettirilir. 2464 Sayılı Belediye Gelirleri Kanununun Harcamalara Katılma Payları İle İlgili Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik hükümlerine göre;

  1. Toplam harcama miktarı,
  2.  Özel Devlet yardımları,
  3.  Karşılıksız fon tahsisleri,
  4. Bağış ve yardımlar,
  5. İstimlak/kamulaştırma değerleri,
  6. Bir mükellefin gayrimenkulünün vergi değeri,
  7. Tüm mükelleflerin gayrimenkullerinin vergi değerleri toplamı olarak kabul edersek,

Bir Mükellefin katılım Payı = (1- (2 + 3 + 4 + 5) x 6) / 7 şeklinde hesaplama yapılmalıdır. Hesaplama için bakınız:

Hesaplama kıstasları bu olmakla birlikte belediyeler bu kıstaslar göre değil, kendi belirledikleri artış oranına göre her yıl birim fiyatları belirlemektedirler. Bu ise yasal düzenlemelerin aksine gayrimenkul sahibi su abonelerinden fazla ve haksız bedel alınmasına neden olmaktadır.

Hesaplanan paylar, mükelleflerin soyadları, adları, adresleri ve kendilerine isabet eden pay miktarını gösteren ve mahiyetlerine göre mahalle, cadde ve sokak itibariyle düzenlenecek tahakkuk cetvellerinin bir ay süre ile belediye ilan yerlerine asılması suretiyle ilan olunur.

Katılma payları tutarları mükelleflere ayrıca tebliğ olunur.

Nasıl İptal Ettirilir?

Avukatlık Kanununa göre, dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Yukarıda belirtilen hüküm ve kıstaslara uygun olmayan tarh, tahakkuk ve tahsil işlemleri yapıldığı takdirde, dava yoluyla iptalini sağlamak ve fazla ve haksız tahsil edilen bedelin iade almak mümkündür.

Can Hukuk Bürosu

Vergi Davaları

İş kazası geçiren işçiye işveren tarafından yapılan para yardımından gelir vergisi kesilmez. 

İş kazası geçiren işçiye işveren tarafından yapılan para yardımından gelir vergisi kesilmez. 

İşyerinde meydana gelen iş kazasında yaralanan işçi hastaneden iş göremezlik raporu aldığında, rapora istinaden uzun süre çalışamaz. Çalışmadığı süre boyunca yasal olarak SGK’dan iş göremezlik ödeneği alır. Ancak, SGK’nın ödediği iş göremezlik ödeneği işçinin almış olduğu ücretten daha azdır. Çünkü, SGK’ın iş göremezlik ödeneği maaşa göre ⅔ oranındadır. 

Bu durumda, işveren, işçisine aradaki ⅓ farkı ayrıca yardım olarak ödeyebilir. 

İşte iş kazası geçiren ve iş göremezlik ödeneği alan bu işçiye ödenen ⅓ yardımdan gelir vergisi kesilemez. 

Zira, Gelir Vergisi Kanununun 25. maddesine göre, ölüm, engellilik ve hastalık sebebiyle verilen tazminat ve yardımlar Gelir Vergisi’nden müstesnadır. 

Yine, Gelir Vergisi Kanununun 25. maddesine göre,  Sosyal sigorta kurumları tarafından sigortalılara yapılan ödemeler Gelir Vergisi’nden müstesnadır. 

Gelir Vergisi Kanununun 61. maddesine göre de “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir. Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (Mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez”

Bu hükümlere göre, iş kazası geçiren işçiye, hem işveren tarafından verilen yardım hem SGK tarafından verilen yardımlar Gelir Vergisi Kanunu ve 5510 sayılı Kanun kapsamında, gelir vergisinden istisna edilir. 

Ödenen bu yardımlar için işveren tarafından için Vergi Usul Kanununun 238. maddesi gereğince ücret bordrosu düzenlenmesi gerekir. 

Eğer iş kazası geçiren işçi, işveren tarafından yapılan para yardımından gelir vergisi kesilip kesilmediğini bilmiyorsa, işverenin düzenlemiş olduğu bu yardım bordrosunu temin edip kontrol edebilir. 

Bu nedenle, bu şekil ve nitelikte olan işçilere yapılan ödemeler ve yardımlardan kesilen gelir vergisi iadesini dava yoluyla geri alma imkanı bulunmaktadır.

Vergi Davaları
Vergi Davaları

2018 Yılından Sonra Haksız Kesilen İkale Bedelleri

Daha önce alındığı gibi, 2018 yılından sonra da İkale Sözleşmesi bedelinden haksız Gelir Vergisi kesilmiş olabilir, bu dava yoluyla geri alınabilir.
Devlet 27.03.2018 tarihinde yapılan yeni bir yasal düzenleme ile ikale sözleşmesi imzalayan çalışanlardan kesilen vergi oranlarında değişiklikler yaptı.
İşverenler tarafından Gelir Vergisi miktarı hesaplanırken kıdem tazminatı ve ikale bedeli gibi ödemelere ait istisnalar yanlış hesaplanmaktadır.
Yanlış hesaplama sonucunda;
işyerinde 10 yıl çalışmış olan işçiden fazladan 2.000 TL ile 55.000 TL arasında,
işyerinde 5 yıl çalışmış olan işçiden fazladan 2.000 TL ile 27.000 TL arasında,
işyerinde 2 yıl çalışmış olan işçiden fazladan 2.000 TL ile 9.000 TL arasında,
işyerinde 1 yıl çalışmış olan işçiden fazladan 2.000 TL ile 4.000 TL arasında,
haksız kesinti yapılmış olabilir.
Daha önce alındığı gibi, 2018 yılından sonra da ikale sözleşmesi bedelinden yanlış hesaplama sonucunda fazla ve haksız kesilen gelir vergisi dava yoluyla geri alınabilir.
İkale Bordrosu Kontrolü için şu formu doldurabilirsiniz:

<>

İkale Sözleşmesi İle Belirlenen Kıdem Tazminatından Gelir Vergisi Kesintisi

İkale sözleşmesi ile belirlenen kıdem tazminatından gelir vergisi kesintisi yapıldığında, yapılan kesinti işveren tarafından karşılanmış olsa bile bunun kıdem tazminatından gelir vergisi kesintisi yapılabileceği sonucunu doğurmayacağı ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 25. maddesinin 7. bendinde, kıdem tazminatı olarak ödenen tutarın vergiden müstesna tutulduğunun belirtilmesi karşısında, ikale sözleşmesi imzalayan işçiye ödenmesine karar verilen kıdem tazminatı üzerinden gelir vergisi tevkifatı yapılması açık bir vergilendirme hatası olup, tevkif edilen verginin iadesi istemiyle yapılan düzeltme ve şikayet başvurusunun reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemin kıdem tazminatına ilişkin kısmında hukuka uygunluk bulunmamaktadır. 

İşverence ikale sözleşmesi imzalayan işçiye ödenmesine karar verilen brüt 123.915,83 TL kıdem tazminatı tutarı üzerinden yersiz olarak tevkif edilip vergi dairesine ödenen gelir vergisinin, kim tarafından üstlenildiği hususu önem arz etmeksizin, verginin mükellefi olan ikale sözleşmesi imzalayan işçiye, tahsil tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanuna göre işletilecek tecil faizi ile birlikte iadesine engel bir durum bulunmamaktadır. 

 

 T.C.

İSTANBUL

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ

İKİNCİ VERGİ DAVA DAİRESİ

ESAS NO : 2019/3465

KARAR NO : 2019/3335

İSTİNAF BAŞVURUSUNDA

BULUNANLAR : 1-(DAVACI) 

VEKİLİ : AV. AHMET CAN

Reşatbey Mh. Türkkuşu Cd. N:1 Günep Panorama B1005 B/Blok K:10 D:5-Seyhan/ADANA (e-tebligat)

2-(DAVALI) GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI Çankaya/ANKARA

İSTEMİN ÖZETİ : Davacı tarafından, iş akdi ikale sözleşmesi ile sona erdirilen davacıya ödenen brüt 123.915,83 TL tutarındaki kıdem tazminatı, 62.870,62 TL tutarındaki ihbar tazminatı ve 108.213,50 TL tutarındaki ek ödeme isimli ödemelerin gelir vergisinden istisna olduğu gerekçesiyle bu ödemelerden tevkif edilerek vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisi kesintisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme başvurusunun zımnen reddi üzerine şikayet yolu ile Gelir İdaresi Başkanlığı’na yapılan başvurunun zımnen reddine dair işlemin iptali ve yapılan kesintilerin tahsil tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanuna göre işletilecek tecil faizi ile birlikte iadesi istemiyle açılan davanın, ihbar tazminatı adı altında yapılan ödeme üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin iadesine ilişkin kısmı yönünden; “…ihbar tazminatı, ihbar sürelerine uyulmadan işverenin iş akdini feshetmesi halinde, 4857 sayılı İş Kanununda belirtilen sürelerle ilgili olarak tazminat adı altında işçiye yapılan bir ödeme olup, anılan Yasanın 17 ve devamı maddelerinde belirtildiği şekliyle, peşin olarak yapılan bir ücret ödemesidir. Başka bir ifadeyle; işçi ile işveren arasındaki özel hukuk sözleşmesine dayalı olarak yani hizmet akdine göre çalışılması gereken ancak yasa hükmü uyarınca hizmet ifa edilmeksizin yapılan bu ödeme, işsizlik sebebiyle ve sosyal güvenlik kapsamında yapılan bir ödeme olmayıp 193 sayılı Yasanın 61.madde hükmü karşısında ücret niteliğinde olduğu, davacıya ihbar tazminatı adı altında yapılan ödeme ücret olarak nitelendiğinden, tevkif edilen gelir vergisinin iadesi talebiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurularının zımnen reddinde yasa ve usule aykırılık bulunmadığı anlaşılmış olup, bu kapsamda söz konusu ödeme üzerinden tevkif edilen gelir vergisinde hukuka aykırılık bulunmadığı” gerekçesiyle reddine, kıdem tazminatı adı altında yapılan ödeme üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin iadesine ilişkin kısmı yönünden;  “…olayda hak kazanılan kıdem tazminatı tutarından (yasal olarak kesilmesi zorunlu damga vergisi kesintisi hariç) bir kesinti yapılmadığı, kıdem tazminatı tutarının bordroda brüt olarak belirlenmesinin bu durumu değiştirmediği, kıdem tazminatından yasal olarak hak ettiği meblağın davacıya ödendiği, bunu aşan kesinti tutarının işveren şirketçe karşılandığı, davacının yasal olarak hak edebileceği azami tutar hesaplanarak ödemenin gerçekleştirildiği, yasal hakedişten kesinti bulunmadığı görüldüğünden, davanın kıdem tazminatına ilişkin kısmı bakımından reddi gerektiği…” gerekçesiyle reddine, ek ödeme adı altında yapılan ödeme üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin iadesine ilişkin kısmı yönünden; “…çalışma ilişkisini sona erdiren işveren tarafından davacıya yasal bir zorunluluk olmaksızın yapılan ödemenin ücret niteliğinde olmaması ve 193 sayılı Kanunun yukarıda yer verilen 25. Maddesi uyarınca gelir vergisinden müstesna tutulması karşısında, davacının iş akdinin karşılıklı olarak anlaşılması üzerine sona erdirilmesi sebebiyle yapılan ek ödemeden gelir vergisi tevkifatı yapılması açık bir vergilendirme hatası olup, tevkif edilen verginin iadesi istemiyle yapılan şikayet başvurusunun zımnen reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığından, davacıya ek ödeme adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir (stopaj) vergisinin davacıya iadesi gerektiği…” gerekçesiyle kabulüne, davacının faiz istemi yönünden; “…6322 sayılı Kanun öncesinde 213 sayılı Kanun’un 112/4. maddesinde sadece 120. maddeye göre “vergi hatası” kapsamında iade edilecek vergilere ilişkin bir düzenleme yer almaktayken, 6322 sayılı Kanun sonrasında “vergi hatası” kapsamında yapılacak iadelere ilişkin düzenleme Kanunun 112/5. maddesinde ayrıca yer almış, 112/4. maddesinde ise, fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesinde tecil faiziyle ödenmesi esası getirilmiş, verginin fazla veya yersiz tahsil edildiğinin tespitinin idarece veya mahkemece ortaya çıkarılmış olması hususunda ise bir ayrıma gidilmediği, bu durumda Mahkemelerinin işbu kararı ile iadesine karar verilen tutarların, 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak faizi ile birlikte davacıya iadesi gerektiği…” gerekçesiyle kabulüne, sonuç olarak; davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine; davacıya ek ödeme adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin iadesi istemine yönelik kısmının iptaline, ek ödeme adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin, Vergi Dairesine Müdürlüğüne yatırıldığı tarih ile fiilen iadesi tarihi arasında geçen süre için 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak faizi ile birlikte davacıya iadesine, dava konusu işlemin iptalinin ve iade isteminin fazlaya ilişkin kısmı yönünden davanın reddine, karar veren İstanbul 3. Vergi Mahkemesi’nin 23/09/2019 tarih ve E:2019/579, K:2019/1898 sayılı kararının, redde ilişkin kısmına davacı tarafından; kendisine yapılan ek ödemenin, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 61. maddesinde belirtilen nitelikte ücret veya ücret sayılan ödeme olmadığı, kanunda belirtilen tanıma girmediği halde bu ödemeden gelir vergisi kesintisi yapılmasının yasal olmadığı belirtilerek, kararın tecil faizi ve vekalet ücretine ilişkin kısmına ise davalı idare tarafından; ek ödeme üzerinden kesilen gelir vergisinin davadan vazgeçilmesi şartıyla red ve iade edileceği, istisna limitini aşmayan kıdem tazminatı tutarı üzerinden kesilen verginin red ve iadesinin mümkün olduğu, ihbar tazminatının peşin olarak yapılan bir ücret ödemesi olduğu, konusu kalmayan davanın reddi gerektiği, tecil faizine ve vekalet ücretine hükmedilmemesi gerektiği ileri sürülerek, buna ilişkin kısmın, istinaf yoluyla kaldırılmasına karar verilmesi istenilmektedir. 

 

CEVAP DİLEKÇESİNİN ÖZETİ (DAVACI) : Cevap dilekçesi verilmemiştir. 

CEVAP DİLEKÇESİNİN ÖZETİ (DAVALI) : Mahkeme kararının redde ilişkin kısmının hukuka ve usule uygun olduğu ileri sürülerek bu konudaki istinaf başvurusunun reddi gerektiği savunulmaktadır. 

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İkinci Vergi Dava Dairesi’nce; dosyadaki belgeler incelenip istinaf başvurusu hakkında gereği görüşüldü: 

İstinaf başvuruları, davacı tarafından, iş akdi ikale sözleşmesi ile sona erdirilen davacıya ödenen brüt 123.915,83 TL tutarındaki kıdem tazminatı, 62.870,62 TL tutarındaki ihbar tazminatı ve 108.213,50 TL tutarındaki ek ödeme isimli ödemelerin gelir vergisinden istisna olduğu gerekçesiyle bu ödemelerden tevkif edilerek vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisi kesintisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme başvurusunun zımnen reddi üzerine şikayet yolu ile Gelir İdaresi Başkanlığı’na yapılan başvurunun zımnen reddine dair işlemin iptali ve yapılan kesintilerin tahsil tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanuna göre işletilecek tecil faizi ile birlikte iadesi istemiyle açılan davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine karar veren İlk Derece Mahkemesi kararının, redde ilişkin kısmı ile tecil faizi ve vekalet ücretine ilişkin kısmının kaldırılması istemine ilişkindir.

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İstinaf” başlıklı 45. maddesinin 1.fıkrasında; idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine başvurulabileceği; 3. fıkrasında, bölge idare mahkemesinin, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararının hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar vereceği, karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkünse gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı vereceği; 4. fıkrasında, bölge idare mahkemesinin, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vereceği, bu halde bölge idare mahkemesinin işin esası hakkında yeniden bir karar vereceği; 6. fıkrasında ise, bölge idare mahkemelerinin 46. maddeye göre temyize açık olmayan kararları kesindir hükümleri yer almaktadır.

Davalı idarenin istinaf istemi için:

Dava dosyasının incelenmesinden, istinaf istemine konu kararın, davacı lehine tecil faizine ve vekalet ücretine hükmedilmesine ilişkin hükmü ve gerekçesi yönünden, usul ve hukuka uygun olduğu ve istinaf başvurusunda ileri sürülen sebepler ile dosyada mevcut bilgi-belgeler kapsamında, ortada, kararın söz konusu kısmının kaldırılmasını gerektiren nitelikte bir neden bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Davacının ihbar tazminatı yönünden davanın reddine ilişkin kısma yönelik istinaf istemi için:

Dava dosyasının incelenmesinden, istinaf istemine konu kararın, dava konusu ihbar tazminatı üzerinden kesilen gelir vergisi yönünden davanın reddine ilişkin hükmü ve gerekçesi yönünden, usul ve hukuka uygun olduğu ve istinaf başvurusunda ileri sürülen sebepler ile dosyada mevcut bilgi-belgeler kapsamında, ortada, kararın söz konusu kısmının kaldırılmasını gerektiren nitelikte bir neden bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Davacının kıdem tazminatı yönünden davanın reddine ilişkin kısma yönelik istinaf istemi için:

213 sayılı Vergi Usul Kanunun 122. maddesinde, mükelleflerin vergi muamelelerindeki hataların düzeltilmesini vergi dairesinden isteyebilecekleri; 124. maddesinde de, vergi mahkemelerinde dava açma süresi geçtikten sonra yaptıkları düzeltme talepleri red olunanların, şikayet yolu ile Maliye Bakanlığına müracaat edebilecekleri açıklanmış, bu maddeler uyarınca düzeltilmesi vergi dairelerinden istenebilecek vergi hatası ise, aynı Kanunun 116.maddesinde; vergiye müteallik hesaplarda veya vergilemede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınması biçiminde tanımlandıktan sonra, 117.maddesinde, matrah hatası, vergi miktarında hata ve mükerrer vergi istenilmesi hesap hataları olarak açıklanmış, 118.maddesinde ise, mükellefin şahsında, mükellefiyette, konuda ve vergilendirme veya muafiyet döneminde yapılan hatalar vergilendirme hataları olarak belirlenmiştir.

193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 25. maddesinin 1.bendinde, ölüm, engellilik hastalık ve işsizlik sebepleriyle (işe başlatmama tazminatı dahil) verilen tazminat ve yapılan yardımların, 7. bendinde, 1475 ve 854 sayılı Kanunlara göre ödenmesi gereken kıdem tazminatlarının tamamı ile 5953 sayılı Kanuna göre ödenen kıdem tazminatlarının hizmet erbabının 24 aylığını aşmayan miktarlarının gelir vergisinden müstesna olduğu hükmü yer almaktadır.

Aynı Kanununun 61. maddesinde, ücretin, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatler olduğu; ikinci fıkrasında, ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olmasının veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartıyla kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunmasının onun mahiyetini değiştirmeyeceği, 94. maddesinin 1. fıkrasının 1. bendinde de,hizmet erbabına ödenen ücretler ile 61. maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç) 103 ve 104. maddelere göre tevkifat yapılacağı öngörülmüştür.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacının …… İçecek A.Ş.’nde iş sözleşmesine istinaden çalışmakta iken iş akdinin 03.05.2016 tarihli ikale sözleşmesi ile sona erdirildiği, davacının işten çıkışı sebebiyle düzenlenen ücret bordorosunda yer alan brüt 123.915,83 TL tutarındaki kıdem tazminatı, brüt 62.870,62 TL tutarındaki ihbar tazminatı ve brüt 108.213,50 TL tutarındaki ek ödeme isimli ödemelerden kesilen gelir (stopaj) vergisinin, davacının işvereni şirket tarafından, bağlı bulunduğu Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Müdürlüğü’ne yatırıldığı, davacı tarafça, ikale sözleşmesine istinaden yapılan söz konusu bu ödemelerin gelir vergisine tabi olmadığından iadesi istemiyle Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Müdürlüğü’ne başvurulduğu, başvurunun zımnen reddi üzerine, şikayet yoluyla Gelir İdaresi Başkanlığı’na başvurulduğu, söz konusu başvurunun da zımnen reddi üzerine şikayet başvurusunun zımnen reddine dair işlemin iptali ile fazladan kesilen tutarın tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak tecil faizi ile birlikte iadesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmıştır.

Olayda, Mahkemece, davacının 19 yıl 7 ay 3 gün çalışması olduğundan, davacıya ödenebilecek kıdem tazminatı tavanı 80,179.02 TL olup, bu tutardan binde 7,59 oranında damga vergisi kesilmesi neticesinde, davacının eline geçmesi gereken meblağ net 79,570.46TL olması gerekmekte olup, işveren tarafından brüt 123.915,83 TL üzerinden damga vergisi ve gelir vergisi kesilerek davacıya net 79.604,76 TL ödeme yapıldığı, bu durumda, olayda hak kazanılan kıdem tazminatı tutarından (yasal olarak kesilmesi zorunlu damga vergisi kesintisi hariç) bir kesinti yapılmadığı, kıdem tazminatı tutarının bordroda brüt olarak belirlenmesinin bu durumu değiştirmediği, kıdem tazminatından yasal olarak hak ettiği meblağın davacıya ödendiği, bunu aşan kesinti tutarının işveren şirketçe karşılandığı, davacının yasal olarak hak edebileceği azami tutar hesaplanarak ödemenin gerçekleştirildiği, yasal hakedişten kesinti bulunmadığı görüldüğünden, davanın kıdem tazminatına ilişkin kısmı bakımından reddi gerektiği gerekçesiyle kıdem tazminatı üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisinin iadesi isteminin reddine karar verilmiş ise de, davacı lehine tahakkuk ettirilen kazanç nedeniyle brüt 123.915,83 TL olarak belirlenen kıdem tazminatından gelir vergisi kesintisi yapıldığı, yapılan kesinti işveren tarafından karşılanmış olsa bile bunun kıdem tazminatından gelir vergisi kesintisi yapılabileceği sonucunu doğurmayacağı ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 25. maddesinin 7. bendinde, kıdem tazminatı olarak ödenen tutarın vergiden müstesna tutulduğunun belirtilmesi karşısında, davacıya ödenmesine karar verilen kıdem tazminatı üzerinden gelir vergisi tevkifatı yapılması açık bir vergilendirme hatası olup, tevkif edilen verginin iadesi istemiyle yapılan düzeltme ve şikayet başvurusunun reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemin kıdem tazminatına ilişkin kısmında hukuka uygunluk bulunmadığından, işverence davacıya ödenmesine karar verilen brüt 123.915,83 TL kıdem tazminatı tutarı üzerinden yersiz olarak tevkif edilip vergi dairesine ödenen gelir vergisinin, kim tarafından üstlenildiği hususu önem arz etmeksizin, verginin mükellefi olan davacıya tahsil tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanuna göre işletilecek tecil faizi ile birlikte iadesine engel bir durum bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, davalı istinaf başvurusunun reddine, davacı istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İstanbul 3. Vergi Mahkemesi’nce verilen 23/09/2019 tarih ve E:2019/579, K:2019/1898  sayılı kararın, dava konusu işlemin kıdem tazminatı üzerinden kesilen gelir vergisine ilişkin kısmı ile buna ilişkin iade ve faiz istemi yönünden davanın reddine ilişkin kısmının kaldırılmasına, buna ilişkin kısım bakımından davanın kabulüne, davacının mahkeme kararının ihbar tazminatı üzerinden kesilen gelir vergisi yönünden davanın reddine yönelik istinaf başvurusunun reddine, Dairemizin iş bu kararı ile hüküm fıkrası değiştirildiğinden, yargılama giderlerinin (vekalet ücreti hariç) davadaki haklılık oranında yeniden takdiri gerekli görülerek, aşağıda ayrıntısı gösterilen ve ilk dava ve istinaf aşamasında davacı tarafından yapılan 261,45-TL yargılama giderinin 63,45-TL’lik kısmının davacı üzerinde bırakılmasına, geri kalan 198,00-TL’nin davalı idareden alınıp davacıya verilmesine, davalı idarece istinaf aşamasında yapılan 38,00-TL yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, 44,40-TL maktu karar harcının davalı idarece davacıdan tahsiline, mahkeme kararında vekalet ücretine hükmedildiğinden yeniden vekalet ücretine hükmedilmesine gerek bulunmadığına, artan posta avanslarının Mahkemesince yatıran tarafa iadesine, kararın taraflara tebliği için dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 46/b bendinde düzenlenen parasal sınırı aşmadığından, aynı Yasanın 45/6. maddesi uyarınca kesin olarak, 20/12/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan  Üye Üye

Bir başka emsal karar için VERGİ İADE VERGİ MAHKEMESİ KARARI BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARI

10.12.2018 Tarihinden Önce Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

10.12.2018 Tarihinden Önce Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

10.12.2018 Tarihinden Önce Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

Kentsel dönüşüm uygulamaları sonrasında inşa edilen yeni yapıların hak sahibi maliklerle müteahhitler tarafından üçüncü kişilere 10.12.2018 tarihinden önce satışında tapu harçları istisnasına karar verilmiştir. 

6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında 10/12/2018 tarihinde yürürlüğe giren 7153 sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi dönemde yapılan işlemler yönünden 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında riskli yapı ilan edilerek dönüşüme tabi tutulduktan sonra inşa edilen yeni taşınmazın satışı aşamasında alıcı ve satıcı tarafından ödenen tapu harcı harçtan istisnadır. 

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu 2022/2 E., 2022/7 K. 18,05.2022 tarihli kararı ile 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında riskli yapı ilan edilerek dönüşüme tabi tutulduktan sonra satılan/satın alınan taşınmazın iktisabı aşamasında ödenen tapu harcının anılan Kanun kapsamında harçtan istisna olup olmadığı karara bağlanmıştır. 

Bu karara göre, “6306 sayılı Kanun’un amacının riskli yapıların yıkılarak bu yapıların bulunduğu arsa, arazi ve alanlarda sağlıklı ve güvenli yaşama çevreleri oluşturmak olduğu; Kanun kapsamında yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tescil ile ilgili vergi ve harç istisnası getirildiği anlaşılmaktadır. 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin 16. Maddesinin (9) numaralı fıkrasın 25/07/2014 tarihinde eklenen (ç) bendi ile de dönüşüm uygulaması öncesi yapılarla uygulama sonrasında meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerine vergi ve harç muafiyetinin uygulanacağı belirtilmektedir.

Bu kapsamda, vergi ve harç istisnasına ilişkin düzenlemenin amacının, riskli yapıların yıkılarak yerine standartlara uygun yeni binaların yapılmasını teşvik etmek, mükelleflere bir takım vergisel kolaylıklar sağlayarak motivasyon oluşturmak ve dönüşüm sürecini hızlandırmak olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Kentsel dönüşümün en önemli uygulama alanlarından olan afet riski altındaki alanlarla, riskli yapıların dönüşüm sürecinde, anılan Kanunun amacı da göz önünde bulundurularak vergi ve harç istisnasını daraltacak yorumlardan kaçınılmalıdır.

Kaldı ki, 6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında, Kanun kapsamında yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamalara ilişkin hiçbir sınırlama getirilmeden geniş bir istisna tanınmış oiup Yönetmeliği’nin 16. Maddesinin (9) numaralı fıkrasına 25/07/2014 tarihinde eklenen (ç) bendinde yer alan düzenleme ile de dönüşüm uygulamaları sonrasında meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerinin de istisna kapsamında olduğu açıkça belirtilmiştir.

Bu durumda, dönüşüm uygulamaları sonrasında inşa edilen yeni yapıların hak sahibi maliklerle müteahhitler tarafından üçüncü kişilere satışında harç istisnası uygulanması gerekmektedir.

Ancak 6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında 10/12/2018 tarihinde yürürlüğe giren 7153 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle harç istisnasının sınırları sözleşmenin tarafları yönünden daraltılmış olup harç istisnasına ilişkin olarak yukarıda varılan sonucun Kanun değişikliğinin yürürlüğe girdiği tarihten önceki tarihli satış sözleşmeleri açısından geçerli olduğunun kabulü gerekeceği açıktır.” denilmiştir. 

Bir başka Danıştay Kararına göre de (T.C. DANIŞTAY 9. DAİRE E. 2020/5969 K. 2021/2353 T. 31.3.2021),

İSTEMİN KONUSU : Kahramanmaraş Vergi Mahkemesi’nin 13/11/2019 tarih ve E:2019/397, K:2019/601 Sayılı kararının kanun yararına temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ

Dava konusu istem: Davacı tarafından, riskli yapı niteliği bulunan ve 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında inşa edilen bağımsız bölümün satışı sırasında ödenen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve ödenen tutarın ödeme tarihinden itibaren yasal faiziyle iadesi istemiyle dava açılmıştır.

Kanun yararına temyiz edilen kararın özeti: Kahramanmaraş Vergi Mahkemesince, 213 Sayılı Kanun’a göre düzeltme yolunun, vergiye ilişkin hesaplarda, matrah ve miktar hatası bulunması yahut mükerrer vergi istenmesi şeklinde, vergilendirmede ise mükellefin şahsında, mükellefiyette, verginin mevzuunda ve döneminde yapılmış hataların varlığı halinde izlenebilecek bir idari başvuru yolu olduğu, idareden düzeltilmesi talep edilebilecek vergi hatalarının, kendisinden düzeltme isteminde bulunulan idari makamın veya uyuşmazlık halinde yargı yerinin, 213 Sayılı Kanun’un 3. maddesinde öngörülen yorum tekniklerine başvurmadan, ilk bakışta anlayabileceği açıklıktaki vergilendirme yanlışlıkları olduğu, uyuşmazlığın, 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca riskli yapı olarak belirlenen ilk yapının yıkımı sonrası inşa edilen yeni yapıda bulunan bağımsız bölümlerin ilk satım işleminin, anılan Kanun kapsamında tapu harcından istisna olup olmayacağı hususuna ilişkin olduğu, uyuşmazlığın çözümünün ise tapu harcına dayanak teşkil eden işlemde istisna hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı hususunun, gerek 6306 Sayılı Kanun gerek bu Kanun’a dayanılarak çıkarılan Yönetmelik hükümlerinin hukuken yorumlanmasına bağlı olduğu, davacı iddiaları ve bu iddialar çerçevesinde ortaya çıkan uyuşmazlığın, herhangi bir kuşku ya da hukuki tartışmaya meydan bırakmayacak şekilde nitelendirilebilecek açık bir vergi hatası kapsamında olmadığı, davanın esasını oluşturan iddiaların vergilendirme işlemine karşı süresinde açılacak idari davada incelenebilecek hukuki bir ihtilaf niteliğinde olması nedeniyle, uyuşmazlığın, düzeltme ve şikayet kapsamında değerlendirilemeyeceği, benzer nitelikteki uyuşmazlıklara ilişkin Bölge İdare Mahkemelerince verilen nihai kararlarda da farklılık bulunduğu, bu görüş ve yorum farklılığının dahi, uyuşmazlığın hukuki ihtilaf niteliğinde olduğuna karine teşkil ettiği, bu durumda, 6306 Sayılı Kanun uyarınca inşa edilen binanın bağımsız bölümünün satışı esnasında tahsil edilen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme başvurusunun reddi üzerine, davalı idareye yapılan şikayet başvurusunun zımnen reddine dair işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine, kesin olarak karar verilmiştir.

Danıştay Başsavcılığı tarafından, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi hükmü uyarınca, Mahkeme kararının kanun yararına bozulması istenilmektedir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI ABDÜLKADİR ATALIK’IN DÜŞÜNCESİ:

Davacı tarafından, 6306 Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca Kahramanmaraş İli, …Mahallesi, …parsel numaralı taşınmaz üzerine inşa edilen binanın .. Blok ….numaralı bağımsız bölümünün üçüncü kişilere satışı sırasında ödenen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme ve şikayet başvurusunun reddi yolundaki işlemin iptali ile tapu harcının yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle açılan davayı; uyuşmazlığın 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca riskli olarak belirlenen yapının yıkımı sonrası inşa edilen yapıda bulunan bağımsız bölümün ilk satış işleminin anılan kanun kapsamında tapu harcından istisna tutulup tutulmayacağı hususuna ilişkin olduğu, çözümünün ise; gerek 6306 Sayılı Kanunun, gerekse bu kanunu dayanılarak yayımlanan Yönetmelik hükümlerinin yorumlanmasına bağlı olduğu ve açık bir vergilendirme hatası kapsamına girmediği, öne sürülen iddiaların vergilendirme işlemine karşı süresinde açılacak bir davada incelenebilecek hukuki bir ihtilaf olması nedeniyle, düzeltme ve şikayet kapsamında değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle reddeden, Kahramanmaraş Vergi Mahkemesi’nin 13/11/2019 gün E:2019/397, K:2019/601 Sayılı kararının; hukuka aykırı olduğu öne sürülerek davacı vekili tarafından kanun yararına temyiz edilmesi istemiyle Danıştay Başsavcılığına yapılan başvuru üzerine konu incelendi:

492 Sayılı Harçlar Kanunun “Mevzuu” başlıklı 57. maddesinde; tapu ve kadastro işlemlerinden bu Kanuna bağlı (4) sayılı Tarifenin 20 (a) fıkrasında da, gayrimenkullerin ivaz karşılığında devir ve iktisabında gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere emlak vergisi değeri üzerinden devir eden ve devir olan için ayrı ayrı nispi harç ödeneceği hükme bağlanmıştır.

6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 1. maddesinde; bu Kanunun amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğu hükme bağlanmış, aynı Kanunun 7. maddesinin 9. fıkrasının uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan halinde ise; bu Kanun uyarınca yapılacak olan işlem sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olacağı hükmüne yer verilmiştir.

213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 116. maddesinde; vergiye ilişkin hesaplarda veya vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınmasının vergi hatası olduğu, vergilendirme hatalarını düzenleyen 118. maddesinin 3. fıkrasında da; açık olarak vergi mevzuuna girmeyen veya vergiden müstesna bulunan gelir, servet, madde, kıymet, evrak ve işlemler üzerinden vergi istenmesi veya alınmasının mevzuda hata olduğu hükme bağlanmıştır.

Yukarıda yazılı yasa hükümlerinin birlikte değerlerdirilmesinden; ivaz karşılığında devir ve iktisabı tapu harcına tabi olan gayrimenkullerin 6306 Sayılı Kanun uyarınca yapılacak devir ve tescillerinin vergi ve harçtan müstesna olduğu, vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınmasının da mevzuda hata kapsamına girdiğinin kabulü gerekmektedir.

Davaya konu edilen tapu harcının, riskli yapı niteliğindeki taşınmazın yıkılarak 6306 Sayılı Kanun kapsamında yeniden inşası sonrasında oluşan bağımsız bölümünün ilk satışına ilişkin olduğu, kentsel dönüşüm uygulamasının; 6306 Sayılı Kanun’un yukarıda sözü edilen amacının gerçekleştirmeye yönelik olması nedeniyle, uygulama sonrasında inşa edilen konutların üçüncü kişilere ilk satış işlemlerinin de bu Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve anılan Kanunun 7. maddesinin 9. fıkrası uyarınca vergi ve harçtan müstesna olduğu sonucuna varılmıştır.

Diğer taraftan, 213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 15/06/2012 tarihli, 28324 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, aynı tarihte yürürlüğe giren 6322 Sayılı Kanunla yeniden düzenlenen 112. maddesinin dördüncü fıkrasında; fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin, fazla veya yersiz tahsilatın mükelleften kaynaklanması halinde düzeltmeye dair müracaat tarihi, diğer hallerde verginin tahsili tarihinden düzeltme fişinin mükellefe tebliğ ediliği tarihe kadar geçen süre için aynı dönemde 6183 Sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faiz ile birlikte, 120. madde hükümlerine göre mükellefe red ve iade edileceği, aynı Kanunun Geçici 29. maddesinde de; bu Kanunun 112. maddesinin (4) numaralı fıkrasının, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesine uygulanacağı hükmü yer almıştır.

Olayda, davacı tarafından satışı yapılan taşınmaza ilişkin olarak 03/10/2016 tarihinde ödenen tapu harcının kapsamında olması nedeniyle, yersiz olarak tahsil edilen harç tutarının 213 Sayılı Kanun’un 112. maddesinin 4. fıkrası uyarınca tecil faiziyle birlikte ödenmesi gerekmektedir.

Bu durumda, davaya konu edilen taşınmaz satışına ilişkin olarak ödenen tapu harcı istisna kapsamında olduğundan, vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınmasının da mevzuda hata kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinden, davanın bu gerekçeyle kabulüyle tahsil edilen harcın, 213 Sayılı Kanun’un 112. maddesinin 4. fıkrası uyarınca tecil faiziyle birlikte iadesi gerekirken, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamında kabul edilebilecek bir vergi hatası bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine yönelik olarak verilen mahkeme kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle; aksi yolda verilen ve hukuka aykırı olduğu sonucuna varılan Kahramanmaraş Vergi Mahkemesi’nin 13/12/2019 gün E:2019/397, K:2019/601 Sayılı kararının, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51. maddesi uyarınca kanun yararına temyiz edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ DÜŞÜNCESİ : 6306 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrasının uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan halinde yer verilen düzenleme uyarınca, Kanun kapsamında yapılacak devir ve tescillerin vergi ve harçtan istisna olması nedeniyle, söz konusu işlemlerden vergi alınması durumu mevzuda hata kapsamında değerlendirileceğinden ve dava konusu taşınmazın satışına ilişkin ödenen tapu harcının da istisna kapsamında olması itibarıyla olayda vergi hatası bulunduğu anlaşıldığından, temyiz isteminin kabulü gerekeceği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

KARAR : İNCELEME VE GEREKÇE

MADDİ OLAY:

Davacı tarafından, riskli yapı niteliği bulunan ve 6306 Sayılı Kanun kapsamında inşa edilen bağımsız bölümün üçüncü kişiye satışı sırasında ödenen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve ödenen tutarın ödeme tarihinden itibaren yasal faiziyle iadesi istemiyle dava açılmıştır.

İLGİLİ MEVZUAT:

492 Sayılı Harçlar Kanunu’nun 57. maddesinde, tapu ve kadastro işlemlerinden bu Kanun’a bağlı (4) sayılı Tarife’de yazılı olanların tapu ve kadastro harçlarına tabi olacağı, (4) sayılı Tarife’nin 20 (a) fıkrasında ise, gayrimenkullerin ivaz karşılığında devir ve iktisabında, gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere, emlak vergisi değeri üzerinden nispi harç ödeneceği hüküm altına alınmıştır.

16/05/2012 tarihinde yürürlüğe giren 6306 Sayılı Kanun’un 1. maddesinde, bu Kanun’un amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğu belirtilmiştir. Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrasının uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan halinde ise; bu Kanun uyarınca yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olacağı ifade edilmiştir.

Diğer yandan, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 116. maddesinde vergi hatasının, vergiye ilişkin hesaplarda veya vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden, haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınması olduğu belirtilmiş, vergilendirme hatalarını düzenleyen 118/3. maddesinde, açık olarak vergi mevzuuna girmeyen veya vergiden müstesna bulunan gelir, servet, madde, kıymet, evrak ve işlemler üzerinden vergi istenmesi veya alınmasının, mevzuda hata olduğu düzenlenmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden, gayrimenkullerin ivaz karşılığında devir ve iktisabının tapu harcına tabi olduğu, ancak 6306 Sayılı Kanun uyarınca yapılacak devir ve tescillerin vergi ve harçtan istisna olduğu, vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınmasının ise mevzuda hata olduğu ve dava konusu taşınmazın satışına ilişkin ödenen tapu harcının istisna kapsamında değerlendirilmesi halinde olayda vergi hatası bulunduğunun da kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Olayda; dava konusu tapu harcının, riskli yapı niteliği taşıyan taşınmazların yıkılarak 6306 Sayılı Kanun kapsamında yeniden inşası sonrasında oluşan bağımsız bölümün ilk satışına ilişkin olduğu, kentsel dönüşüm uygulamasının, 6306 Sayılı Kanun’un amacını gerçekleştirmeye yönelik olduğu, uygulama sonrasında inşa edilen konutların üçüncü kişilere ilk satış işlemlerinin de bu Kanun kapsamında değerlendirilmesi suretiyle, anılan Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrası uyarınca vergi ve harçtan istisna olduğu sonucuna varılmıştır.

Bu durumda, dava konusu taşınmazın satışına ilişkin ödenen tapu harcı istisna kapsamında olduğundan ve vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınması mevzuda hata olarak değerlendirildiğinden, davanın reddine yönelik Vergi Mahkemesi kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1. Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulüne,

2. Kahramanmaraş Vergi Mahkemesi’nin 13/11/2019 tarih ve E:2019/397, K:2019/601 kararının, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca, hükmün sonuçlarına etkili olmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA,

3. Kararın birer örneğinin taraflara ve Danıştay Başsavcılığına gönderilmesine ve bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasına, 31/03/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Vergi Davaları

10.12.2018 Tarihinden Önce Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

10.12.2018 Tarihinden Önce Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

Kentsel Dönüşüm Sürecinde Yeniden İnşa Edilen Gayrimenkullerin Satışında Ödenen Tapu Harcı, Noter Harcı, Belediyelerce Alınan Ücret Ve Harçlar, Veraset Ve İntikal Vergisi, Döner Sermaye Ücreti Ve Vergileri Dava Yoluyla Geri Alınabilir.

1.Giriş

Kentsel Dönüşüm Sürecinde gayrimenkul alan tüketicilerden tapu harçları noter harcı, döner sermaye ücreti gibi birçok harç ve ücret alınmaktadır.

Halbuki, bu Kanunun amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelerin yapılmasıdır.

Zaten kanun, yönetmelikler de bir anlamda riskli yapıyı malik, kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olmaksızın kullananlara yardım ve teşvik etmek amacıyla çıkarılmıştır. 

Bu konuda bu teşvik ve yardım amacına uygun olarak 10 Aralık 2018 tarihinde yayımlanan 30621 No’lu Resmi Gazete ’de yayımlanan 7153 Sayılı Çevre Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 24.maddesiyle 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi̇ Hakkında Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrası değiştirilmiştir.

Buna göre, Afet Riski Altındaki̇ Alanların Dönüştürülmesi̇ Hakkında Kanun uyarınca yapılacak olan ve Bakanlık, TOKİ, İller Bankası Anonim Şirketi, İdare ve dönüşüme konu yapıların inşası işini yüklenen müteahhit ile malik ve en az bir yıldır kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak riskli yapıyı kullanan gerçek kişiler veya özel hukuk tüzel kişilerinden birinin taraf olduğu;

a) Bu Kanun kapsamındaki yapıların dönüşüme tabi tutulmadan önce ilk satışı, devri, tescili ve ipotek tesis edilmesi işlemleri ile bu Kanun kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların malik, işi yüklenen müteahhit ve en az bir yıldır kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak riskli yapıyı kullanan gerçek kişiler veya özel hukuk tüzel kişilerine ilk satışı, devri, tescili ve ipotek tesis edilmesi işlemleri,

b) Bu Kanun kapsamındaki bir yapıdan dolayı, bu Kanun kapsamındaki parsellerde veya alanlarda veya söz konusu parsel ve alanların dışındaki parsellerde yeni bir yapı yapılması ya da mevcut bir yapının satın alınması veya ipotek tesis edilmesi işlemleri,

c) Kanun kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların işi yüklenen müteahhit, Bakanlık, TOKİ, İller Bankası Anonim Şirketi, İdare ve bunların iştirakleri tarafından gerçekleştirilecek ilk satışı, devri, tescili ve ipotek tesis edilmesi işlemleri, ile bu bentlerde belirtilen yapıların dönüşümüne ilişkin olarak Kanun uyarınca yapılacak diğer işlemler noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan ücret ve harçlardan, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden, bu işlemler nedeniyle düzenlenecek kâğıtlar, resmî dairelerin mal ve hizmet alımlarına ilişkin ödemeler sebebiyle düzenlenen kâğıtlar da dahil olmak üzere damga vergisinden, bu Kanun kapsamındaki yapıların maliklerine ve malik olmasalar bile bu yapılarda kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak en az bir yıldır ikamet ettiği veya bunlarda işyeri bulunduğu tespit edilenlere bu amaçlarla kullandırılan krediler dolayısıyla lehe alınacak paralar, banka ve sigorta muameleleri vergisinden istisnadır.

Bu Kanun kapsamındaki iş, işlem ve uygulamalar, Bakanlık, TOKİ, İller Bankası Anonim Şirketi ve İdarenin, sermayesinin yarısından fazlasına sahip oldukları şirketleri tarafından yürütülüyor ise, bu şirketlerce yapılan iş, işlem ve uygulamalarda da bu fıkrada belirtilen vergi, harç ve ücret muafiyetleri uygulanır.

Kentsel dönüşümü teşvik için kanun çıkarılmasına rağmen Tapu Müdürlükleri ve Vergi Daireleri gibi kamu kurumlarının bu teşvik kanununa uymaması haksız ve hukuka aykırıdır. Bunun için tek yol idari başvuru ve idari yargı yoluna müracaat kalmaktadır. 

2. Danıştay Kararı 

Kentsel dönüşüm uygulamaları sonrasında inşa edilen yeni yapıların hak sahibi maliklerle müteahhitler tarafından üçüncü kişilere 10.12.2018 tarihinden önce satışında tapu harçları istisnasına karar verilmiştir.

6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında 10/12/2018 tarihinde yürürlüğe giren 7153 sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi dönemde yapılan işlemler yönünden 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında riskli yapı ilan edilerek dönüşüme tabi tutulduktan sonra inşa edilen yeni taşınmazın satışı aşamasında alıcı ve satıcı tarafından ödenen tapu harcı harçtan istisnadır.

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu 2022/2 E., 2022/7 K. 18,05.2022 tarihli kararı ile 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında riskli yapı ilan edilerek dönüşüme tabi tutulduktan sonra satılan/satın alınan taşınmazın iktisabı aşamasında ödenen tapu harcının anılan Kanun kapsamında harçtan istisna olup olmadığı karara bağlanmıştır.

Bu karara göre, “6306 sayılı Kanun’un amacının riskli yapıların yıkılarak bu yapıların bulunduğu arsa, arazi ve alanlarda sağlıklı ve güvenli yaşama çevreleri oluşturmak olduğu; Kanun kapsamında yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tescil ile ilgili vergi ve harç istisnası getirildiği anlaşılmaktadır. 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin 16. Maddesinin (9) numaralı fıkrasına 25/07/2014 tarihinde eklenen (ç) bendi ile de dönüşüm uygulaması öncesi yapılarla uygulama sonrasında meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerine vergi ve harç muafiyetinin uygulanacağı belirtilmektedir.

Bu kapsamda, vergi ve harç istisnasına ilişkin düzenlemenin amacının, riskli yapıların yıkılarak yerine standartlara uygun yeni binaların yapılmasını teşvik etmek, mükelleflere bir takım vergisel kolaylıklar sağlayarak motivasyon oluşturmak ve dönüşüm sürecini hızlandırmak olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Kentsel dönüşümün en önemli uygulama alanlarından olan afet riski altındaki alanlarla, riskli yapıların dönüşüm sürecinde, anılan Kanunun amacı da göz önünde bulundurularak vergi ve harç istisnasını daraltacak yorumlardan kaçınılmalıdır.

Kaldı ki, 6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında, Kanun kapsamında yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamalara ilişkin hiçbir sınırlama getirilmeden geniş bir istisna tanınmış oiup Yönetmeliği’nin 16. Maddesinin (9) numaralı fıkrasına 25/07/2014 tarihinde eklenen (ç) bendinde yer alan düzenleme ile de dönüşüm uygulamaları sonrasında meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerinin de istisna kapsamında olduğu açıkça belirtilmiştir.

Bu durumda, dönüşüm uygulamaları sonrasında inşa edilen yeni yapıların hak sahibi maliklerle müteahhitler tarafından üçüncü kişilere satışında harç istisnası uygulanması gerekmektedir.

Ancak 6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında 10/12/2018 tarihinde yürürlüğe giren 7153 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle harç istisnasının sınırları sözleşmenin tarafları yönünden daraltılmış olup harç istisnasına ilişkin olarak yukarıda varılan sonucun Kanun değişikliğinin yürürlüğe girdiği tarihten önceki tarihli satış sözleşmeleri açısından geçerli olduğunun kabulü gerekeceği açıktır.” denilmiştir.

3.Kimler Tapu Harcı İadesi Alabilir? 

Kentsel dönüşüm bölgesinde:

a-) müteahhitlerden daire satın alan tüketiciler,

b-) kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile arsalarını müteahhitlere vermiş mülk sahipleri, 

c-) İnşaatı yapan müteahhitler, bu kapsamda haksız ve yersiz ödenmiş olan tapu harcını ve vergilerini iade alabilirler. 

4. Kentsel Dönüşüm Tapu Harcı İadesi Emsal Mahkeme Kararı/mız:     

5. Zamanaşımı Süresi Nedir? Ne Kadardır? 

Vergi hatası iddiasıyla verilecek olan düzeltme talebini içeren dilekçe, vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak 5 yıl içinde verilebilir.

Bu noktada bir örnek vermek gerekirse, Kentsel dönüşümden 2017 yılında ev satın alan tüketicilerden tahsil edilen tapu harcı için zamanaşımı 01.01.2017 yılında başlar. 31.12.2022 tarihinde de sona erer.

O halde 2017 yılında meydana gelen bir haksız ve yersiz alınan bir tapu harcı için 31.12.2022 tarihine kadar vergi hatası müracaatı yapılabilir. Bunun için 5 yıl içinde dava sürecini başlatmak mümkündür.

6. Gerekli Belgeler 

a)    Vergi Tahsil Alındısı

b)    Tapu Fotokopisi

c)    Riskli Yapı Belgesi

d)    Riskli Yapı Muafiyet Belgesi

e)    Sözleşme Örneği 

Bir başka yazımız Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir

 

Av.Ahmet Can 

İletişim Bilgilerimiz :

Mail : ahmetcan@ahmetcan.av.tr

Whatsapp: 0 532 345 58 18

Bu konudaki diğer yazılarımız ve emsal mahkeme kararları için:

Yazı 1 Yazı 2 Yazı 3 Yazı 4 Yazı 5 Yazı 6 Yazı 7 Yazı 8 Yazı 9 Yazı 10  Yazı 11 Yazı 12 Yazı 13

#kentsel #dönüşüm #dava #vergi #tapu #harcı #iade

01.01.2016 – 27.03.2018 Tarihleri Arasında #İkale Bedelinden Kesilen Vergi Yıllık % 22 #Tecil #Faiziyle birlikte Nasıl Geri Alınır? 

01.01.2016 – 27.03.2018 Tarihleri Arasında #İkale Bedelinden Kesilen Vergi Yıllık % 22 #Tecil #Faiziyle birlikte Nasıl Geri Alınır? 

 

“Örneğin, 2016 Ocak ayında #ikale anlaşması ile işten çıkarılan bir işçi vergi dairesine başvurduğunda sadece 20.000 TL gelir vergisi iadesi alabilecekken, dava yoluna başvurduğunda 20.000 TL + 16.800 TL tecil faizi = 36.800 TL vergi iadesi alabilecektir.”

 

İkale anlaşması, işveren ile işçinin belli bir bedel karşılığında karşılıklı yazılı anlaşarak iş sözleşmesinin sona erdirmesidir. Ancak, uygulamada çoğu kez işveren işe iade davası ile uğraşmamak için çoğunlukla ikale anlaşması yaparak işçiyi işten çıkarmaktadır.

 

01.01.2016 – 27.03.2018 tarihleri arasında bütün #İşverenler, işçiyi #ikale anlaşması ile işten çıkardığında, #ikale #bedellerinden vergi dilimine göre, %15, %20, %27, %35 arasında #Gelir #Vergisi #Kesintisi yaptı. Yapılan bu kesintiler yasal zorunluluk gereği işveren tarafından vergi dairelerine yatırıldı.

 

Bu arada 27.03.2018 tarihinde Kanun değişti ve bu tarihe kadar yapılan kesintiler için işçiye kesilen verginin iadesi için vergi dairesine müracaat hakkı tanındı. Bu müracaat sonucunda hiç tecil faizi ödenmeden iade yapılmaktadır.

 

Halbuki, tecil #faizi oranı; 

  • 06.09.2018 tarihinden itibaren % 22, 
  • 25.10.2019 tarihinden itibaren % 19 ve 
  • 30.12.2019 tarihinden itibaren de % 15’dir.

 

Ancak, mahkeme yolu tercih edilirse Mahkeme kararı sonucunda #Vergi #Dairesi yapılan kesintiyi tecil faiziyle birlikte iade etmek zorundadır.

 

Bu anlamda 2016 yapılan kesintinin bir o kadar da faiziyle tahsili mümkün.

 

“Örneğin, 2016 Ocak ayında #ikale anlaşması ile işten çıkarılan bir işçi vergi dairesine başvurduğunda sadece 20.000 TL gelir vergisi iadesi alabilecekken, dava yoluna başvurduğunda 20.000 TL + 16.800 TL tecil faizi = 36.800 TL vergi iadesi alabilecektir. Dava yoluna gitmeyen 16.800 TL tecil faizini alamayacaktır”

 

#Tecil faiziyle birlikte iade talepli davayı 01.01.2016 – 27.03.2018 tarihleri arasında, İş Kanununa tabi olarak çalışırken,  #ikale anlaşması ile işten çıkarılan tüm işçiler açabilmektedir.

 

Av. Ahmet Can 

Mail: ahmetcan@ahmetcan.av.tr 

İşçilere yardım vakfı

İşçilere yardım vakfı

İşlevi, tıpkı Sosyal Güvenlik Kurumu ( devredilen SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı ) gibi emeklilik sandığı niteliğinde bulunan bu vakıflar dışında bulunan ve “munzam sandık-vakıf” olarak ifade de edilen yardımlaşma sandıklarından yararlananlara dava hakkı da anılan Medeni Kanun hükümleriyle tanınmıştır.

Bu tür “munzam sandık-vakıf”lara ilişkin olarak, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun “Yardımlaşma sandıkları” başlıklı 128. maddesinde; “Sigortalı çalıştırılan her türlü işlerde ve işyerlerinde, herhangi ad altında kurulmuş veya kurulacak olan borç verme, emekli ve yardım sandıkları ve benzerleri, faaliyetlerine ve kuruluş amaçlarına göre ilgililere menfaatler sağlamaya devam edebilir” ifadeleriyle yer verilmiş olması, 1964 yılında kabul edilen 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinde tanımlanan, emeklilik sandığı niteliğinde bulunan vakıflar gibi bir yeniden yapılanma sürecine girip girmeyecekleri yönünde oluşan tereddütleri gidermeye yönelik olup, amacı; “İş kazalariyle meslek hastalıkları, hastalık, analık, malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde bu kanunda yazılı şartlarla sosyal sigorta yardımları” sağlamak olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun, “uyuşmazlıkların çözüm yeri”ni düzenleyen 134. maddesindeki “Bu kanunun uygulanmasından doğan uzlaşmazlıklar, yetkili iş mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli mahkemelerde görülür.” hükmü kapsamında ele alınarak, yardımlaşma sandıklarınca sağlanan, bir ekonomik, mali değerle ifade edilen yardımların dahi, sigorta kollarından sağlanan yardımlar gibi ele alınmasında yasaca olanak bulunmamaktadır.

Kaldı ki, 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda da “yardımlaşma sandıkları”na ilişkin bir düzenlemeye de yer verilmeyerek, bu yönde oluşan tereddütler giderilmiştir. YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ E. 2008/11459 K. 2009/4800 T. 24.3.2009

İşçilere yardım vakıflarının yöneticileri, yararlananlara, vakfın örgütü, işleyişi ve mali durumu hakkında gerekli bilgiyi vermekle yükümlüdürler.

Vakfa ödenti veren işçiler en az yapmış oldukları ödeme oranında yönetime katılırlar ve temsilcilerini olabildiğince kendi aralarından seçerler.

Vakfın malvarlığının işçilerin yapacakları ödemelerle sağlanacak bölümünün işverene karşı vakfın bir alacağından ibaret olması, ancak bu alacak için yeterli güvence sağlanmış olmasına bağlıdır.

Yararlananların, vakfın edimlerinin yerine getirilmesini dava yoluyla isteyebilmeleri, ödenti vermiş olmalarına veya vakfı düzenleyen hükümlerin kendilerine bu hakkı tanımış bulunmasına bağlıdır.

Yetkili Mahkeme

İşçilere yardım vakıflarında yararlananların yönetime katılmaları ve vakıftan yararlanma koşulları ile ilgili hükümlerde yapılacak değişiklikler, vakıf senedine göre buna yetkili organın istemi üzerine, denetim makamının yazılı görüşü alındıktan sonra yerleşim yeri mahkemesince karara bağlanır.

Görevli Mahkeme

Her ne kadar İşçilere yardım vakfı konusu iş kanunun kapsamına girdiği düşünülse de bu konu iş kanununda değil medeni kanununda düzenlenmiştir. Bu nedenle davaya bakma görevi iş mahkemesine değil, uyuşmazlığın niteliği, tarafların sıfatı, dava değeri ve dava tarihi itibariyle Asliye Hukuk Mahkemesine ait olur. 

 

Bu konuda Yargıtay HGK Kararı “Somut olayda; davalı Vakıf bu nitelikte olmadığı gibi, Vakıf üyesi durumundaki davacı da, T.C. Ziraat Bankası’nda atama tasarrufuyla ve Emekli Sandığı’na tabi olarak çalışmıştır. Dolayısıyla, taraflar arasında, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir sosyal güvenlik ilişkisi mevcut değildir. Ortada, iş mahkemelerinin görev alanını düzenleyen 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi kapsamında bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır. Bu durumda, görülmekte olan davaya bakma görevi iş mahkemesine değil, uyuşmazlığın niteliği, tarafların sıfatı, müddeabbih ve dava tarihi itibariyle Asliye Hukuk Mahkemesine ait olup; Yerel Mahkemenin direnme kararı bu nedenle yerindedir.” demiştir.  YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2006/18-820 K. 2006/810 T. 20.12.2006

Yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçi AGİ alabilir mi?

Yurtdışında çalışan işçi AGİ alabilir mi ? 

İşçiye ücreti dışında ödenen asgari geçim indirimi kanun ile getirilmiş olup, bireyin veya ailenin asgari geçim düzeyini sağlayacak bölümünün toplam gelirden düşülerek vergi dışı bırakılmasıdır. 

 

Bu nedenle işçinin aldığı maaşın yani ücretin eki değildir. Asgari geçim indirimi kanundan kaynaklanmaktadır. 

 

Gelir Vergisi Kanununun 32. maddesine göre ücretin gerçek usulde vergilendirilmesinde asgari geçim indirimi uygulanır.

 

Bu anlamda öncelikle yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçinin ücretinde gelir vergisi kesilip kesilemeyeceğine bakmak gerekir. 

 

 

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 1. maddesinde; “Gerçek kişilerin gelirleri gelir vergisine tâbidir. Gelir bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır.” denilmiş, aynı Kanunun 3. maddesinde ise “Resmi daire ve müesseselere veya merkezi Türkiye’de bulunan teşekkül ve teşebbüslere bağlı olup adı geçen daire, müessese, teşekkül ve teşebbüslerin işleri dolayısıyla yabancı memleketlerde oturan Türk vatandaşları (Bu gibilerden, bulundukları memleketlerde elde ettikleri kazanç ve iratları dolayısıyla Gelir Vergisine veya benzeri bir vergiye tabi tutulmuş bulunanlar, mezkur kazanç ve iratları üzerinden ayrıca vergilendirilmezler.) Türkiye dışında elde ettikleri kazanç ve iratların tamamı üzerinden vergilendirilirler. 

 

Aynı Kanunun 61. maddesinde, “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.

 

Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (Mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez.

 

Aynı Kanunun 94. maddesinin birinci fıkrasında, tevkifat yapmakla sorumlu olanlar sayılmış olup anılan fıkranın (1) numaralı bendinde, hizmet erbabına ödenen ücretler ile 61. maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç), 103 ve 104. maddelere göre tevkifat yapılacağı hükme bağlanmıştır.

 

Buna göre, yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçinin Gelir Vergisi Kanununun 3. maddesinin (2) numaralı bendi uyarınca tam mükellef sayıldığı için, Türkiye dışında elde ettiği tüm kazanç ve iratları üzerinden Türkiye’de gelir vergisine tabi tutulur. Dolayısıyla, yapılan ücret ödemeleri üzerinden Gelir Vergisi Kanununun 94. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendine göre gelir vergisi kesintisi yapılır. 

 

O halde, yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçi Türkiye dışında elde ettiği tüm kazanç ve iratları üzerinden Türkiye’de gelir vergisine tabi tutuluyorsa ve ücretin gerçek usulde vergilendirilmesinde de asgari geçim indirimi uygulanıyorsa, yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçi kısa adı agi olan asgari geçim indirimi alabilir. 

Yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçiye yapılan ücret ödemeleri üzerinden vergi kesilir mi? 

Yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçiye yapılan ücret ödemeleri üzerinden vergi kesilir mi? 

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 1. maddesinde; “Gerçek kişilerin gelirleri gelir vergisine tâbidir. Gelir bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır.” denilmiş, aynı Kanunun 3. maddesinde ise “Resmi daire ve müesseselere veya merkezi Türkiye’de bulunan teşekkül ve teşebbüslere bağlı olup adı geçen daire, müessese, teşekkül ve teşebbüslerin işleri dolayısıyla yabancı memleketlerde oturan Türk vatandaşları (Bu gibilerden, bulundukları memleketlerde elde ettikleri kazanç ve iratları dolayısıyla Gelir Vergisine veya benzeri bir vergiye tabi tutulmuş bulunanlar, mezkur kazanç ve iratları üzerinden ayrıca vergilendirilmezler.) Türkiye dışında elde ettikleri kazanç ve iratların tamamı üzerinden vergilendirilirler. 

 

Aynı Kanunun 61. maddesinde, “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.

 

Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (Mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez.

 

Aynı Kanunun 94. maddesinin birinci fıkrasında, tevkifat yapmakla sorumlu olanlar sayılmış olup anılan fıkranın (1) numaralı bendinde, hizmet erbabına ödenen ücretler ile 61. maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç), 103 ve 104. maddelere göre tevkifat yapılacağı hükme bağlanmıştır.

 

Buna göre, yurtdışı şantiyesinde çalışmak üzere Türkiye’den gönderilen işçinin Gelir Vergisi Kanununun 3. maddesinin (2) numaralı bendi uyarınca tam mükellef sayıldığı için, Türkiye dışında elde ettiği tüm kazanç ve iratları üzerinden Türkiye’de gelir vergisine tabi tutulur. Dolayısıyla, yapılan ücret ödemeleri üzerinden Gelir Vergisi Kanununun 94. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendine göre gelir vergisi kesintisi yapılır. 

Vergi Davaları

Gecekondu Önleme Bölgesi Tapu Harç Muafiyeti

492 Sayılı Harçlar Kanununun 57. maddesinde “Tapu ve Kadastro işlemlerinden bu kanuna bağlı ( 4 ) sayılı tarifede yazılı olanlar, tapu ve kadastro harçlarına tabidir.” hükmü yer almış, 4 Sayılı tarifenin 20/a fıkrasında ise, gayrimenkullerin ivaz karşılığında veya ölünceye kadar bakma akdine dayanarak yahut trampa hükümlerine göre devir ve iktisabında gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere emlak vergisi değeri üzerinden nispi harç ödeneceği hükme bağlanmıştır. Gecekondu Kanununun kapsamı; birinci maddesinde, mevcut gecekonduların ıslahı, tasfiyesi, yeniden gecekondu yapımının önlenmesi ve bu amaçlarla alınması gereken tedbirler olarak belirtilmiştir. Kanunun 33. maddesinde ise; bu Kanun hükümlerine dayanılarak yapılan ivazlı veya ivazsız devir, temlik, kamulaştırma, alım, satım, kira, geri alma, geri verme, ifraz, tevhit, tescil, cins değişikliği, rehin tesis ve terkini, ıslah, değişiklik, onarım, inşa ve ikmal gibi her türlü işlemler, sözleşmeler, beyannameler ve benzerlerinin, tasarruf bonosundan ve her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olacağı hüküm altına alınmıştır. 16.05.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6306 Sayılı Kanun’un amacı; birinci maddesinde, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olarak yer almıştır. Kanunun 7. maddesinin 9.fıkrasında ise; bu Kanun uyarınca yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olacağı belirtilmiştir. 6306 Sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliğinin 16. maddesine 2 Temmuz 2013 tarihinde eklenen 9.fıkra ile Kanun kapsamında ilgili kurum ( uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlık, idare, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ) veya gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden muaf olacağı belirtilmiştir. Yine, ilgili maddede alınmaması gereken harç ve vergiler arasında damga vergisi, tapu ve kadastro harçları ve noter harçları da sayılmıştır. Yönetmeliğin 16. maddesinin 9.fıkrasına 25 Temmuz 2014 tarihinde eklenen ( ç ) bendi ile ilgili kurum ( uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlık, idare ve TOKİ ) ile uygulama alanındaki yapıları malik olarak kullanan gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince yapılan uygulama alanındaki yapıların dönüşüme tabi tutulmadan önce ilk satışı, devri ve tescili işlemleri ile Kanun kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerine vergi, harç ve ücret muafiyetinin uygulanacağı kuralı getirilmiş, bu işlem ve uygulamalar ile uygulama alanındaki yapılarla ilgili olarak; noterler, tapu ve kadastro müdürlükleri, belediyeler ve diğer kurum ve kuruluşlar nezdinde Kanun uyarınca yapılan diğer işlemler hakkında belirtilen vergi, harç ve ücret muafiyetlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. Buna göre, her ne kadar kural olarak gayrimenkullerin bedeli karşılığında devir ve iktisabı harca tabi olsa da, istisnai olarak 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile 775 Sayılı Gecekondu Kanunu uyarınca yapılan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların vergi ve harçtan muaf olduğu, 6306 Sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliğinin 16. maddesine 2 Temmuz 2013 tarihinde eklenen 9.fıkra ile de Kanun kapsamında uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlık, idare ve Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından yapılan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamalar, noter harcı ve tapu harcından muaftır. Dolayısıyla, gecekondu önleme bölgesi ilan edilen ve gecekondu dönüşüm ve kentsel yenileme alanı uygulama imar planı kapsamında bulunan alanda inşa edilen bağımsız bölümlerin satışıyla ilgili alıcının ödediği tapu harçlarının iptali ve iadesi mümkündür. Av.Ahmet Can  İletişim Bilgilerimiz : Mail : ahmetcan@ahmetcan.av.tr Whatsapp: 0 532 345 58 18 Bu konudaki diğer yazılarımız ve emsal mahkeme kararları için: Yazı 1 Yazı 2 Yazı 3 Yazı 4 Yazı 5 Yazı 6 Yazı 7 Yazı 8 Yazı 9 Yazı 10  Yazı 11 Yazı 12 Yazı 13 #kentsel #dönüşüm #dava #vergi #tapu #harcı #iade

Riskli yapı niteliği taşıyan taşınmazların yıkılarak 6306 Sayılı Kanun kapsamında yeniden inşası sonrasında oluşan bağımsız bölümlerin ilk satışı, kentsel dönüşüm uygulamasının 6306 Sayılı Kanun’un amacını gerçekleştirse, uygulama sonrasında inşa edilen konutların üçüncü kişilere ilk satış işlemleri vergi ve harçtan müstesnadır.

6306 Sayılı Kanun uyarınca yapılacak devir ve tesciller vergi ve harçtan müstesnadır.

Vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınması, mevzuda hatadır.

Riskli yapı niteliği taşıyan taşınmazların yıkılarak 6306 Sayılı Kanun kapsamında yeniden inşası sonrasında oluşan bağımsız bölümlerin ilk satışı, kentsel dönüşüm uygulamasının 6306 Sayılı Kanun’un amacını gerçekleştirse, uygulama sonrasında inşa edilen konutların üçüncü kişilere ilk satış işlemleri vergi ve harçtan müstesnadır.

10.12.2018 Tarihinden Önce Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

10.12.2018 Tarihinden Önce Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

Kentsel dönüşüm uygulamaları sonrasında inşa edilen yeni yapıların hak sahibi maliklerle müteahhitler tarafından üçüncü kişilere 10.12.2018 tarihinden önce satışında tapu harçları istisnasına karar verilmiştir. 

6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında 10/12/2018 tarihinde yürürlüğe giren 7153 sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi dönemde yapılan işlemler yönünden 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında riskli yapı ilan edilerek dönüşüme tabi tutulduktan sonra inşa edilen yeni taşınmazın satışı aşamasında alıcı ve satıcı tarafından ödenen tapu harcı harçtan istisnadır. 

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu 2022/2 E., 2022/7 K. 18,05.2022 tarihli kararı ile 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında riskli yapı ilan edilerek dönüşüme tabi tutulduktan sonra satılan/satın alınan taşınmazın iktisabı aşamasında ödenen tapu harcının anılan Kanun kapsamında harçtan istisna olup olmadığı karara bağlanmıştır. 

Bu karara göre, “6306 sayılı Kanun’un amacının riskli yapıların yıkılarak bu yapıların bulunduğu arsa, arazi ve alanlarda sağlıklı ve güvenli yaşama çevreleri oluşturmak olduğu; Kanun kapsamında yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tescil ile ilgili vergi ve harç istisnası getirildiği anlaşılmaktadır. 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin 16. Maddesinin (9) numaralı fıkrasın 25/07/2014 tarihinde eklenen (ç) bendi ile de dönüşüm uygulaması öncesi yapılarla uygulama sonrasında meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerine vergi ve harç muafiyetinin uygulanacağı belirtilmektedir.

Bu kapsamda, vergi ve harç istisnasına ilişkin düzenlemenin amacının, riskli yapıların yıkılarak yerine standartlara uygun yeni binaların yapılmasını teşvik etmek, mükelleflere bir takım vergisel kolaylıklar sağlayarak motivasyon oluşturmak ve dönüşüm sürecini hızlandırmak olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Kentsel dönüşümün en önemli uygulama alanlarından olan afet riski altındaki alanlarla, riskli yapıların dönüşüm sürecinde, anılan Kanunun amacı da göz önünde bulundurularak vergi ve harç istisnasını daraltacak yorumlardan kaçınılmalıdır.

Kaldı ki, 6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında, Kanun kapsamında yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamalara ilişkin hiçbir sınırlama getirilmeden geniş bir istisna tanınmış oiup Yönetmeliği’nin 16. Maddesinin (9) numaralı fıkrasına 25/07/2014 tarihinde eklenen (ç) bendinde yer alan düzenleme ile de dönüşüm uygulamaları sonrasında meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerinin de istisna kapsamında olduğu açıkça belirtilmiştir.

Bu durumda, dönüşüm uygulamaları sonrasında inşa edilen yeni yapıların hak sahibi maliklerle müteahhitler tarafından üçüncü kişilere satışında harç istisnası uygulanması gerekmektedir.

Ancak 6306 sayılı Kanun’un 7. Maddesinin (9) numaralı fıkrasında 10/12/2018 tarihinde yürürlüğe giren 7153 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle harç istisnasının sınırları sözleşmenin tarafları yönünden daraltılmış olup harç istisnasına ilişkin olarak yukarıda varılan sonucun Kanun değişikliğinin yürürlüğe girdiği tarihten önceki tarihli satış sözleşmeleri açısından geçerli olduğunun kabulü gerekeceği açıktır.” denilmiştir. 

Bir başka Danıştay Kararına göre de, (T.C. DANIŞTAY 9. DAİRE E. 2020/6224 K. 2021/2347 T. 31.3.2021)

İSTEMİN KONUSU : Kırıkkale Vergi Mahkemesi’nin 13/07/2020 tarih ve E:2020/75, K:2020/95 Sayılı kararının kanun yararına temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ:
Dava konusu istem: Riskli yapı niteliği bulunan ve 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında inşa edilen binaya ait bağımsız bölümün, davacı tarafından satın alınması sırasında ödenen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptali ve ödenen tutarın iadesi istemiyle dava açılmıştır.
Kanun yararına temyiz edilen kararın özeti: Kırıkkale Vergi Mahkemesince, riskli yapı olarak ilan edilen taşınmazın, 6306 Sayılı Kanun kapsamında dönüşüme tabi tutularak yenilendiği, yeni inşa edilen binada arsa sahiplerine ait olan bağımsız bölümün davacı tarafından satın alınması sırasında, davacı tarafından ödenen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme ve şikayet başvurusunun zımnen reddi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı, 6306 Sayılı Kanun’un 1. maddesinde amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğunun belirtildiği, dolayısıyla, “riskli yapı” olarak tespit edilen bir binanın yıkılarak yerine standartlara uygun yeni bir bina yapılması halinde, söz konusu riskli binanın yenilenmiş ve Kanun’da belirtilen amacın gerçekleşmiş olacağı, yani binanın yıkılarak yeni bir bina inşa edilmesi ve bağımsız bölümlerin ilgililer adına tapuda tescil edilmesi safhası da dahil olmak üzere, bu sürece kadarki tüm safhaların aynı Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrası kapsamında tapu harcından muaf olacağı, binanın yenilenmesinden sonraki aşamalarda üçüncü kişilerle yapılan işlemlerden (alım-satım işlemi) doğacak olan vergi, harç ve ücretler için ise aynı Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrası kapsamında istisna hükmünün uygulanamayacağı, aksi yorumun, bir kere riskli yapı olarak belirlenen bir yapının yıkılması sonucu yapılan yeni binanın tüm alım-satım ve diğer işlemler sebebiyle doğan vergi, harç ve bir kısım ücretlerden istisna olmasını gerektireceği, bu durumda, 6306 Sayılı Kanun çerçevesinde yıkılıp yeniden yapılan yapıdaki bağımsız bölümlerden biri ya da birkaçının hak sahibi dışındaki üçüncü kişilere satılması işleminin, anılan Yasa’da belirtilen istisna kapsamındaki satış olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, tapu harcı hesaplanarak davacıdan tahsil edilmesinde ve söz konusu tapu harcının iptali istemiyle yapılan başvurunun zımnen reddine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine, kesin olarak karar verilmiştir.
Danıştay Başsavcılığı tarafından, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi hükmü uyarınca, Mahkeme kararının kanun yararına bozulması istenilmektedir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI ….’IN DÜŞÜNCESİ:
Davacı tarafından, 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında “riskli yapı” ilan edilen taşınmazın yıkılması üzerine yeniden inşa edilen taşınmazdan bir adet bağımsız bölümün hak sahiplerinden 03/01/2018 tarihinde satın alınması nedeniyle tahakkuk ettirilen ve tahsil edilen tapu harcının harçtan müstesna olduğu iddiasıyla iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptali ve harç tutarının iadesi istemiyle açılan davanın reddi yolundaki verilen Kırıkkale Vergi Mahkemesi’nin 13/07/2020 gün ve E:2020/75, K:2020/95 Sayılı kararının yürürlükteki hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kanun yararına temyiz edilmesi üzerine konu incelendi:

492 Sayılı Harçlar Kanununun 57. maddesinde tapu ve kadastro işlemlerinden bu Kanuna bağlı (4) sayılı tarifede yazılı olanların ve kadastro tapu ve harçlarına tabi olduğu,4 Sayılı tarifenin 20/a fıkrasında ise, gayrimenkullerin ivaz karşılığında veya ölünceye kadar bakma akdine dayanarak yahut trampa hükümlerine göre devir ve iktisabında gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere emlak vergisi değeri üzerinden nispi harç ödeneceği düzenlenmiştir. 6306, sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 1. maddesinde; kanunun amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğu, “Dönüşüm Gelirleri” başlıklı 7. maddesinin 9. fıkrasında; bu Kanun uyarınca yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olduğu kurala bağlanmıştır.

İncelenen dosyadan; Kırıkkale İli Etiler mahallesi Karacali Caddesi 1358 Ada 1 Sayılı Parselde inşa edilmiş bulunan 3 katlı taşınmazın deprem güvenliğinin bulunmaması nedeniyle “riskli yapı” ilan edilerek yıkılması üzerine arsası üzerinde yeniden inşa edilen taşınmazda bulunan 5 numaralı bağımsız bölümün, dönüşüme uğrayan taşınmazın maliklerinden 03/01/2018 tarihinde satın alındığı, devir nedeniyle tahakkuk ettirilen ve tahsil edilen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddedilmesi üzerine açılan davanın reddedildiği anlaşılmaktadır.

6306 Sayılı Kanun uyarınca “riskli yapı” olduğu tespit edilen binanın yıkılarak yerine standartlara uygun bina yapılması halinde; söz konusu riskli binanın yenilenmesi ile Kanunda belirtilen amaç gerçekleşmiş olacaktır. Bu itibarla “riskli yapı” ilan edilerek yıkılan taşınmazın arsası üzerine yeni inşa edilen binada yer alan ve tapuda, hak sahibi malikler üzerine tescil edilen bağımsız bölümün, hak sahiplerince davacıya devri işleminin de ilk satış olduğu ve bu Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Bu nedenle, Kanun kapsamında inşa edilen taşınmazda bulunan bağımsız bölümün devri nedeniyle alıcının ödediği tapu harcının iptali ve iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddedilmesi yolunda kurulan vergi mahkemesi kararı hukuka uygun düşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle Kırıkkale Vergi Mahkemesi’nin 13/07/2020 gün ve E:2020/75, K:2020/95 Sayılı kararının; 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51. maddesi uyarınca kanun yararına temyiz edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ DÜŞÜNCESİ : 6306 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrasının uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan halinde yer verilen düzenleme uyarınca, Kanun kapsamında yapılacak devir ve tescillerin vergi ve harçtan istisna olması nedeniyle, söz konusu işlemlerden vergi alınması durumu mevzuda hata kapsamında değerlendirileceğinden ve dava konusu taşınmazın satışına ilişkin ödenen tapu harcının da istisna kapsamında olması itibarıyla olayda vergi hatası bulunduğu anlaşıldığından, temyiz isteminin kabulü gerekeceği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

KARAR : İNCELEME VE GEREKÇE:

MADDİ OLAY:

Riskli yapı niteliği bulunan ve 6306 Sayılı Kanun kapsamında inşa edilen binaya ait bağımsız bölümün, davacı tarafından satın alınması sırasında ödenen tapu harcının iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptali ve ödenen tutarın iadesi istemiyle davanın açıldığı anlaşılmıştır.

İLGİLİ MEVZUAT:

492 Sayılı Harçlar Kanunu’nun 57. maddesinde, tapu ve kadastro işlemlerinden bu Kanun’a bağlı (4) sayılı Tarife’de yazılı olanların tapu ve kadastro harçlarına tabi olacağı, (4) sayılı Tarife’nin 20 (a) fıkrasında ise, gayrimenkullerin ivaz karşılığında devir ve iktisabında, gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere, emlak vergisi değeri üzerinden nispi harç ödeneceği hüküm altına alınmıştır.

16/05/2012 tarihinde yürürlüğe giren 6306 Sayılı Kanun’un 1. maddesinde, bu Kanun’un amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğu belirtilmiştir. Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrasının uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan halinde ise; bu Kanun uyarınca yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olacağı ifade edilmiştir.

Diğer yandan, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 116. maddesinde vergi hatasının, vergiye ilişkin hesaplarda veya vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden, haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınması olduğu belirtilmiş, vergilendirme hatalarını düzenleyen 118/3. maddesinde, açık olarak vergi mevzuuna girmeyen veya vergiden müstesna bulunan gelir, servet, madde, kıymet, evrak ve işlemler üzerinden vergi istenmesi veya alınmasının, mevzuda hata olduğu düzenlenmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden, gayrimenkullerin ivaz karşılığında devir ve iktisabının tapu harcına tabi olduğu, ancak 6306 Sayılı Kanun uyarınca yapılacak devir ve tescillerin vergi ve harçtan istisna olduğu, vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınmasının ise mevzuda hata olduğu ve dava konusu taşınmazın satışına ilişkin ödenen tapu harcının istisna kapsamında değerlendirilmesi halinde olayda vergi hatası bulunduğunun da kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Olayda; dava konusu tapu harcının, riskli yapı niteliği taşıyan taşınmazların yıkılarak 6306 Sayılı Kanun kapsamında yeniden inşası sonrasında oluşan bağımsız bölümün ilk satışına ilişkin olduğu, kentsel dönüşüm uygulamasının, 6306 Sayılı Kanun’un amacını gerçekleştirmeye yönelik olduğu, uygulama sonrasında inşa edilen konutların üçüncü kişilere ilk satış işlemlerinin de bu Kanun kapsamında değerlendirilmesi suretiyle, anılan Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrası uyarınca vergi ve harçtan istisna olduğu sonucuna varılmıştır.

Bu durumda, dava konusu taşınmazın satışına ilişkin ödenen tapu harcı istisna kapsamında olduğundan ve vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınması mevzuda hata olarak değerlendirildiğinden, davanın reddine yönelik Vergi Mahkemesi kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1. Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulüne,

2. Kırıkkale Vergi Mahkemesi’nin 13/07/2020 tarih ve E:2020/75, K:2020/95 kararının, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca, hükmün sonuçlarına etkili olmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA,

3. Kararın birer örneğinin taraflara ve Danıştay Başsavcılığına gönderilmesine ve bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasına, 31/03/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

T.C. DANIŞTAY 9. DAİRE E. 2020/590 K. 2020/1831 T. 21.5.2020
İSTEMİN KONUSU : Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi’nin 21/11/2019 tarih ve E:2019/908, K:2019/1517 Sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ:

Dava konusu istem: Davacı tarafından, 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında Hatay İli,Dörtyol İlçesi,Kışlalar Mahallesi,613 Ada,12 Parsel numaralı taşınmaz üzerine inşa edilen bağımsız bölümlerin üçüncü kişilere satışı sırasında ödenen tapu harçlarının iadesi talebiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine dair işlemin iptali ve ödenen harcın iadesine ilişkindir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Hatay 1.Vergi Mahkemesi’nin 30.04.2019 tarih ve E:2018/548, K:2019/400 Sayılı kararıyla; uyuşmazlığın çözümünün, 6306 Sayılı Kanun kapsamında yıkılarak yeniden inşa edilen meskenlerin satışından dolayı davacıdan alınan tapu harcının, ”vergilendirme hatası” iddiası kapsamında düzeltme hükümleri uyarınca düzeltilmesinin mümkün bulunup bulunmadığının Vergi Usul Kanunu kapsamında değerlendirilerek hukuki durumun belirlenmesine bağlı olduğu,olayda, davacı tarafça davalı idarece alınan tapu harcının açık vergi hatası olduğu iddia edilse de, uyuşmazlığın davacının maliki olduğu 6306 Sayılı Kanun kapsamında yeniden inşa edilen meskenlerden alınan tapu harçlarından kaynaklandığının görüldüğü, söz konusu uyuşmazlığın çözümünün davacıdan alınan harcın hangi durumlarda, kim tarafından, nasıl alınacağına veya alınmayacağına ilişkin hususlara bağlı olduğu, bu iddiaların çözümü için de anılan yasal düzenlemelerin yorumlanmasının gerekli olduğu dikkate alındığında, davada ileri sürülen hususların 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun aradığı anlamda açık vergi hatası niteliğinde olmadığı anlaşıldığından, davalı idarece tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: İstinaf başvurusuna konu Vergi Mahkemesi

kararının hukuka uygun olduğu gerekçesiyle başvurunun reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI:Olayda mevzuda hata bulunduğu, aynı konuda davacılar lehine verilmiş emsal yargı kararları olduğu iddialarıyla kararın bozulması istenilmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Yasal dayanaktan yoksun olan temyiz isteminin reddi gerektiği yolundadır.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin reddi ile usul ve yasaya uygun olan kararın onanması gerektiği düşünülmektedir.

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dosyanın tekemmül ettiği görüldüğünden davacının yürütmenin durdurulması istemi hakkında karar verilmeyerek işin esasına geçildi.

İNCELEME VE GEREKÇE :

MADDİ OLAY:

Davacı tarafından, 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında inşa edilen bağımsız bölümlerin üçüncü kişilere satışı sırasında ödenen tapu harçlarının iadesi talebiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine dair işlemin iptali ve ödenen harcın iadesi istenilmektedir.

İLGİLİ MEVZUAT:

492 Sayılı Harçlar Kanununun 57.maddesinde; tapu ve kadastro işlemlerinden bu Kanuna bağlı ( 4 ) sayılı Tarifede yazılı olanların tapu ve kadastro harçlarına tabi olacağı, ( 4 ) sayılı Tarifenin 20 ( a ) fıkrasında ise, gayrimenkullerin ivaz karşılığında devir ve iktisabında gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere emlak vergisi değeri üzerinden nispi harç ödeneceği hüküm altına alınmıştır.

16.05.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6306 Sayılı Kanun’un amacı; birinci maddesinde, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olarak yer almıştır.Kanunun 7.maddesinin 9.fıkrasının uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan halinde ise; bu Kanun uyarınca yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olacağı belirtilmiştir.

Diğer yandan, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 116. maddesinde; vergiye ilişkin hesaplarda veya vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınmasının vergi hatası olduğu belirtilmiş, vergilendirme hatalarını düzenleyen 118/3. maddesinde ise; açık olarak vergi mevzuuna girmeyen veya vergiden müstesna bulunan gelir , servet, madde, kıymet, evrak ve işlemler üzerinden vergi istenmesi veya alınmasının mevzuda hata olduğu belirtilmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden, gayrimenkullerin ivaz karşılığında devir ve iktisabının tapu harcına tabi olduğu, ancak 6306 Sayılı Kanun uyarınca yapılacak devir ve tescillerin vergi ve harçtan müstesna olduğu, vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınmasının ise mevzuda hata olduğu ve dava konusu taşınmazların satışına ilişkin ödenen tapu harcının istisna kapsamında değerlendirilmesi halinde olayda vergi hatası bulunduğunun da kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Olayda; dava konusu tapu harcının riskli yapı niteliği taşıyan taşınmazların yıkılarak 6306 Sayılı Kanun kapsamında yeniden inşası sonrasında oluşan bağımsız bölümlerin ilk satışına ilişkin olduğu, kentsel dönüşüm uygulamasının 6306 Sayılı Kanun’un amacını gerçekleştirmeye yönelik olduğu,uygulama sonrasında inşa edilen konutların üçüncü kişilere ilk satış işlemlerinin de bu Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve anılan Kanunun 7.maddesinin 9.fıkrası uyarınca vergi ve harçtan müstesna olduğu sonucuna varılmıştır.

Bu durumda, dava konusu taşınmazların satışına ilişkin ödenen tapu harcı istisna kapsamında olduğundan ve vergiden istisna olan işlemlerden vergi alınması mevzuda hata olarak değerlendirildiğinden olayda, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamında kabul edilebilecek vergi hatası bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine yönelik Vergi Mahkemesi kararına karşı davacının istinaf başvurusunu reddeden Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1. Davacının temyiz isteminin kabulüne,

2. Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddine ilişkin Vergi Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun reddi yolundaki Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 21/11/2019 tarih ve E:2019/908 K:2019/1517 Sayılı kararının BOZULMASINA,

3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesine gönderilmesine, 21.05.2020 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.

Yurt dışında çalışan işçinin Türkiye’den ödenen ücretinin vergilendirilmesi

Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması olan bir ülkede çalışan ve yerleşim yeri Yurt dışı olup Türkiye’de daimi olarak kalabileceği bir meskeni bulunmayan işçiler yabancı ülke mukimi olarak kabul edilir. Bu durumda yabancı ülke  mukimi olduğu değerlendirilen işçiye yurt dışında olduğu bu dönemde yapılan ücret ödemesini vergilendirme hakkı, mukimliğinin de belgelendirilmesi koşulu ile, çifte vergilendirme anlaşma kapsamında anlaşma imzalanmış olan yurt dışı ülkeye ait olacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin vergileme hakkı bulunmamaktadır.

Bu durumda olan işçiye  Türkiye’den yapılan ödemelerden vergi kesintisi yapılmaz.

Varsa daha önce yapılan ödemelerden tevkif edilen vergiler iadesi edilir.

Bu durum daha çok Geçici görevle yurt dışına işçi gönderme hallerinde ortaya çıkmaktadır. 

T.C.

GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI

KOCAELİ VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI

(Mükellef Hizmetleri Grup Müdürlüğü)

Sayı: 93767041-120[6-ÇVÖA-2016/18]-101254

Tarih: 11.11.2020

Konu: Yurt dışı grup firmasında çalışan personele Türkiye’den ödenen ücretin vergilendirilmesi.

İlgi: İlgide kayıtlı özelge talebiniz ile, Fransa’da çalışma ve oturma izni bulunan  kurumunuz personelinin “Uluslararası Atama İş Sözleşmesi” ile başlangıç olarak 2 yıllığına geçici görevlendirme ile Eylül 2015’de Fransa’da mukim grup şirketlerinizde çalışmaya başladığı, Fransa’da 183 günden fazla kaldığı, maaş ödemelerinin şirketiniz tarafından Türkiye’den yapıldığı, yapılan ödemeler üzerinden gelir vergisi tevkifatı yapıldığı, personelinizin hem Türkiye’den hem de Fransa’dan elde ettiği gelirinin tamamını Fransa’da beyan ederek hesaplanan vergiyi ödediği ve personelin Fransa mukimi olduğunu gösteren belgenin özelge talep formu ekinde yer aldığı belirtilerek;

-Söz konusu personele şirketiniz tarafından yapılan ödemelerin Türkiye’de gelir vergisine tabi olup olmadığı,

-Personelin gelirinin Türkiye’de vergiye tabi olmaması durumunda önceden ödenen gelir vergilerinin iadesinin mümkün olup olmadığı,

– Gelir vergisinin iadesinin mümkün olması halinde iade talebinin şirketiniz tarafından mı yoksa ilgili personel tarafından mı yapılacağı,

hususlarında Başkanlığımız görüşü talep edilmektedir.

Türkiye’de yapılacak vergilendirmede aşağıdaki mevzuat hükümleri geçerli olacaktır;

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun;

1 inci maddesinde, “Gerçek kişilerin gelirleri gelir vergisine tabidir. Gelir, bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır.”

3 üncü maddesinde, “Aşağıda yazılı gerçek kişiler, Türkiye içinde ve dışında elde ettikleri kazanç ve iratların tamamı üzerinden vergilendirilirler;

1- Türkiye’de yerleşmiş olanlar;

2- Resmi daire ve müesseselere veya merkezi Türkiye’de bulanan teşekkül ve teşebbüslere bağlı olup adı geçen daire, müessese, teşekkül ve teşebbüslerin işleri dolayısıyla yabancı memleketlerde oturan Türk vatandaşları (Bu gibilerden, bulundukları memleketlerde elde ettikleri kazanç ve iratları dolayısıyla Gelir Vergisine veya benzeri bir vergiye tabi tutulmuş bulunanlar, mezkur kazanç ve iratları üzerinden ayrıca vergilendirilmezler.)”

Öte yandan, aynı Kanunun 4 üncü maddesinde de; ikametgahı Türkiye’de bulunanlar ile bir takvim yılı içinde Türkiye’de devamlı olarak altı aydan fazla oturanların Türkiye’de yerleşmiş sayılacağı hükme bağlanmıştır.

“Ücretin tarifi” başlıklı 61 inci maddesinde, “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.

Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (Mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez.

… ”

94 üncü maddesinde ise; “Kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zırai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar

…”

hükümleri yer almaktadır.

Bu kapsamda, şirketiniz personelinin geçici bir süre ile yurtdışındaki grup şirketinizde görevlendirilmesi ve bu süre içerisinde ücretinin bir kısmının Türkiye’den ödenmesi nedeniyle işçi-işveren ilişkisinin devam etmekte olduğu görülmektedir. Bu durumda, söz konusu çalışanın Gelir Vergisi Kanununun 3 üncü maddesinin 2 numaralı bendi uyarınca tam mükellef sayılması, Türkiye içinde ve dışında elde ettiği tüm kazanç ve iratları üzerinden Türkiye’de gelir vergisine tabi tutulması gerekmektedir.

Öte yandan, Gelir Vergisi Kanununun 123 üncü maddesi uyarınca tam mükellefiyete tabi mükelleflerin yabancı memleketlerde elde ettikleri kazanç ve iratlardan mahallinde ödedikleri benzeri vergiler, Türkiye’de tarh edilen Gelir Vergisi’nin yabancı memleketlerde elde edilen kazanç ve iratlara isabet eden kısmından anılan maddede açıklanan usul ve şekle uyulmak kaydıyla indirilebilecektir.

Diğer taraftan, “Türkiye Cumhuriyeti ile Fransa Cumhuriyeti Arasında Gelir Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması” 01.01.1990  tarihinden itibaren uygulanmaktadır.

Söz konusu Anlaşmanın “Kişilere İlişkin Kapsam” başlıklı 1 numaralı fıkrasında Anlaşmanın Akit Devletlerden birinin veya her ikisinin mukimi olan kişilere uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Bu kişiler tarafından diğer Akit Devletten elde edilen kazançların hangi ülkede vergilendirileceğinin tespit edilebilmesi için öncelikle bu kişilerin hangi ülkede mukim olduklarının bilinmesi gerekmektedir.

Aynı Anlaşmanın “Mukim” başlıklı 4 üncü maddesinin 1 ve 2 nci fıkraları;

“1. Bu Anlaşmanın amaçları bakımından, “bir Akit Devletin mukimi” terimi, o Devletin mevzuatı gereğince ikametgah, ev, kanuni merkez, iş merkezi veya benzer yapıda diğer herhangi bir kriter nedeniyle vergi mükellefiyeti altına giren kişi anlamına gelir.

2.1 inci fıkra hükümleri dolayısıyla bir gerçek kişi her iki Akit Devlette de mukim olduğunda, bu kişinin statüsü aşağıdaki kurallara göre belirlenecektir:

a) Bu kişi, daimi olarak kalabileceği bir meskenin bulunduğu Devletin mukimi kabul edilecektir. Eğer bu kişinin her iki Devlette de daimi olarak kalabileceği bir meskeni varsa, bu kişi kişisel ve ekonomik ilişkilerinin daha yakın olduğu Devletin mukimi kabul edilecektir (hayati menfaatlerin merkezi);

b) Eğer kişinin hayati menfaatlerinin merkezinin yer aldığı Devlet saptanamazsa veya kişinin her iki Devlette de daimi olarak kalabileceği bir meskeni yoksa, bu kişi kalmayı adet edindiği evin bulunduğu Akit Devletin mukimi kabul edilecektir;

c) Eğer kişinin her iki Akit Devlette de kalmayı adet edindiği bir ev varsa veya her iki Devlette de böyle bir ev sözkonusu değilse, bu kişi vatandaşı bulunduğu Devletin mukimi kabul edilecektir;

d) Eğer kişi her iki Devletin de vatandaşıysa veya aksine her iki Devletin de vatandaşı değilse, Akit Devletlerin yetkili makamları sorunu karşılıklı anlaşmayla çözeceklerdir.”

açıklamalarına yer vermektedir.

Anlaşmanın 4 üncü maddesinin 1 inci fıkrası, bir kişinin bir Akit devletin mukimi olup olmadığı hususunun o Akit Devletin iç mevzuat hükümlerine göre belirleneceğini hüküm altına almaktadır. Gerçek kişilerin Anlaşmaya taraf devletlerin her ikisinde de, bu devletlerin iç mevzuatları uyarınca mukim olarak kabul edilmeleri durumunda ortaya çıkan çifte mukimlik sorunu ise bu maddenin 2 nci fıkrası kapsamında çözümlenecektir.

Anılan anlaşmanın “Bağımlı Faaliyetler” başlıklı 15 nci maddesinin 1 ve 2 numaralı fıkraları ise;

“1. 16, 18, 19, 20 ve 21 inci madde hükümleri saklı kalmak üzere, bir Akit Devlet mukiminin bir hizmet akdi dolayısıyla elde ettiği ücret, maaş ve diğer benzeri menfaatler, bu hizmet diğer Akit Devlette ifa edilmedikçe, yalnız ilk bahsedilen Devlette vergilendirilebilecektir. Eğer hizmet diğer Devlette ifa edilirse, buradan elde edilen gelir diğer Devlette vergilendirilebilir.

2. 1 inci fıkra hükümlerine bakılmaksızın, bir Akit Devlet mukiminin diğer Akit Devlette ifa ettiği hizmet dolayısıyla elde ettiği gelir, eğer:

a) Gelir elde eden kişi, bu diğer Devlette bir takvim yılı içinde bir veya bir kaç seferde 183 günü aşmamak üzere kalırsa, ve

b) Ödeme, bu diğer Akit Devletin mukimi olmayan bir işveren tarafından veya böyle bir işveren adına yapılırsa, ve

c) Ödeme, işverenin diğer Devlette sahip olduğu bir işyerinden veya sabit yerden yapılmazsa

yalnızca ilk bahsedilen Devlette vergilendirilebilecektir.”

hükümlerini öngörmektedir.

Bu hüküm ve açıklamalar çerçevesinde özelge talep formunuz ve eki belgeler dikkate alındığında, anılan personel her iki Devletin de iç mevzuatları uyarınca kendi mukimi olarak görülmekle birlikte, ortaya çıkan çifte mukimlik sorununun çözümünde daimi meskeninin hangi Devlette olduğu dikkate alınacaktır. İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü kayıtlarından temin edilen “Adres Bilgileri Raporu”na göre söz konusu personelin yerleşim yerinin Fransa olduğu görülmekte olup Türkiye’de daimi olarak kalabileceği bir meskeninin bulunmaması halinde Fransa mukimi olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Bu durumda Fransa mukimi olduğu değerlendirilen personele bu dönemde yapılan ücret ödemesini vergilendirme hakkı, mukimliğinin de belgelendirilmesi koşulu ile, Anlaşmanın 15 inci maddenin 1 inci fıkrası kapsamında Fransa’ya ait olacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin vergileme hakkı bulunmadığından personele Türkiye’den yapılan ödemelerden vergi kesintisi yapılmayacak olup, varsa daha önce yapılan ödemelerden tevkif edilen vergilerin iadesi için bahsi geçen personel bizzat veya vekilleri vasıtasıyla ilgili vergi dairesine başvurabileceklerdir.

Bilgi edinilmesini rica ederim.

Tarafların mahkemede doğruyu söyleme ödevine aykırılık hâlinde beyanları mahkemece dikkate alınmaz ve değerlendirilmeye tabi tutulmaz. 

Tarafların mahkemede doğruyu söyleme ödevine aykırılık hâlinde beyanları mahkemece dikkate alınmaz ve değerlendirilmeye tabi tutulmaz. 

Taraflar yargılamada kendi menfaatlerine uygun olarak neleri ileri sürüp sürmeyecekleri konusunda serbesttir. Ancak ileri sürdükleri hususların doğru olması, beyan ve açıklamalarının gerçeğe aykırı olmaması gerekir. Taraflardan aleyhlerine olan hususları da beyan etmeleri beklenemez. Ancak gerek kendilerine, gerek karşı tarafa ilişkin hususlarda yaptıkları açıklamalarda mahkemeyi yanıltmamaları gerekir. Doğruyu söyleme ödevi, hem yazılı hem de sözlü beyan ve açıklamalar için geçerlidir. Bu ödeve aykırılık hâlinde beyanlar mahkemece dikkate alınmayacak ve değerlendirilmeyecektir. Ayrıca tarafın bilinçli olarak yalan söylemesi bir usul hilesi oluşturabilir. Hakkın kötüye kullanıldığı savunma olarak ileriye sürülmüş olmasa dahi bu husus def’i değil itiraz olarak kabul edildiğinden hâkim, dava dosyasından anlaşılan böyle bir durumu resen göz önüne almak zorundadır.

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2017/5-2374
K. 2019/1161
T. 12.11.2019
• KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ İSTEMİ (Taşınmaz Üzerinde 2-3 Yaşlarında Nar Fidanlarının Bulunduğu Keşif Zaptına Yazılmış İse de Kıymet Taktir Komisyonu Raporunda Taşınmaz Üzerinde Nar Fidanlarının Yer Aldığına Dair Bir Bilgiye Yer Verilmediği – Dürüstlük Kuralına Aykırı Davranarak Haksız Kazanç Elde Etme Amacının Var Olduğundan Fidanlara Bedel Verilmesinin Mümkün Olmadığı )
• DÜRÜSTLÜK KURALI (Taşınmaz Üzerinde 2-3 Yaşlarında Nar Fidanlarının Bulunduğu Keşif Zaptına Yazılmış İse de Kıymet Taktir Komisyonu Raporunda Taşınmazda Nar Fidanlarının Yer Aldığına Dair Bir Bilgiye Yer Verilmediği – Dürüstlük Kuralına Aykırı Davranarak Haksız Kazanç Elde Etme Amacının Var Olduğundan Fidanlara Bedel Verilmesinin Mümkün Olmadığı/Kamulaştırma Bedelinin Tespiti İstemi )
• FİDAN BEDELİ (Kamulaştırma Bedelinin Tespiti İstemi – Taşınmaz Üzerinde 2-3 Yaşlarında Nar Fidanlarının Bulunduğu Keşif Zaptına Yazılmış İse de Kıymet Taktir Komisyonu Raporunda Taşınmaz Üzerinde Nar Fidanlarının Yer Aldığına Dair Bir Bilgiye Yer Verilmediği/Dürüstlük Kuralına Aykırı Davranarak Haksız Kazanç Elde Etme Amacının Var Olduğunun Gözetileceği )
2942/m.10
4721/m.2
6100/m.29
ÖZET : Dava; kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemine ilişkindir. Somut olay incelendiğinde; her ne kadar dava konusu taşınmaz üzerinde 2-3 yaşlarında nar fidanlarının bulunduğunun gözlemlendiği keşif zaptına yazılmış ise de kamulaştırma işlemlerinin başladığı sırada hazırlanan kıymet taktir komisyonu raporunda dava konusu taşınmaz üzerinde nar fidanlarının yer aldığına dair bir bilgiye yer verilmediği anlaşılmakla birlikte fidanların niteliği dikkate alındığında davalının eyleminin taşınmazın kamulaştırma bedelini arttırma amaçlı bir tasarruf niteliğinde bulunduğu, kaldı ki yerel mahkemenin birçok kararında yapılan keşifler sırasında bazı yeni evlerde üst kata çıkmak için merdiven bulunmadığının, bazı evlerde musluklar olduğu halde su tesisatının olmadığının, evlerin iç cephe boyalarının yapılmadığının, tarlaların ortasına içi duvarsız ve sütunsuz çok geniş yapıların inşa edildiğinin, yine tarlalarda poşeti çıkarılmadan dikilmiş fidanların bulunduğunun, bu fidanların poşeti çıkarılmış olsa bile hiçbir sulama sisteminin bulunmadığının, bazı fidanların toprakla dahi bütünleşmediğinin açıkça ifade edildiği, dolayısıyla ortada dürüstlük kuralına aykırı davranarak haksız kazanç elde etme amacının var olduğu ve eylemin TMK’nın 2. maddesine aykırılık teşkil ettiği, bu yönü ile taşınmaz üzerine dikilen fidanlara bedel verilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

DAVA : Taraflar arasındaki “kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Siirt 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 03.09.2014 tarihli ve 2014/567 E., 2014/741 K. sayılı karar davacı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2015/8939 E., 2015/20262 K. sayılı kararı ile;

“…Dava, 4650 Sayılı Kanunla değişik 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Arazi niteliğindeki taşınmaza gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde yöntem itibariyle bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak;

1- )Hükme esas alınan bilirkişi raporunda taşınmazda sebze tarımı yapıldığı belirtilmiş ise de; hangi sebzelerin münavebede esas alındığı açıklanmadan tarla sebzeciliği adı altında değer biçilmesi usul ve yasaya uygun değildir.

Bu nedenle, münavebe ürünü olarak değer biçmede esas alınan sebzelerin ayrıntılı ve açıkça neler olduğu belirtilip, her birinin net gelirine göre hesaplama yapılması ve dekar başına verim miktarlarının İlçe Tarım Müdürlüğünden, değerlendirme tarihi olan 2013 yılı dekar başına üretim masrafları ile hasat dönemindeki ortalama toptan kg. satış fiyatlarının da ilgili resmi kuruluşlardan sorulup, rapor denetlendikten sonra, sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği düşünülmeden, bu yönteme uyulmadan hesaplama yapan bilirkişi raporuna göre hüküm kurulması,

2- )Kamulaştırma Kanunun 25/2. maddesinde ”Mahkemece verilen tescil kararı tarihinden itibaren taşınmaz mal sahibinin kamulaştırması kararlaştırılan taşınmaz malda yeni inşaat veya ekim ve mevcut inşaata esaslı değişiklikler getirmek gibi kullanım hakları kalkar. Bundan sonra yapılanların değeri dikkate alınmaz ” Hükmü yer almakla olup, mal sahibinin kamulaştırılan taşınmaz üzerinde dava açılmasından sonra tescil kararı verilmesinden önce fidanların dikildiği ve 6495 Sayılı Kanun ile Kamulaştırma Kanununun 25. maddesine eklenen hüküm kapsamında ilan yapıldığı da ileri sürülmediğinden fidanların kanundan kaynaklanan bir hakkın kullanılması sonucu dikilmeleri iyiniyet kurallarına aykırılık teşkil etmeyeceği gözetilerek karşılığına hükmedilmesi gerekirken, dava açıldıktan sonra dikildiklerinden bahisle hükmedilmemesi,

Doğru görülmemiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece bozma kararının ikinci bendi yönünden önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemine ilişkindir.

Davacı idare vekili; davalıya ait taşınmazın Ilısu Barajı ve HES Baraj Gölü alanında kalması nedeniyle kamulaştırmasına karar verildiğini, kamulaştırılacak taşınmazın değerinin belirlenmesi amacıyla uzlaşma komisyonu kurulduğunu ve mülk sahibinin kamulaştırmaya konu taşınmazı pazarlıkla satmak hususunda iradesini bildirmek ve uzlaşma komisyonu ile pazarlık görüşmeleri yapmak üzere davet edildiğini, ancak mülk sahibinin pazarlık görüşmesine katılmadığını, bu nedenle de kamulaştırma işleminin satın alma usulü ile gerçekleşmediğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile … adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili; taşınmazın değerinin düşük belirlendiğini savunmuştur.

Mahkemece; dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti amacıyla eldeki davanın açıldığı ve taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi amacıyla keşif yapıldığı, yapılan keşif neticesinde bilirkişi kurulundan aldırılan raporda taşınmazın bedelinin tespit edildiği, bilirkişi raporunun ayrıntılı ve denetime açık, bilimsel verilere uygun olduğu, kamulaştırma kriterlerine uyduğu, bu yönüyle hüküm kurmaya elverişli bulunduğu, bununla birlikte her ne kadar keşif tarihinde dava konusu taşınmazın üzerinde bulunan tüm yapı ve bitkilerin değeri ayrı ayrı hesaplanmış ise de, yakın tarihlerde yapıldığı anlaşılan yapıların ve dikilen fidanların değerlerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmasının doğru olmayacağı, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davalarında taşınmazın dava açıldığı tarihteki durumunun ve değerinin dikkate alınması gerektiği, bir yapının ömrünün asgari 50-60 yıl olduğu düşünüldüğünde taşınmaz malikinin iki üç sene içerisinde sular altında kalacağını bildiği bir yer için fazla bedel almak amacıyla böyle bir yola başvurmuş olabileceği, 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 25. maddesinde 6495 Sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle, kamu yararı kararının ilan süresinin bitiminden itibaren, kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine yapılan sabit tesisler ile dikilen ağaçların bedelinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmayacağı ve taşınmazlardaki bu sınırlamanın ilan tarihinin bitiminden itibaren beş yılı geçemeyeceği hükmünün eklendiği, idare tarafından baraj inşaatına başlanmasından sonra gerçek kamulaştırma bedelinden çok daha fazla bedel almak amacıyla suiniyetli evler yapıldığı ve fidanlar dikildiği, bu evlerin ve fidanların kamulaştırma bedelinin ve kamulaştırma projesinin rantabilitesini olumsuz yönde etkilediği, kanun koyucunun mülkiyet hakkına yaptığı sınırlamanın haricinde kalan kullanımla ilgili olarak 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca başta Kanunun genel hükümleri olmak üzere anılan Kanunun 4. maddesiyle birlikte değerlendirme yapma görevinin bulunduğu, mahkeme tarafından da bu doğrultuda inceleme yapıldığı, mülkiyet hakkının hak sahibine bu hak elinden çıkana kadar her türlü tasarruf imkânını sunduğu düşünülse dahi, TMK’nın 2. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı dâhil olmak üzere herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı, dürüstlük kuralının, hak sahibinin hakkını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken dürüst, makul ve orta zekâlı bir insandan beklenen hareket tarzına göre davranması olarak tanımlanabileceği, kamulaştırma işlemlerinin kamu yararı gözetilerek ve toplumun tamamının ya da en azından o bölgede yaşayanların yararı düşünülerek yapıldığının ve kamulaştırma işlemleri sırasında yapılan harcamaların milli servet niteliğinde olduğunun unutulmamasının gerektiği, kamulaştırma davaları devam eden köylerde “kolektif kötüniyet” durumunun söz konusu olduğu ve toplumun genel örf ve âdetleri ile kültürel yapısına aykırı bir şekilde haksız kazanç elde etme fikrinin geliştiği, bölgede yapılan keşiflerde tarlalarda poşeti dahi çıkarılmadan dikilmiş fidanların olduğunun, bu fidanların poşeti çıkarılmış olsa dahi hiçbir sulama sisteminin bulunmadığının, bazı fidanların toprakla dahi bütünleşmediğinin gözlemlendiği, kaldı ki bazı fidanların sonraki keşiflerde bakımsızlıktan kuruduklarının tespit edildiği, dürüstlük kuralının amacının, bireyin hatalı tutum ve davranışlarından toplumun geri kalanını korumak olduğu, hâkimin, değerlendirilmesi söz konusu olan davranışın dürüstlük kuralına uygun olup olmadığına karar verirken toplumun genel anlayış ve değer yargılarını göz önünde tutmasının gerektiği, kişisel haksız menfaatlerin, belli bir hakka dayanan toplumsal menfaatlerden üstün olamayacağı, aksi takdirde toplumun refahının, bireylerin hiçbir hukuki temele dayanmayan kötüniyetli tutumları nedeniyle zarar göreceği, Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağının düzenlendiği, dolayısıyla gerek keşif esnasındaki mahkeme gözlemi ve çekilen fotoğraflar gerekse de bilirkişi raporlarındaki nitelendirmeler dikkate alınarak çok yeni nitelikteki (5 yıl ve altı yaşlardaki ) fidanların değerinin kamulaştırma bedelinin hesabında dikkate alınmasının yerinde olmadığı gerekçesiyle fidan için belirlenen miktar çıkarıldıktan sonra kalan bedel üzerinden davanın kabulüne karar verilmiştir

Davacı idare vekili ve davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle bozma kararının ikinci bendi yönünden direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davacı idare vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili istemiyle açılan eldeki davada, taşınmaz üzerinde bulunan fidanların kamulaştırma bedelinin arttırılması amacıyla dikilip dikilmediği ve TMK’nın 2. maddesi uyarınca hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının uygulanmasının gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre fidanların değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır.

I- ) Davacı idare vekili ve davalı vekilinin direnme kararına karşı temyiz talepleri yönünden yapılan incelemede;

Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle dürüstlük ve iyi niyete ilişkin hususların açıklığa kavuşturulması açısından bu konuda yer alan yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde;

“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”

hükmüne yer verilmiştir.

Buna göre;

Dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlaklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün âdet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Dural, M./Sarı, S.: Türk Özel Hukuku, 6. Baskı İstanbul 2011, s.226-227 ).

Diğer bir anlatımla dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuslu, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır.

TMK’nın 2. maddesinde, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki genel ilkeye yer verilmektedir: Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı. Hukuk düzeni, kişilere tanıdığı her bir hakkın kapsamı ile bunların kullanılmasının şartlarını ve şeklini ilgili hak yönünden özel olarak düzenlemiştir. Ancak, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülmesinin ve bunların en küçük ayrıntılara kadar düzenlenmesinin imkânsızlığı karşısında, bütün hakların kullanılmasında dikkate alınacak genel bir sınırlama koyma ihtiyacı duyulmuştur. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, bu açıdan uyulması gerekecek genel kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır (Dural/Sarı, s. 225 ).

TMK’nın 2. maddesinde, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Bu ifade şeklinden yola çıkarak; bir hakkın kullanılmasında dürüstlük kuralına uyulmamasının müeyyidesinin, bu hakkın açıkça kötüye kullanılmış sayılması ve hukuken korunmaması olduğu kabul edilebilir. (Dural/Sarı, s. 225 ).

Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. TMK’nın 2/I hükmü herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünü Türk Medeni Kanununa göre dürüstlük kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını ızrar kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil, hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.

Mülkiyet kişilere eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmış olsa da mülkiyet hakkının kullanılmasının sınırını kamu yararının yanı sıra hakkın kötüye kullanılması yasağı oluşturmaktadır.

Bunun yanında aynı Kanun’un “İyiniyet” başlıklı 3. maddesinde de:

“Kanunun iyi niyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır.

Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz.”

düzenlemesi yer almaktadır.

İyi niyet kavramına, Medeni Kanunun ve Borçlar Kanununun değişik maddelerinde yer verilmiş olmakla beraber, bu hükümlerin hiçbirinde iyi niyetin tam bir tanımı yapılmış değildir. Ancak TMK’nın 3 ve 1024. maddeleri başta olmak üzere, yasal hükümlerin içeriğinden hareketle, iyi niyetin genel bir tanımının yapılması mümkündür. Buna göre iyi niyet, bir hakkın kazanılması veya bir hukuki sonucun doğması yönünden mevcut bir engeli, bir eksikliği veya benzeri bir olguyu bilmemek ve hâlin gerektirdiği özen gösterilse dahi bilecek durumda olmamaktır. İyi niyetin tersi olan kavramı kötü niyet oluşturur. Kötü niyet de, bir hakkın kazanılması veya bir hukuki sonucun doğması yönünden mevcut bir engeli, bir eksikliği veya benzeri bir olguyu bilmek veya hâlin gerektirdiği özen gösterildiğinde bilebilecek durumda olmak şeklinde tanımlanabilir.

Bu tanımlar ve tanımların dayandığı kanun hükümleri dikkate alındığında, iyi niyet ve kötü niyet; belirli bir olay veya olguya ilişkin olarak, bir kişinin bilgisine ve inancına yönelik yapılan bir değerlendirmeyi ifade etmektedir. Bu değerlendirme sonucuna göre bir kişinin belirli bir durum karşısında iyi niyetli veya kötü niyetli olduğundan söz edilmektedir. Bu açıdan, iyi niyet kişiye özel olup, subjektif bir nitelik taşır. Bununla beraber, günlük hayatta ve bazı kararlarda iyi niyetli olma, kötü niyetli olma bir davranış şekli olarak ele alınmakta; kişilerin iyi niyetli veya kötü niyetli hareket ettiğinden bahsedilmektedir. Bu şekilde kullanımın, Medeni Kanunda iyi niyet ve kötü niyet kavramlarına verilen anlama uygun olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Bununla beraber bu tarz bir kullanımda, yürürlükten kalkan 743 Sayılı Medeni Kanun’un “herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsniniyet kaidelerine riayetle mükelleftir” şeklindeki 2. maddesinin de etkisi vardır. Halbuki hakların kullanılması ve borçların ifasında geçerli davranış kuralları, herkes yönünden uygulanacağından, objektif bir nitelik taşımaktadır. Bu gerçeği göz önünde bulunduran 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK ), 2. maddede herkesin “haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda” olduğu belirtilmiş, söz konusu davranış kurallarını, dürüstlük kuralı kavramı ile ifade etmiştir. Her ne kadar farklı kavramlar olsalar da, dürüstlük kuralı ve iyi niyetin temelinde namuslu, doğru ve dürüst davranma kuralı yer alır (Dural/Sarı, s. 218-219 ).

Ancak TMK’nın 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı, aynı Kanunun 3. maddesinde düzenlenen iyi niyet ile birebir aynı niteliği de taşımamaktadır.

Medeni Kanunun 3. maddesinde düzenlenen iyi niyet “hakların kazanılması” ile ilgili olduğu hâlde, Medeni Kanunun 2. maddesinde yer alan dürüst davranma “hakların kullanılması” ve “borçların yerine getirilmesinde” söz konusu olur.

İyi niyet, MK 3’ün ifade ettiği üzere hakların kazanılmasında kazanmaya engel bir durumu bilmemek ve bilmesi gerekmemektir. İyi niyette objektif olarak haksız bir davranış vardır, fakat haksızlık yaptığı bilinci bulunmadığı için hukuk düzeni, bu iyi niyeti korumaktadır. Bu sebeple kanunda belirtilen hallerde hak kazanan şahsın olumsuz durumu, elverişsiz durumu kaldırılmakta, bertaraf edilmekte, onun hakkı kazanması sağlanmaktadır. Yanlış bir durum doğduğu halde, Medeni Kanunun 2. maddesinde ifadesini bulan güvenin korunması düşüncesi ile iyi niyetin korunması gerekmektedir. Başka bir deyişle, iyi niyetin korunması, temelindeki dürüstlük kuralı gereği olan güvenin korunmasına dayalıdır. Mesela emin sıfatı ile zilyetten bir menkulün mülkiyetinin kazanılmasında, devredenin tasarruf yetkisine sahip olmadığını bilmeme (yani iyi niyetli olma ) başka deyişle tasarruf yetkisinin varlığına güvenme korunmaktadır. İşte bu güveni koruma, dürüstlük kuralı temeline dayanmaktadır. Ancak işaret etmek gerekir ki, bu yakınlık iki kurum arasında dürüstlük kuralı ile iyi niyet arasında mevcut farklılığı ortadan kaldırmaz. Dürüstlük kuralı ahlaki temele dayalı, orta vasıfta, makul ve dürüst bir insanın davranışını göstermektedir. İyi niyet ise sadece bir hakkın veya hukuki durumun kazanılmasına engel olabilecek bir durumu bilmemek ve bilmesi gerekmemektir (Akyol, Ş.: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı İstanbul 1995, s. 10-11 ).

Objektif iyi niyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen TMK’nın 2. maddesi, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanmasını Kanunun korumayacağını belirtmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde ) hüküm verme olanağını sağlamaktadır.

25.1.1984 tarihli ve 3/1 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararında da ifade edildiği üzere, bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu, gerçek hakkın tanınması ve bireyin korunması için tüm hukuki yolların kapalı bulunduğu zorunluluk hâllerinde, TMK’nın 2. maddesi uygulama alanı bulur ve olağanüstü bir imkân sağlar; haksızlığı düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getirir.

Bir başka anlatımla, Medeni Kanunun 2. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istinaî hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde ) hüküm verme imkânını sağlamaktır. Madde hükmünün bu özelliği, İsviçre Federal Kurulunun Medeni Kanun tasarısını Millet Meclisine sevkine ilişkin 1904 tarihli mesajında şöyle açıklanmaktadır: “Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik teşkil ettiği ve gerçek hakkın tanınması ve ferdin korunması için bütün hukuki yolların kapalı bulunduğu hâllerde MK. m.2 f.2 hükmünün amacı, zaruretten doğan ve olağanüstü bir imkân sağlamaktır.” şeklinde açıklanmaktadır…Medeni Kanunun 2. maddesinin ikinci fıkrasındaki kuralla kanunun ve hakkın mutlaklığı ilkesine istisna getirilmiştir. Ancak, bu kuralın taliliği (ikincilliği ) de gözetilerek, öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilmeli; uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı olabileceği bazı istisnai durumlarda da, 2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şekilde uygulanabilmelidir.

Gerçekten de hukukun her alanında uygulanma niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının; şekle aykırılığı ileri sürme hakkı için de bir sınır teşkil ettiği, buyurucu niteliği itibariyle hakim tarafından resen gözetilmesi gerektiği bugün Türk-İsviçre öğretisi ve uygulamasında tartışmasız olarak kabul edilmektedir (Yargıtay …nın 13.2.1974 tarihli ve 524/103 E.K sayılı; 2.10.1974 tarihli ve 2/810-1043 E.K sayılı; 7.12.1983 tarihli ve 4/224-1276 E.K sayılı…kararları ).

Bununla birlikte, 30.09.1988 tarihli ve 1987/2 E., 1988/2 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da “…Zira hukuk ancak, meşru menfaatlerin tatminine yarar, başka bir şeye yaradığı taktirde ise mevcudiyet sebebini kaybeder. Öte yandan Medeni Kanunun 4. maddesi hükmüyle de hâkim, adalete uygun karar vermeye çağrılmaktadır. O, menfaatlerin doğru ve adil bir muvazenesini yapmak ve gerçekleri gözetmek zorundadır.” şeklinde bir açıklamaya yer verilmiştir.

Dürüstlük kuralı, bir kimseden dürüst bir insan olarak beklenen davranışı ifade eder. Bir davranışın bu nitelikte olup olmadığı, toplumda geçerli ahlâk ölçülerine gelenek ve göreneklere, karşılıklı uygulanagelen teamüllere ve hakları sağlayan ilişkilerin amacına göre tayin edilir.

Diğer yandan, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı belirlenirken; o kişinin hakkın kullanılmasında geçerli ve haklı bir yararının varlığı, hakkın kullanılmasının sağlayacağı yarar ile başkalarına vereceği zarar arasında aşırı oransızlığın olmaması, bir kimsenin kendi ahlaka aykırı davranışına dayanmaması ve uyandırılan güvene aykırı davranışta bulunmaması gibi ölçütler hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığını belirler (Oğuzman, M.K.: Medeni Hukuk-Temel Kavramlar 5. B, İstanbul 1985, s. 154 vd ).

Medeni Kanun, kötüye kullanılan hakkın hukuk düzeni tarafından korunmayacağını belirtmiş olmakla beraber, bir hakkın ne zaman kötüye kullanılmış sayılacağı konusunda bir açıklamaya yer vermemiştir. Esasen, önceden hangi durumlarda hakkın kötüye kullanılmış sayılacağını belirlemek ve belirtmek mümkün de değildir. Daha önce de ifade edildiği gibi, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülerek, düzenlenmesindeki imkânsızlık sonucu oluşturulmuş kurallardır. Düzenlemenin bu amacı karşısında, önceden hakkın kötüye kullanılmasının varlığını tespitte esas alınacak unsur ve ölçütleri belirlemek isabetli bir tutum da olmayacaktır. Bu nedenle, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının her somut olayda, olayın özellikleri dikkate alınarak hâkim tarafından belirlenmesi ihtiyacı ve gerekliliği vardır. Bununla beraber, belirli olguların varlığı bir hakkın kötüye kullanılmış olduğunun göstergesi olabilir. Nitekim, hakkın kötüye kullanıldığının kabul edildiği olaylar göz önünde tutularak, hakkın kötüye kullanılmış olduğunu gösteren bazı olgular ortaya konulmaktadır. Ancak, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesine yardım eden bu olguların, somut olayda bulunması kesin olarak bir hakkın kötüye kullanıldığını göstermeyeceği gibi, bulunmaması da hakkın kötüye kullanılmamış olduğu anlamını taşımaz (Dural/Sarı, s. 239 ).

Bir başka anlatımla, kullanılan hak soyut değil somut olaylara dayanmalıdır. Eğer bir olayda, objektif iyi niyet kurallarına aykırılık varsa, burada hakkın kötüye kullanımı söz konusudur. Objektif iyi niyet kurallarını, her olayda geçerli kabul edilebilecek bir ölçü bulmak mümkün değildir. Hak sahibinin hakkını kullanmada iyi ya da kötü niyetli olduğunu saptamak kullananın iç dünyası ile ilgili olduğundan bunu belirlemek oldukça güçtür. Dolayısıyla her somut olayda, iyi niyet kurallarına aykırılığın olup olmadığının kendi şartları içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

Hakkın kötüye kullanılmış olduğunu kabul etmek için hakkın amacına aykırı olarak kullanılması ve hakkı kullananın bu kullanmada çıkarının olmaması gerekir. “Hak” tanımının “hukukun tanıdığı ve koruduğu menfaat” olduğunu hatırlayarak, bir hakkın kullanılması sırasında kullananın bu “hak”kı, amacına aykırı olarak ve korunacak bir “menfaat” olmaksızın kullanması durumunda biçimsel mantığa göre, bu durumda hukukun himayesini esirgemek gerektiği sonucuna varılır (Akyol, s. 21 ).

Şu hâlde bir hak, o hakkın tanınmasındaki amaca aykırı olarak kullanılırsa ve bu kullanmada kullanan bakımından menfaat yoksa veya çok küçük bir menfaat varsa, bu takdirde o hakkın kullanılmasından değil, hakkın kötüye kullanılmasından bahsedilir. Bir malikin mülkiyet hakkından yararlanması öngörülmüştür, malik mülkiyet hakkını kendisine yararı olmadığı hâlde, mülkiyeti amacına aykırı olarak kullanırsa, mesela gerekmediği hâlde gerekmediği yükseklikte bir duvar yaptırırsa, hakkın kötüye kullanıldığı sonucuna varırız (Akyol, s. 21 ).

Bu durumda bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken belirtilen bu duruma uygun hareket etmek zorundadır; aksi hâlde, hakkını kötüye kullandığı sonucuna varılabilecektir.

Hakkın kötüye kullanılması yasağı görünüşte bir hakkın kullanılmasından rahatsız ve rencide olan kişileri ilgilendirir…Hukukun emirlerinden biri dürüstlük kuralına uymak ise, önemli yasaklarından biri de “hakkını kötüye kullanma”dır. Böylece hakkını kötüye kullanma hukuk tarafından konulmuş yasaklardan biridir. Niteliği itibariyle emredicidir (Akyol, s. 23 ).
Hakkın kötüye kullanıldığı savunma olarak ileriye sürülmüş olmasa dahi bu husus def’i değil itiraz olarak kabul edildiğinden hâkim, dava dosyasından anlaşılan böyle bir durumu resen göz önüne almak zorundadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.11.1964 tarihli ve 1964/2-953 E., 1964/640 K. sayılı kararı ile 14.2.1951 tarihli ve 1949/17 E,. 1951/1 K. sayılı; 8.11.1991 tarihli ve 1990/4 E., 1991/13 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları ).

Nitekim aynı konuya 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 29. maddesinde de yer verilmiştir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü” başlıklı 29. maddesi;

“(1 )Taraflar, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadırlar.

(2 )Taraflar, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlüdürler.”

düzenlemesini içermektedir.

Bu maddenin birinci fıkrasında dürüstlük kuralı, ikinci fıkrasında ise doğruyu söyleme yükümlülüğü getirilmiştir ki bunlar “taraf hâkimiyeti”nin sınırları olarak görülmektedir.

Maddenin ilk fıkrası, Türk Medeni Kanunu’ndaki “dürüstlük kuralı”nın medeni usul kanunundaki görünümüdür. Mukayeseli hukukta da dürüstlük kuralına, medeni usul kanunlarında yer verilmektedir. Bu kural, taraf usul işlemleri alanında etkisini gösterecektir. Söz konusu kurala aykırı olması hâlinde işlemin hukukî sonuç doğurması mahkemece önlenecektir.

Doğruyu söyleme ödevi tarafların yargılamadaki yükümlülüklerinden biridir. Hukukun temel ilkelerinden biri olan dürüstlük kuralına yargılama sırasında da riayet edilmelidir. Yükümlülüğün ana noktaları vakıalar ve delillerdir. Yargılamada taraflar bir mücadele içinde olsalar da bu mücadelede her şeyin geçerli sayılacağı kabul edilemez. Muhakeme sürecine ilişkin değişik maddelerde de dürüstlük kuralına aykırı kötü niyetli davranışların önüne geçmek için bazı yaptırımlar öngörülmüştür. Tüm bu hükümlerin temelinde dürüstlük kuralına uygun davranmayı sağlama amacı yatmaktadır.

Maddenin ikinci fıkrasında, dürüstlük kuralının özel ve önemli bir unsuru olan doğruyu söyleme ödevi açıkça düzenlenmiş bulunmaktadır. Taraflar yargılamada kendi menfaatlerine uygun olarak neleri ileri sürüp sürmeyecekleri konusunda serbesttir. Ancak ileri sürdükleri hususların doğru olması, beyan ve açıklamalarının gerçeğe aykırı olmaması gerekir. Taraflardan aleyhlerine olan hususları da beyan etmeleri beklenemez. Ancak gerek kendilerine, gerek karşı tarafa ilişkin hususlarda yaptıkları açıklamalarda mahkemeyi yanıltmamaları gerekir. Doğruyu söyleme ödevi, hem yazılı hem de sözlü beyan ve açıklamalar için geçerlidir. Bu ödeve aykırılık hâlinde beyanlar mahkemece dikkate alınmayacak ve değerlendirilmeyecektir. Ayrıca tarafın bilinçli olarak yalan söylemesi bir usul hilesi oluşturabilir.

Davada dürüst davranma ilkesinden amaç TMK’nın 2. maddesinde yer alan “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” ilkesinin eldeki davada da geçerli olduğunun vurgulanmasıdır (Y., E.: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi Yetkin Yayınları Ankara 2012, s.310 ).

Bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle, Medeni Kanunun 2. maddesinin her iki fıkrası da emredici niteliktedir. Tarafların aralarındaki ilişkide dürüstlük kuralının ve hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmayacağının kararlaştırmaları mümkün değildir. Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle, dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hâkim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, ilgili tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, kendiliğinden (re’sen ) bunu dikkate almalıdır (Dural/Sarı, s. 243-244 ).

Yukarıda yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; her ne kadar dava konusu taşınmaz üzerinde 2-3 yaşlarında nar fidanlarının bulunduğunun gözlemlendiği keşif zaptına yazılmış ise de kamulaştırma işlemlerinin başladığı sırada hazırlanan kıymet taktir komisyonu raporunda dava konusu taşınmaz üzerinde nar fidanlarının yer aldığına dair bir bilgiye yer verilmediği anlaşılmakla birlikte fidanların niteliği dikkate alındığında davalının eyleminin taşınmazın kamulaştırma bedelini arttırma amaçlı bir tasarruf niteliğinde bulunduğu, kaldı ki yerel mahkemenin birçok kararında yapılan keşifler sırasında bazı yeni evlerde üst kata çıkmak için merdiven bulunmadığının, bazı evlerde musluklar olduğu halde su tesisatının olmadığının, evlerin iç cephe boyalarının yapılmadığının, tarlaların ortasına içi duvarsız ve sütunsuz çok geniş yapıların inşa edildiğinin, yine tarlalarda poşeti çıkarılmadan dikilmiş fidanların bulunduğunun, bu fidanların poşeti çıkarılmış olsa bile hiçbir sulama sisteminin bulunmadığının, bazı fidanların toprakla dahi bütünleşmediğinin açıkça ifade edildiği, dolayısıyla ortada dürüstlük kuralına aykırı davranarak haksız kazanç elde etme amacının var olduğu ve eylemin TMK’nın 2. maddesine aykırılık teşkil ettiği, bu yönü ile taşınmaz üzerine dikilen fidanlara bedel verilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

O hâlde, yerel mahkemenin taşınmaz üzerinde bulunan fidanlar için ayrıca bedel verilmesinin hukuka uygun olmayacağı gerekçesiyle verdiği direnme kararı yerindedir.

Bu nedenle direnme kararı onanmalıdır.

II- Öte yandan temyize konu bozma kararında yer alan ve “…1-Hükme esas alınan bilirkişi raporunda taşınmazda sebze tarımı yapıldığı belirtilmiş ise de; hangi sebzelerin münavebede esas alındığı açıklanmadan tarla sebzeciliği adı altında değer biçilmesi usul ve yasaya uygun değildir. Bu nedenle, münavebe ürünü olarak değer biçmede esas alınan sebzelerin ayrıntılı ve açıkça neler olduğu belirtilip, her birinin net gelirine göre hesaplama yapılması ve dekar başına verim miktarlarının İlçe Tarım Müdürlüğünden, değerlendirme tarihi olan 2013 yılı dekar başına üretim masrafları ile hasat dönemindeki ortalama toptan kg. satış fiyatlarının da ilgili resmi kuruluşlardan sorulup, rapor denetlendikten sonra, sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği düşünülmeden, bu yönteme uyulmadan hesaplama yapan bilirkişi raporuna göre hüküm kurulması,…”nın doğru olmadığı gereğine işaret eden ve birinci bentte yer alan bozma nedenine mahkemece uyularak bozma doğrultusunda işlem yapılmıştır.

Bu durumda bozma kararına uyularak oluşturulan hüküm Özel Dairesince incelenmediğinden, bu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

SONUÇ : Yukarıda (I ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekili ve davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA,

(II ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle uyulan kısım yönünden kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 5.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12.11.2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit eden mahkeme, davacı ya da davalı tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, re’sen bunu dikkate almalıdır.

Dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit eden mahkeme, davacı ya da davalı tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, re’sen bunu dikkate almalıdır. Zira, dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. 

Bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle, Medeni Kanunun 2. maddesinin her iki fıkrası da emredici niteliktedir.

Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle, dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hâkim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, davacı ya da davalı tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, re’sen bunu dikkate almalıdır.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2017/5-2547 K. 2020/927 T. 24.11.2020
DAVA : 1. Taraflar arasındaki “kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Siirt 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davacı idare vekili ve davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usul Muhakemeleri Kanunu’nun (26.09.2004 tarihli ve 5236 Sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle ) 438. maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalılar vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacı idare vekili 17.07.2013 tarihli dava dilekçesinde; davalılara ait taşınmazın Ilısu Barajı ve HES Baraj Gölü alanında kalması nedeniyle kamulaştırmasına karar verildiğini, kamulaştırılacak taşınmazın değerinin belirlenmesi amacıyla uzlaşma komisyonu kurulduğunu ve mülk sahibinin kamulaştırmaya konu taşınmazı pazarlıkla satmak hususunda iradesini bildirmek ve uzlaşma komisyonu ile pazarlık görüşmeleri yapmak üzere davet edildiğini, ancak mülk sahibinin pazarlık görüşmesine katılmadığını, bu nedenle de kamulaştırma işleminin satın alma usulü ile gerçekleşmediğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile … adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalılar vekili taşınmazının bedelinin düşük hesaplandığını beyan etmiştir.

Mahkeme Kararı:

6. Siirt 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 04.03.2014 tarihli ve 2013/563 E, 2014/136 K. sayılı kararı ile; kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davalarında taşınmazın dava açıldığı tarihteki durumunun ve değerinin dikkate alınması gerektiği, bir yapının ömrünün asgari 50-60 yıl olduğu düşünüldüğünde taşınmaz malikinin iki üç sene içerisinde sular altında kalacağını bildiği bir yer için fazla bedel almak amacıyla böyle bir yola başvurmuş olabileceği, 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 25. maddesinde 6495 Sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle, kamu yararı kararının ilan süresinin bitiminden itibaren, kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine yapılan sabit tesisler ile dikilen ağaçların bedelinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmayacağının ve taşınmazlardaki bu sınırlamanın ilan tarihinin bitiminden itibaren beş yılı geçemeyeceği hükmünün eklendiği, idare tarafından baraj inşaatına başlanmasından sonra gerçek kamulaştırma bedelinden çok daha fazla bedel almak amacıyla suiniyetli evler yapıldığı ve suiniyetli fidanlar dikildiği, bu evlerin ve fidanların kamulaştırma bedelini ve kamulaştırma projesinin rantabilitesini olumsuz yönde etkilediği, kanun koyucunun mülkiyet hakkına yaptığı sınırlamanın haricinde kalan kullanımla ilgili olarak 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca başta Kanunun genel hükümleri olmak üzere anılan Kanunun 4. maddesiyle birlikte değerlendirme yapma görevinin bulunduğu, mahkeme tarafından da bu doğrultuda değerlendirme yapıldığı, mülkiyet hakkının hak sahibine bu hak elinden çıkana kadar her türlü tasarruf imkânını sunduğu düşünülse dahi, 4721 Sayılı TMK’nın 2. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı dahil olmak üzere herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı, dürüstlük kuralının, hak sahibinin hakkını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken dürüst, makul ve orta zekalı bir insandan beklenen hareket tarzına göre davranması olarak tanımlanabileceği, kamulaştırma işlemlerinin kamu yararı gözetilerek ve toplumun tamamının ya da en azından o bölgede yaşayanların yararı düşünülerek yapıldığının ve kamulaştırma işlemleri sırasında yapılan harcamaların milli servet niteliğinde olduğunun unutulmamasının gerektiği, Türkiye İstatistik Kurumu’nun resmi verilerine göre 31.12.2013 tarihi itibariyle Yazlıca Köyü’nün nüfusunun 24, Yokuşbağları Köyü’nün nüfusunun ise 267 olduğu, ancak yapılan yeni yapılara ve yapıların büyüklüğüne bakıldığında köylerde mevcut nüfusun birkaç kat fazlasının yaşamasının gerektiği izleniminin oluştuğu, bu durumun bile başlı başına iyi niyetli olunmadığı kanaatini desteklediği, öyle ki bazı yeni evlerde üst kata çıkmak için merdiven bulunmadığının, bazı evlerde musluklar olduğu hâlde su tesisatının olmadığının, evlerin iç cephe boyalarının yapılmadığının, tarlaların ortasına içi duvarsız ve sütunsuz çok geniş yapıların inşa edildiğinin gözlemlendiği, netice itibariyle özel hukuktan kaynaklanan hiçbir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılamayacağı, dürüstlük kuralının amacının, bireyin hatalı tutum ve davranışlarından toplumun geri kalanını korumak olduğu, hâkimin, değerlendirilmesi söz konusu olan davranışın dürüstlük kuralına uygun olup olmadığına karar verirken toplumun genel anlayış ve değer yargılarını gözönünde tutmasının gerektiği, kişisel haksız menfaatlerin, belli bir hakka dayanan toplumsal menfaatlerden üstün olamayacağı, aksi takdirde toplumun refahının, bireylerin hiçbir hukuki temele dayanmayan kötü niyetli tutumları nedeniyle zarar göreceği, 2709 Sayılı T.C. Anayasası’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağının düzenlendiği, dolayısıyla gerek keşif esnasındaki mahkeme gözlemi ve çekilen fotoğraflar, gerekse de bilirkişi raporlarındaki nitelendirmeler dikkate alınarak çok yeni nitelikteki (5 yıl ve altı yaşlardaki ) yapı ve fidanların değerinin kamulaştırma bedelinin hesabında dikkate alınmasının yerinde olmadığı gerekçesiyle yapı ve fidanlar için belirlenen miktarlar çıkarıldıktan sonra belirlenen bedel üzerinden davanın kabulüne karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Siirt 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı idare vekili ve davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay 5. Hukuk Dairesince 25.03.2015 tarihli ve 2014/23596 E, 2015/5990 K. sayılı kararı ile; ”…Taşınmazın tarım arazisi niteliğinde kabulüyle olduğu gibi kullanılması hâlinde getireceği net geliri üzerinden bilimsel yolla değerinin tespit edilmesi ve bedelin bloke ettirilerek hükmün kesinleşmesi beklenmeden davalı tarafa ödenmesine karar verilmesi doğru olduğu gibi, kamulaştırılan taşınmaz, baraj gölü içinde kaldığından, 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 16/C maddesi uyarınca tapudan terkinine karar verilmesinde de bir isabetsizlik görülmemiştir.

Davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir.

Davacı idare vekilinin temyizine gelince;

1- )Dava konusu taşınmaz üzerindeki yapıların 6495 Sayılı Kanun uyarınca, ilanın askıdan indiği tarihten önce veya sonra yapılıp yapılmadıklarının tespit edilebilmesi için dava konusu taşınmazın bulunduğu yerin uydu görüntülerinin ilgili kamu kuruluşlarından getirtilmesi, temin edilememesi hâlinde yapıların teknik analizleri yapılıp, gerektiğinde tanık anlatımları ile gün, ay ve yıl olarak hangi tarihte yapıldıklarının belirlenerek, ilan tarihinden önce yapıldıklarının belirlenmesi hâlinde yapı bedellerinin verilmesi, ilan tarihinden sonra yapıldıkları takdirde yapı bedellerinin verilmemesi gerektiğinin düşünülmemesi,

Yapı bedelinin verilmesinin gerektiği durumda ise;

2- ) Dava konusu taşınmaz üzerindeki yapının iç ve dış özellikleri ayrıntılı olarak incelenerek, elektirik, içme suyu, kanalizasyon tesisatlarının su ve elektrik aboneliklerinin olup olmadığı, ıslak ve kuru zemin kaplamaları ile çatı kaplaması vs. gibi bir meskende olması gereken tüm unsurları bulunup, bulunmadığı araştırılıp, buna göre varsa eksik imalatlar belirlendikten sonra buna göre yapı sınıfı ile eksik imalat oranı tespit edilmek suretiyle binaya yeniden bedel belirlenerek, sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ile tam yapı bedeline hükmedilmesi,

Doğru görülmemiştir.

Davacı idare vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle H.U….nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA,…” karar verilmiştir.

Direnme Kararı:

9. Siirt 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 23.03.2016 tarihli ve 2016/87 E, 2016/135 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan yapının inşa edildiği tarihin (ilanın askıdan indiği tarihten önce mi sonra mı yapıldığı ) belirlenmesi amacıyla yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı, taşınmaz üzerinde bulunan yapının kamulaştırma bedelinin arttırılması amacıyla inşa edilip edilmediği, TMK’nın 2. maddesi uyarınca hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmasının gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre yapının değerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınıp alınmayacağı noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

12. Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle dürüstlük ve iyi niyete ilişkin yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

13. 4721 Sayılı TMK’nın “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde;

“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”

hükmüne yer verilmiştir.

14. Buna göre;

Dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlaklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün adet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Dural, M./Sarı, S.: Türk Özel Hukuku, 6. Baskı İstanbul 2011, s. 226-227 ).

15. Diğer bir anlatımla dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuslu, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır.

16. TMK’nın 2. maddesinde, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki genel ilkeye yer verilmektedir: Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı. Hukuk düzeni, kişilere tanıdığı her bir hakkın kapsamı ile bunların kullanılmasının şartlarını ve şeklini ilgili hak yönünden özel olarak düzenlemiştir. Ancak, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülmesinin ve bunların en küçük ayrıntılara kadar düzenlenmesinin imkânsızlığı karşısında, bütün hakların kullanılmasında dikkate alınacak genel bir sınırlama koyma ihtiyacı duyulmuştur. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, bu açıdan uyulması gerekecek genel kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır (Dural/Sarı, s. 225 ).

17. TMK’nın 2. maddesinde, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Bu ifade şeklinden yola çıkarak; bir hakkın kullanılmasında dürüstlük kuralına uyulmamasının müeyyidesinin, bu hakkın açıkça kötüye kullanılmış sayılması ve hukuken korunmaması olduğu kabul edilebilir (Dural/Sarı, s. 225 ).

18. Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. TMK’nın 2/I hükmü herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünü Türk Medeni Kanununa göre dürüstlük kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını ızrar kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil, hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.

19. Mülkiyet kişilere eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmış olsa da mülkiyet hakkının kullanılmasının sınırını kamu yararının yanı sıra hakkın kötüye kullanılması yasağı oluşturmaktadır.

20. Bunun yanında aynı Kanun’un “İyiniyet” başlıklı 3. maddesinde de:

“Kanunun iyi niyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır.

Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz.”

düzenlemesi yer almaktadır.

21. İyi niyet kavramına, Medeni Kanunun ve Borçlar Kanununun değişik maddelerinde yer verilmiş olmakla beraber, bu hükümlerin hiçbirinde iyi niyetin tam bir tanımı yapılmış değildir. Ancak TMK’nın 3 ve 1024. maddeleri başta olmak üzere, yasal hükümlerin içeriğinden hareketle, iyi niyetin genel bir tanımının yapılması mümkündür. Buna göre iyi niyet, bir hakkın kazanılması veya bir hukuki sonucun doğması yönünden mevcut bir engeli, bir eksikliği veya benzeri bir olguyu bilmemek ve hâlin gerektirdiği özen gösterilse dahi bilecek durumda olmamaktır. İyi niyetin tersi olan kavramı kötü niyet oluşturur. Kötü niyet de, bir hakkın kazanılması veya bir hukuki sonucun doğması yönünden mevcut bir engeli, bir eksikliği veya benzeri bir olguyu bilmek veya hâlin gerektirdiği özen gösterildiğinde bilebilecek durumda olmak şeklinde tanımlanabilir.

22. Bu tanımlar ve tanımların dayandığı kanun hükümleri dikkate alındığında, iyi niyet ve kötü niyet; belirli bir olay veya olguya ilişkin olarak, bir kişinin bilgisine ve inancına yönelik yapılan bir değerlendirmeyi ifade etmektedir. Bu değerlendirme sonucuna göre bir kişinin belirli bir durum karşısında iyi niyetli veya kötü niyetli olduğundan söz edilmektedir. Bu açıdan, iyi niyet kişiye özel olup, subjektif bir nitelik taşır. Bununla beraber, günlük hayatta ve bazı kararlarda iyi niyetli olma, kötü niyetli olma bir davranış şekli olarak ele alınmakta; kişilerin iyi niyetli veya kötü niyetli hareket ettiğinden bahsedilmektedir. Bu şekilde kullanımın, Medeni Kanunda iyi niyet ve kötü niyet kavramlarına verilen anlama uygun olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Bununla beraber bu tarz bir kullanımda, yürürlükten kalkan 743 Sayılı Medeni Kanun’un “herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsniniyet kaidelerine riayetle mükelleftir” şeklindeki 2. maddesinin de etkisi vardır. Hâlbuki hakların kullanılması ve borçların ifasında geçerli davranış kuralları, herkes yönünden uygulanacağından, objektif bir nitelik taşımaktadır. Bu gerçeği göz önünde bulunduran 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK ), 2. maddede herkesin “haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda” olduğu belirtilmiş, söz konusu davranış kurallarını, dürüstlük kuralı kavramı ile ifade etmiştir. Her ne kadar farklı kavramlar olsalar da, dürüstlük kuralı ve iyi niyetin temelinde namuslu, doğru ve dürüst davranma kuralı yer alır (Dural/Sarı, s. 218-219 ).

23. Ancak TMK’nın 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı, aynı Kanunun 3. maddesinde düzenlenen iyi niyet ile birebir aynı niteliği de taşımamaktadır.

24. Medeni Kanunun 3. maddesinde düzenlenen iyi niyet “hakların kazanılması” ile ilgili olduğu hâlde, Medeni Kanunun 2. maddesinde yer alan dürüst davranma “hakların kullanılması” ve “borçların yerine getirilmesinde” söz konusu olur.

25. İyi niyet, MK 3’ün ifade ettiği üzere hakların kazanılmasında kazanmaya engel bir durumu bilmemek ve bilmesi gerekmemektir. İyi niyette objektif olarak haksız bir davranış vardır, fakat haksızlık yaptığı bilinci bulunmadığı için hukuk düzeni, bu iyi niyeti korumaktadır. Bu sebeple kanunda belirtilen hâllerde hak kazanan şahsın olumsuz durumu, elverişsiz durumu kaldırılmakta, bertaraf edilmekte, onun hakkı kazanması sağlanmaktadır. Yanlış bir durum doğduğu hâlde, Medeni Kanunun 2. maddesinde ifadesini bulan güvenin korunması düşüncesi ile iyi niyetin korunması gerekmektedir. Başka bir deyişle, iyi niyetin korunması, temelindeki dürüstlük kuralı gereği olan güvenin korunmasına dayalıdır. Mesela emin sıfatı ile zilyetten bir menkulün mülkiyetinin kazanılmasında, devredenin tasarruf yetkisine sahip olmadığını bilmeme (yani iyi niyetli olma ) başka deyişle tasarruf yetkisinin varlığına güvenme korunmaktadır. İşte bu güveni koruma, dürüstlük kuralı temeline dayanmaktadır. Ancak işaret etmek gerekir ki, bu yakınlık iki kurum arasında dürüstlük kuralı ile iyi niyet arasında mevcut farklılığı ortadan kaldırmaz. Dürüstlük kuralı ahlaki temele dayalı, orta vasıfta, makul ve dürüst bir insanın davranışını göstermektedir. İyi niyet ise sadece bir hakkın veya hukuki durumun kazanılmasına engel olabilecek bir durumu bilmemek ve bilmesi gerekmemektir (Akyol, Ş.: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 1995, s. 10-11 ).

26. Objektif iyi niyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen TMK’nın 2. maddesi, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanmasını Kanunun korumayacağını belirtmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde ) hüküm verme olanağını sağlamaktadır.

27. 25.1.1984 tarihli ve 3/1 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararında da ifade edildiği üzere, bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu, gerçek hakkın tanınması ve bireyin korunması için tüm hukuki yolların kapalı bulunduğu zorunluluk hâllerinde, TMK’nın 2. maddesi uygulama alanı bulur ve olağanüstü bir imkân sağlar; haksızlığı düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getirir.

28. Bir başka anlatımla, Medeni Kanunun 2. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istinaî hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde ) hüküm verme imkânını sağlamaktır. Madde hükmünün bu özelliği, İsviçre Federal Kurulunun Medeni Kanun tasarısını Millet Meclisine sevkine ilişkin 1904 tarihli mesajında: “Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik teşkil ettiği ve gerçek hakkın tanınması ve ferdin korunması için bütün hukuki yolların kapalı bulunduğu hâllerde MK. m.2 f.2 hükmünün amacı, zaruretten doğan ve olağanüstü bir imkân sağlamaktır.” şeklinde açıklanmaktadır. Medeni Kanunun 2. maddesinin ikinci fıkrasındaki kuralla kanunun ve hakkın mutlaklığı ilkesine istisna getirilmiştir. Ancak, bu kuralın taliliği (ikincilliği ) de gözetilerek, öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilmeli; uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı olabileceği bazı istisnai durumlarda da, 2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şekilde uygulanabilmelidir.

29. Gerçekten de hukukun her alanında uygulanma niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının; şekle aykırılığı ileri sürme hakkı için de bir sınır teşkil ettiği, buyurucu niteliği itibariyle hâkim tarafından resen gözetilmesi gerektiği bugün Türk-İsviçre öğretisi ve uygulamasında tartışmasız olarak kabul edilmektedir (Yargıtay …nın 13.2.1974 tarihli ve 524/103 E.K sayılı; 2.10.1974 tarihli ve 2/810-1043 E.K sayılı; 7.12.1983 tarihli ve 4/224-1276 E.K sayılı…kararları ).

30. Bununla birlikte, 30.09.1988 tarihli ve 1987/2 E., 1988/2 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da “…Zira hukuk ancak, meşru menfaatlerin tatminine yarar, başka bir şeye yaradığı taktirde ise mevcudiyet sebebini kaybeder. Öte yandan Medeni Kanunun 4. maddesi hükmüyle de hâkim, adalete uygun karar vermeye çağrılmaktadır. O, menfaatlerin doğru ve adil bir muvazenesini yapmak ve gerçekleri gözetmek zorundadır.” şeklinde bir açıklamaya yer verilmiştir.

31. Dürüstlük kuralı, bir kimseden dürüst bir insan olarak beklenen davranışı ifade eder. Bir davranışın bu nitelikte olup olmadığı, toplumda geçerli ahlâk ölçülerine gelenek ve göreneklere, karşılıklı uygulanagelen teamüllere ve hakları sağlayan ilişkilerin amacına göre tayin edilir.

32. Diğer yandan, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı belirlenirken; o kişinin hakkın kullanılmasında geçerli ve haklı bir yararının varlığı, hakkın kullanılmasının sağlayacağı yarar ile başkalarına vereceği zarar arasında aşırı oransızlığın olmaması, bir kimsenin kendi ahlâka aykırı davranışına dayanmaması ve uyandırılan güvene aykırı davranışta bulunmaması gibi ölçütler hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığını belirler (Oğuzman, M.K.: Medeni Hukuk-Temel Kavramlar 5. B, İstanbul 1985, s. 154 vd ).

33. Medeni Kanun, kötüye kullanılan hakkın hukuk düzeni tarafından korunmayacağını belirtmiş olmakla beraber, bir hakkın ne zaman kötüye kullanılmış sayılacağı konusunda bir açıklamaya yer vermemiştir. Esasen, önceden hangi durumlarda hakkın kötüye kullanılmış sayılacağını belirlemek ve belirtmek mümkün de değildir. Daha önce de ifade edildiği gibi, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülerek, düzenlenmesindeki imkânsızlık sonucu oluşturulmuş kurallardır. Düzenlemenin bu amacı karşısında, önceden hakkın kötüye kullanılmasının varlığını tespitte esas alınacak unsur ve ölçütleri belirlemek isabetli bir tutum da olmayacaktır. Bu nedenle, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının her somut olayda, olayın özellikleri dikkate alınarak hâkim tarafından belirlenmesi ihtiyacı ve gerekliliği vardır. Bununla beraber, belirli olguların varlığı bir hakkın kötüye kullanılmış olduğunun göstergesi olabilir. Nitekim, hakkın kötüye kullanıldığının kabul edildiği olaylar göz önünde tutularak, hakkın kötüye kullanılmış olduğunu gösteren bazı olgular ortaya konulmaktadır. Ancak, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesine yardım eden bu olguların, somut olayda bulunması kesin olarak bir hakkın kötüye kullanıldığını göstermeyeceği gibi, bulunmaması da hakkın kötüye kullanılmamış olduğu anlamını taşımaz (Dural/Sarı, s. 239 ).

34. Bir başka anlatımla, kullanılan hak soyut değil somut olaylara dayanmalıdır. Eğer bir olayda, objektif iyi niyet kurallarına aykırılık varsa, burada hakkın kötüye kullanımı söz konusudur. Objektif iyi niyet kurallarını, her olayda geçerli kabul edilebilecek bir ölçü bulmak mümkün değildir. Hak sahibinin hakkını kullanmada iyi ya da kötü niyetli olduğunu saptamak kullananın iç dünyası ile ilgili olduğundan bunu belirlemek oldukça güçtür. Dolayısıyla her somut olayda, iyi niyet kurallarına aykırılığın olup olmadığının kendi şartları içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

35. Hakkın kötüye kullanılmış olduğunu kabul etmek için hakkın amacına aykırı olarak kullanılması ve hakkı kullananın bu kullanmada çıkarının olmaması gerekir. “Hak” tanımının “hukukun tanıdığı ve koruduğu menfaat” olduğunu hatırlayarak, bir hakkın kullanılması sırasında kullananın bu “hak”kı, amacına aykırı olarak ve korunacak bir “menfaat” olmaksızın kullanması durumunda biçimsel mantığa göre, bu durumda hukukun himayesini esirgemek gerektiği sonucuna varılır (Akyol, s. 21 ).

36. Şu hâlde bir hak, o hakkın tanınmasındaki amaca aykırı olarak kullanılırsa ve bu kullanmada kullanan bakımından menfaat yoksa veya çok küçük bir menfaat varsa, bu takdirde o hakkın kullanılmasından değil, hakkın kötüye kullanılmasından bahsedilir. Bir malikin mülkiyet hakkından yararlanması öngörülmüştür, malik mülkiyet hakkını kendisine yararı olmadığı hâlde, mülkiyeti amacına aykırı olarak kullanırsa, mesela gerekmediği hâlde gerekmediği yükseklikte bir duvar yaptırırsa, hakkın kötüye kullanıldığı sonucuna varırız (Akyol, s. 21 ).

37. Bu durumda bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken belirtilen bu duruma uygun hareket etmek zorundadır; aksi hâlde, hakkını kötüye kullandığı sonucuna varılabilecektir.

38. Hakkın kötüye kullanılması yasağı görünüşte bir hakkın kullanılmasından rahatsız ve rencide olan kişileri ilgilendirir. Hukukun emirlerinden biri dürüstlük kuralına uymak ise, önemli yasaklarından biri de “hakkını kötüye kullanma”dır. Böylece hakkını kötüye kullanma hukuk tarafından konulmuş yasaklardan biridir. Niteliği itibariyle emredicidir (Akyol, s. 23 ).

39. Hakkın kötüye kullanıldığı savunma olarak ileriye sürülmüş olmasa dahi bu husus def’i değil itiraz olarak kabul edildiğinden hâkim, dava dosyasından anlaşılan böyle bir durumu resen göz önüne almak zorundadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.11.1964 tarihli ve 1964/2-953 E., 1964/640 K. sayılı kararı ile 14.2.1951 tarihli ve 1949/17 E,. 1951/1 K. sayılı; 8.11.1991 tarihli ve 1990/4 E., 1991/13 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları ).

40. Nitekim aynı konuya 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 29. maddesinde de yer verilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü” başlıklı 29. maddesi;

“(1 )Taraflar, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadırlar.

(2 )Taraflar, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlüdürler.”

düzenlemesini içermektedir.

41. Bu maddenin birinci fıkrasında dürüstlük kuralı, ikinci fıkrasında ise doğruyu söyleme yükümlülüğü getirilmiştir ki bunlar “taraf hâkimiyeti”nin sınırları olarak görülmektedir.

42. Maddenin ilk fıkrası, Türk Medeni Kanunu’ndaki “dürüstlük kuralı”nın medeni usul kanunundaki görünümüdür. Mukayeseli hukukta da dürüstlük kuralına, medeni usul kanunlarında yer verilmektedir. Bu kural, taraf usul işlemleri alanında etkisini gösterecektir. Söz konusu kurala aykırı olması hâlinde işlemin hukukî sonuç doğurması mahkemece önlenecektir.

43. Doğruyu söyleme ödevi tarafların yargılamadaki yükümlülüklerinden biridir. Hukukun temel ilkelerinden biri olan dürüstlük kuralına yargılama sırasında d a riayet edilmelidir. Yükümlülüğün ana noktaları vakıalar ve delillerdir. Yargılamada taraflar bir mücadele içinde olsalar da bu mücadelede her şeyin geçerli sayılacağı kabul edilemez. Muhakeme sürecine ilişkin değişik maddelerde de dürüstlük kuralına aykırı kötü niyetli davranışların önüne geçmek için bazı yaptırımlar öngörülmüştür. Tüm bu hükümlerin temelinde dürüstlük kuralına uygun davranmayı sağlama amacı yatmaktadır.

44. Maddenin ikinci fıkrasında, dürüstlük kuralının özel ve önemli bir unsuru olan doğruyu söyleme ödevi açıkça düzenlenmiş bulunmaktadır. Taraflar yargılamada kendi menfaatlerine uygun olarak neleri ileri sürüp sürmeyecekleri konusunda serbesttir. Ancak ileri sürdükleri hususların doğru olması, beyan ve açıklamalarının gerçeğe aykırı olmaması gerekir. Taraflardan aleyhlerine olan hususları da beyan etmeleri beklenemez. Ancak gerek kendilerine, gerek karşı tarafa ilişkin hususlarda yaptıkları açıklamalarda mahkemeyi yanıltmamaları gerekir. Doğruyu söyleme ödevi, hem yazılı hem de sözlü beyan ve açıklamalar için geçerlidir. Bu ödeve aykırılık hâlinde beyanlar mahkemece dikkate alınmayacak ve değerlendirilmeyecektir. Ayrıca tarafın bilinçli olarak yalan söylemesi bir usul hilesi oluşturabilir.

45. Davada dürüst davranma ilkesinden amaç TMK’nın 2. maddesinde yer alan “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” ilkesinin eldeki davada da geçerli olduğunun vurgulanmasıdır (Y., E.: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012, s.310 ).

46. Bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle, Medeni Kanunun 2. maddesinin her iki fıkrası da emredici niteliktedir. Tarafların aralarındaki ilişkide dürüstlük kuralının ve hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmayacağını kararlaştırmaları mümkün değildir. Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle, dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hâkim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, ilgili tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, kendiliğinden (re’sen ) bunu dikkate almalıdır (Dural/Sarı, s. 243-244 ).

47. Yukarıda yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; her ne kadar dava konusu taşınmaz üzerinde 1-2 yaşlarında 4 adet 2 katlı betonarme ev bulunduğunun gözlemlendiği belirtilmiş ise de, kamulaştırma işlemlerinin başladığı sırada hazırlanan kıymet taktir komisyonu raporunda dava konusu taşınmaz üzerinde yapı bulunduğuna dair bir bilgiye yer verilmediği anlaşılmakla, taşınmazın bulunduğu köyün nüfusu, yapıların niteliği dikkate alındığında davalının eyleminin taşınmazın kamulaştırma bedelini arttırma amaçlı bir tasarruf niteliğinde bulunduğu, kaldı ki yerel mahkemenin birçok kararında yapılan keşifler sırasında bazı yeni evlerde üst kata çıkmak için merdiven bulunmadığının, bazı evlerde musluklar olduğu hâlde su tesisatının olmadığının, evlerin iç cephe boyalarının yapılmadığının, tarlaların ortasına içi duvarsız ve sütunsuz çok geniş yapıların inşa edildiğinin, yine tarlalarda poşeti dahi çıkarılmadan dikilmiş fidanların bulunduğunun, bu fidanların poşeti çıkarılmış olsa bile hiçbir sulama sisteminin bulunmadığının, bazı fidanların toprakla bütünleşmediğinin açıkça ifade edildiği, dolayısıyla ortada dürüstlük kuralına aykırı davranarak haksız kazanç elde etme amacının var olduğu ve eylemin TMK’nın 2. maddesine aykırılık teşkil ettiği, bu yönü ile taşınmaz üzerine yapılan yapılara bedel verilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

48. Öte yandan Özel Dairenin bozma kararı içeriği incelendiğinde hükmün davalı lehine bozulduğu anlaşılmakla; bozma kararındaki “…Davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir. Davacı idare vekilinin temyizine gelince;…” ibareleri ile “…Davacı idare vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan…” şeklindeki açıklamaların maddi hataya dayalı olduğu ve bu durumun uyuşmazlığın çözümünde etkili olmadığı kabul edilmiştir.

49. Her ne kadar gerekçeli karar başlığında dava tarihi 17.07.2013 yerine 19.01.2016 olarak gösterilmiş ise de, bu yanlışlık mahallinde düzeltilebilir maddi hata olarak değerlendirilmiştir.

50. O hâlde, yerel mahkemenin taşınmaz üzerinde bulunan yapı için ayrıca bedel verilmesinin hukuka uygun olmayacağı gerekçesiyle verdiği direnme kararı yerindedir. Ancak; 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine 6459 Sayılı Kanun’un 6. maddesiyle eklenen hüküm uyarınca, dava dört ay içerisinde sonuçlandırılamadığından, kamulaştırma bedeline bu sürenin bitimi tarihinden itibaren faiz yürütülmesine hükmedilmiş ise de, kamulaştırma bedelinin ilk karar tarihinden önce bloke edildiği, bozma sonrası ilâve bir bedele de hükmedilmediği gözetilerek, faizin ilk karar tarihine kadar uygulanması gerekirken, “karar tarihine” ifadesinin yazılması doğru değil ise de; bu yanılgının giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, gerekçeli kararın hüküm fıkrasının 4. bendinde geçen “karar tarihine” kelimelerinin çıkartılarak, yerine “ilk karar tarihi olan 04.03.2014 gününe” ibaresinin yazılması suretiyle düzeltilerek onanmalıdır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle, gerekçeli kararın hüküm fıkrasının 4. bendinde geçen “karar tarihine” kelimelerinin çıkartılarak, yerine “ilk karar tarihi olan 04.03.2014 gününe” ibaresinin yazılması suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA,

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 24.11.2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

 

İdari Başvurularda Kanun Yolunun Ve Süresinin Gösterilmemiş Olması Dava Açma Süresini Başlatmaz

Danıştay’ın vermiş olduğu bu kararla artık İDARİ MAKAMLARCA TESİS EDİLEN; HANGİ KANUN YOLLARINA, HANGİ MERCİLERE BAŞVURULACAĞI HUSUSU VE BAŞVURU SÜRELERİ BELİRTİLMEMİŞ OLAN İŞLEMLERDE TEBLİĞ ILE DAVA AÇMA SÜRESİ BAŞLAMAYACAK OLUP BU ŞEKİLDE TESIS EDILEN İŞLEMLERE KARŞI AÇILACAK DAVALARDA DAVANIN SÜRESİNDE AÇILMADIĞINDAN SÖZ EDİLMEYECEKTİR.  

  T.C.

D A N I Ş T A Y

VERGİ DAVA DAİRELERİ KURULU

Esas     No : 2020/11

Karar No : 2021/1

 

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİ HAKKINDA KARAR  

 

I-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ

İSTEMİNDE BULUNAN          : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulu

 

II-İSTEMİN ÖZETİ : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 10/03/2020 tarih ve E:2019/3493, K:2020/513 sayılı kararları arasındaki aykırılığın 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 3/C maddesinin (4) numaralı fıkrasının (c) işaretli bendi uyarınca giderilmesi, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 15/09/2020 tarih ve E:2020/129, K:2020/129 sayılı kararıyla istenmiştir.  

 

III-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI:

A-İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin E:2019/3371 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 34.663,33 TL ek tazminat ve 7.980,78 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 42.644,11 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin 02/04/2019 tarih ve 50347 sayılı Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ve kesilen tutarın tahsil tarihinden itibaren işleyecek tecil faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır. 

İstanbul 12. Vergi Mahkemesinin 30/09/2019 tarih ve E:2019/1043, K:2019/1796 sayılı kararı:

Davalı tarafından, davanın süresinde açılmadığı ileri sürülmüştür. 

Devletin, işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idari veya yargı mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmesi zorunludur. 

Dava konusu işlemde, bu işleme karşı başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresinin gösterilmediği saptanmaktadır. Bu durum, son derece karışık olan mevzuat karşısında bireylerin yargı yeri ve idari makamlar önünde haklarını sonuna kadar arayabilmelerini olanaklı kılmak amacıyla öngörülen zorunluluğa aykırı ve dolayısıyla Anayasanın 36. maddesinde öngörülen hak arama hürriyetini sınırlayıcı bir sonuç doğurmuş ve Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık yaratmıştır. 

 Başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresi gösterilmeyen dava konusu işlemlere ilişkin yazılı bildirim süreyi başlatmayacağı için davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyecektir.

Mahkeme bu gerekçeyle davanın süresinde olduğuna hükmetmiş ve işin esasını inceleyerek dava konusu işlemin, ek tazminat adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden iptaline ve bu tutar üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak tecil faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısmı yönünden ise davanın reddine karar vermiştir.

Davalının istinaf istemini inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı:

Vergi Dava Dairesi, davalı tarafından istinaf dilekçesinde ileri sürülen iddiaların kararın kabule ilişkin hüküm fıkrasının kaldırılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle başvuruyu kesin olarak reddetmiştir. 

B-İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin E:2019/3493 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 29.717,28 TL ikale ödemesi ve 15.534,72 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 45.252,54 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ve kesilen tutarın yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır.

İstanbul 14. Vergi Mahkemesinin 16/10/2019 tarih ve E:2019/953, K:2019/1786 sayılı kararı:

Vergi Mahkemesi, işin esasını inceleyerek dava konusu işlemin, ikale ödemesi adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden iptaline ve bu tutar üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısmı yönünden ise davanın reddine karar vermiştir.

Davalının istinaf istemini inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 10/03/2020 tarih ve E:2019/3493, K:2020/513 sayılı kararı: 

Davacı tarafından, 05/03/2019 tarihinde yapılan şikayet başvurusuna cevap verilmemek suretiyle tesis edilen zımnen ret işlemi üzerine 22/05/2019 tarihinde dava açıldığı ileri sürülmüştür.  

Davalı tarafından dosyaya ibraz edilen savunma dilekçesinde ise, davacının başvurusu üzerine cevaben düzenlenen 31/03/2019 tarih 48940 sayılı yazının tebliğ edildiği belirtilmiştir.

31/12/2019 tarihli ara kararı ile savunma dilekçesinde belirtilen 31/03/2019 tarih 48940 sayılı yazının tebliğine ilişkin bilgi ve belgelerin dosyaya ibrazı istenilmiştir.

Ara kararına cevaben ibraz edilen bilgi belgelerin incelenmesinden, 31/03/2019 tarih ve 48940 sayılı cevap yazısının 05/04/2019 tarihinde tebliğ edildiği görülmüştür.

Dava konusu işleme karşı otuz günlük yasal dava açma süresi içerisinde yani en geç 06/05/2019 (pazar gününü takip eden ilk iş günü) tarihinde dava açılması gerekirken, davanın süresinden sonra 22/05/2019 tarihinde açıldığı görülmektedir. 

Bu durumda dava açma süresi geçtikten sonra açılan işbu davanın süre aşımı nedeniyle reddi gerekirken davanın kabulüne karar veren Vergi Mahkemesi kararının kaldırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Vergi Dava Dairesi, bu gerekçeyle Vergi Mahkemesi kararını kaldırarak davanın süre aşımı nedeniyle reddine kesin olarak karar vermiştir.

 

IV- İSTANBUL BÖLGE İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLAR KURULUNUN GÖRÜŞÜ:

Başkanlar Kurulu tarafından, aykırılığın İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı doğrultusunda giderilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

 

V- İNCELEME VE GEREKÇE 

MADDİ OLAY: 

 

Bölge idare mahkemesi kararları arasındaki aykırılığın giderilmesi istemiyle ilgili kararlara konu olaylarda, davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu ek tazminat (ikale ödemesi) ve ihbar tazminatı adı altında ödenen meblağ üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve kesilen tutarın yasal/tecil faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır. 

Aykırılığın giderilmesi istemine konu olan husus, düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemde hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı ve başvuru sürelerinin belirtilmemiş olması halinde tebliğin dava açma süresini başlatıp başlatmayacağına ilişkindir.  

İLGİLİ MEVZUAT:

1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesi: 

 

“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” 

2- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesi: 

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.”

3- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesinin 4709 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrası: 

“Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.”

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesine, 4709 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkranın gerekçesinde, değişikliğin, bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkan sağlanması amacıyla ve son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercii ve sürelerin belirtilmesinin hak arama ve hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk haline gelmesi nedeniyle yapıldığına değinilmiştir.

Yukarıda anılan Anayasal düzenlemeler ve değinilen gerekçenin değerlendirilmesinden, Devletin, kurumları vasıtasıyla tesis edilen her türlü işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak yargı yeri veya idari makamlar ile başvuru süresinin gösterilmesinin Anayasal zorunluluk haline getirildiği anlaşılmakta, Anayasa’nın bağlayıcılığı karşısında, bu zorunluluğa yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının uymakla yükümlü oldukları sonucuna ulaşılmaktadır.

Bu bağlamda Devletin bir kurumu olan vergi idaresinin de tesis ettiği idari işlemlerde, işleme karşı başvurulacak kanun yolunu, idari mercii ve başvuru süresini göstermesi gerekmekte olup bu gereklilik, ilgili makamların takdirinde olmayıp en üst hukuki norm olan Anayasa’nın bağlayıcılığının zorunlu bir sonucudur.  

Diğer yönden, uygulama yasalarında bu zorunluluğu öngören bir düzenleme bulunmayan durumlarda, Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanabilirliği sorunu yönünden de değerlendirme yapılması gereklidir. Anayasa kuralları, kural olarak doğrudan uygulanacak hükümlerden olmayıp yasalarda gerekli düzenlemeler yapılarak yaşama geçirilirler. Ancak öğretide ve Anayasa Mahkemesi’nin kimi kararlarında, yürürlüğe konulması gereken yasal düzenlemede yer verilmesi gereken konuların Anayasa metninde açıkça kurala bağlandığı durumlarda, bir özel yasa ya da yürürlükteki yasalarda uygun değişiklik yapılması gerekmeksizin Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanacağı kabul edilmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 28/12/2004 tarih ve E:2004/84, K:2004/124 sayılı kararında, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanır nitelik taşıdığını kabul etmiştir.

Tüm bu hususların değerlendirilmesinden, Devletin işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idari veya yargı mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmesinin zorunlu olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Aksi bir durumun varlığı Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık teşkil edecektir.

Bu nedenle, idari makamlarca tesis edilen; hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı hususu ve başvuru süreleri belirtilmemiş olan işlemlerde tebliğ ile dava açma süresi başlamayacak olup bu şekilde tesis edilen işlemlere karşı açılacak davalarda davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyecektir.  

 

VI-SONUÇ:

Açıklanan hukuksal nedenler ve gerekçeyle aykırılığın, uyuşmazlık konusu işlemlerde hangi kanun yolları ve mercilere başvurulacağı hususu ile başvuru sürelerinin belirtilmemiş olması halinde davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyeceği ve işin esasının incelenmesi gerektiği yönünde giderilmesine, 27/01/2021 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi.

 

 

İdari makamlarca tesis edilen cevaplarda, kanun yolu, başvuru mercii, başvuru süreleri belirtilmemişse dava açma süresi başlamaz.

Danıştay’ın vermiş olduğu bu kararla artık İDARİ MAKAMLARCA TESİS EDİLEN; HANGİ KANUN YOLLARINA, HANGİ MERCİLERE BAŞVURULACAĞI HUSUSU VE BAŞVURU SÜRELERİ BELİRTİLMEMİŞ OLAN İŞLEMLERDE TEBLİĞ ILE DAVA AÇMA SÜRESİ BAŞLAMAYACAK OLUP BU ŞEKİLDE TESIS EDILEN İŞLEMLERE KARŞI AÇILACAK DAVALARDA DAVANIN SÜRESİNDE AÇILMADIĞINDAN SÖZ EDİLMEYECEKTİR.  

  T.C.

D A N I Ş T A Y

VERGİ DAVA DAİRELERİ KURULU

Esas     No : 2020/11

Karar No : 2021/1

 

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİ HAKKINDA KARAR  

 

I-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ

İSTEMİNDE BULUNAN          : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulu

 

II-İSTEMİN ÖZETİ : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 10/03/2020 tarih ve E:2019/3493, K:2020/513 sayılı kararları arasındaki aykırılığın 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 3/C maddesinin (4) numaralı fıkrasının (c) işaretli bendi uyarınca giderilmesi, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 15/09/2020 tarih ve E:2020/129, K:2020/129 sayılı kararıyla istenmiştir.  

 

III-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI:

A-İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin E:2019/3371 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 34.663,33 TL ek tazminat ve 7.980,78 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 42.644,11 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin 02/04/2019 tarih ve 50347 sayılı Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ve kesilen tutarın tahsil tarihinden itibaren işleyecek tecil faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır. 

İstanbul 12. Vergi Mahkemesinin 30/09/2019 tarih ve E:2019/1043, K:2019/1796 sayılı kararı:

Davalı tarafından, davanın süresinde açılmadığı ileri sürülmüştür. 

Devletin, işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idari veya yargı mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmesi zorunludur. 

Dava konusu işlemde, bu işleme karşı başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresinin gösterilmediği saptanmaktadır. Bu durum, son derece karışık olan mevzuat karşısında bireylerin yargı yeri ve idari makamlar önünde haklarını sonuna kadar arayabilmelerini olanaklı kılmak amacıyla öngörülen zorunluluğa aykırı ve dolayısıyla Anayasanın 36. maddesinde öngörülen hak arama hürriyetini sınırlayıcı bir sonuç doğurmuş ve Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık yaratmıştır. 

 Başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresi gösterilmeyen dava konusu işlemlere ilişkin yazılı bildirim süreyi başlatmayacağı için davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyecektir.

Mahkeme bu gerekçeyle davanın süresinde olduğuna hükmetmiş ve işin esasını inceleyerek dava konusu işlemin, ek tazminat adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden iptaline ve bu tutar üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak tecil faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısmı yönünden ise davanın reddine karar vermiştir.

Davalının istinaf istemini inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı:

Vergi Dava Dairesi, davalı tarafından istinaf dilekçesinde ileri sürülen iddiaların kararın kabule ilişkin hüküm fıkrasının kaldırılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle başvuruyu kesin olarak reddetmiştir. 

B-İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin E:2019/3493 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 29.717,28 TL ikale ödemesi ve 15.534,72 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 45.252,54 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ve kesilen tutarın yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır.

İstanbul 14. Vergi Mahkemesinin 16/10/2019 tarih ve E:2019/953, K:2019/1786 sayılı kararı:

Vergi Mahkemesi, işin esasını inceleyerek dava konusu işlemin, ikale ödemesi adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden iptaline ve bu tutar üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısmı yönünden ise davanın reddine karar vermiştir.

Davalının istinaf istemini inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 10/03/2020 tarih ve E:2019/3493, K:2020/513 sayılı kararı: 

Davacı tarafından, 05/03/2019 tarihinde yapılan şikayet başvurusuna cevap verilmemek suretiyle tesis edilen zımnen ret işlemi üzerine 22/05/2019 tarihinde dava açıldığı ileri sürülmüştür.  

Davalı tarafından dosyaya ibraz edilen savunma dilekçesinde ise, davacının başvurusu üzerine cevaben düzenlenen 31/03/2019 tarih 48940 sayılı yazının tebliğ edildiği belirtilmiştir.

31/12/2019 tarihli ara kararı ile savunma dilekçesinde belirtilen 31/03/2019 tarih 48940 sayılı yazının tebliğine ilişkin bilgi ve belgelerin dosyaya ibrazı istenilmiştir.

Ara kararına cevaben ibraz edilen bilgi belgelerin incelenmesinden, 31/03/2019 tarih ve 48940 sayılı cevap yazısının 05/04/2019 tarihinde tebliğ edildiği görülmüştür.

Dava konusu işleme karşı otuz günlük yasal dava açma süresi içerisinde yani en geç 06/05/2019 (pazar gününü takip eden ilk iş günü) tarihinde dava açılması gerekirken, davanın süresinden sonra 22/05/2019 tarihinde açıldığı görülmektedir. 

Bu durumda dava açma süresi geçtikten sonra açılan işbu davanın süre aşımı nedeniyle reddi gerekirken davanın kabulüne karar veren Vergi Mahkemesi kararının kaldırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Vergi Dava Dairesi, bu gerekçeyle Vergi Mahkemesi kararını kaldırarak davanın süre aşımı nedeniyle reddine kesin olarak karar vermiştir.

 

IV- İSTANBUL BÖLGE İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLAR KURULUNUN GÖRÜŞÜ:

Başkanlar Kurulu tarafından, aykırılığın İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı doğrultusunda giderilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

 

V- İNCELEME VE GEREKÇE 

MADDİ OLAY: 

 

Bölge idare mahkemesi kararları arasındaki aykırılığın giderilmesi istemiyle ilgili kararlara konu olaylarda, davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu ek tazminat (ikale ödemesi) ve ihbar tazminatı adı altında ödenen meblağ üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve kesilen tutarın yasal/tecil faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır. 

Aykırılığın giderilmesi istemine konu olan husus, düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemde hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı ve başvuru sürelerinin belirtilmemiş olması halinde tebliğin dava açma süresini başlatıp başlatmayacağına ilişkindir.  

İLGİLİ MEVZUAT:

1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesi: 

 

“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” 

2- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesi: 

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.”

3- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesinin 4709 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrası: 

“Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.”

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesine, 4709 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkranın gerekçesinde, değişikliğin, bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkan sağlanması amacıyla ve son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercii ve sürelerin belirtilmesinin hak arama ve hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk haline gelmesi nedeniyle yapıldığına değinilmiştir.

Yukarıda anılan Anayasal düzenlemeler ve değinilen gerekçenin değerlendirilmesinden, Devletin, kurumları vasıtasıyla tesis edilen her türlü işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak yargı yeri veya idari makamlar ile başvuru süresinin gösterilmesinin Anayasal zorunluluk haline getirildiği anlaşılmakta, Anayasa’nın bağlayıcılığı karşısında, bu zorunluluğa yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının uymakla yükümlü oldukları sonucuna ulaşılmaktadır.

Bu bağlamda Devletin bir kurumu olan vergi idaresinin de tesis ettiği idari işlemlerde, işleme karşı başvurulacak kanun yolunu, idari mercii ve başvuru süresini göstermesi gerekmekte olup bu gereklilik, ilgili makamların takdirinde olmayıp en üst hukuki norm olan Anayasa’nın bağlayıcılığının zorunlu bir sonucudur.  

Diğer yönden, uygulama yasalarında bu zorunluluğu öngören bir düzenleme bulunmayan durumlarda, Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanabilirliği sorunu yönünden de değerlendirme yapılması gereklidir. Anayasa kuralları, kural olarak doğrudan uygulanacak hükümlerden olmayıp yasalarda gerekli düzenlemeler yapılarak yaşama geçirilirler. Ancak öğretide ve Anayasa Mahkemesi’nin kimi kararlarında, yürürlüğe konulması gereken yasal düzenlemede yer verilmesi gereken konuların Anayasa metninde açıkça kurala bağlandığı durumlarda, bir özel yasa ya da yürürlükteki yasalarda uygun değişiklik yapılması gerekmeksizin Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanacağı kabul edilmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 28/12/2004 tarih ve E:2004/84, K:2004/124 sayılı kararında, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanır nitelik taşıdığını kabul etmiştir.

Tüm bu hususların değerlendirilmesinden, Devletin işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idari veya yargı mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmesinin zorunlu olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Aksi bir durumun varlığı Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık teşkil edecektir.

Bu nedenle, idari makamlarca tesis edilen; hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı hususu ve başvuru süreleri belirtilmemiş olan işlemlerde tebliğ ile dava açma süresi başlamayacak olup bu şekilde tesis edilen işlemlere karşı açılacak davalarda davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyecektir.  

 

VI-SONUÇ:

Açıklanan hukuksal nedenler ve gerekçeyle aykırılığın, uyuşmazlık konusu işlemlerde hangi kanun yolları ve mercilere başvurulacağı hususu ile başvuru sürelerinin belirtilmemiş olması halinde davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyeceği ve işin esasının incelenmesi gerektiği yönünde giderilmesine, 27/01/2021 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi.